Leonardo’yu ‘Mona Lisa’sı ve ‘Son Akşam Yemeği’ ile bilirdik, oysa ki Leonardo bir ressam olmanın da dışında her şeydi. Bir mühendis, bir mimar, bir anatomist, her şey. Herkesti Da Vinci. Bir insan ömrüne sığdırabildiği buluşları ve bir insan beynine sığdırabildiği geniş bilgi dağarcığı ile herkesi şaşkına uğratan bir sanatçıydı Da Vinci.

Bir itirafta bulunmam gerekirse, şimdiye dek yazıp çizdiklerim arasında, yazım aşamasında en zorlandığım yazıyı okuyorsunuz. Şöyle ki, sanatçılar hakkında bir şeyler yazmak kolaydır. Vasari’den bu yana sanatçıların hayatlarına ve biyografilerine oldukça hakimiz, bunda bir sorun yok. Fakat öyle sanatçılar vardır ki, onların üzerine yazılan her kelime yetersiz, her cümle devrik kalır. Noktalar soru işaretlerine dönüşür ve bir bakmışsınız ki elinizde hiçbir şey yokmuş meğer. Sizlere internetten rahatlıkla bulabileceğiniz bir biyografi hazırlamadım, çünkü bir sanatçıyı anlamak için yalnızca ezbere yazılmış biyografileri okumak yetmez.

Bir kitapta Da Vinci ile ilgili ilginç bir şey okumuştum;

“Gördüğü ve duyduğu her şeyi hafızasına kaydeden, bunların tüm detaylarını adeta bir röntgen makinesi gibi inceleyen, kafasının içinde kategorize eden bir genç…”

Diye bahsediyordu sanatçıdan. Bu cümle oldukça rahatsız ediciydi çünkü bu kelimeler bir insandan çok bir androidi tanımlıyor bana kalırsa. Fakat Da Vinci’nin hümanist ruhuydu onu bu kadar önemli ve değerli kılan şeylerden birisi de. Özellikle bağlı olduğu dönem olan Rönesans’ın hümanist algılar üzerine gelişim sürdüren bir sanat akımı olmasına karşın fazla ironik geldi bu tanım bana.

Peki Leonardo da Vinci’yi nasıl bilirdik?

Leonardo yalnızca bir ressam değildi, yalnızca Mona Lisa’yı ve Son Akşam Yemeği’ni resmetmemişti. Bugün kullandığımız birçok nesnenin, anatomik birçok bilginin temelinde yatar aslında Da Vinci. Çocukluğundan ölümüne dek yaptığı araştırmalar onun sanatını etkilediği kadar günümüz koşullarında da etkin bir rol oynar. İlerleyen yüzyıllarda, Rembrandt’ın “Doktor Tulp’un Anatomi Dersi” eserinde de görebildiğimiz gibi, kadavralar üzerinden anatomi incelenmesi bir gelenek haline gelmişse de, Leonardo da Vinci ve Michelangelo gibi sanatçılar bunu gizlice yapmak zorunda kalıyorlardı. Neyse ki sanatçıların Medici ailesi gibi bir sponsorları vardı!

Geçtiğimiz günlerde Antalya’da düzenlenen Leonardo da Vinci sergisine gitme fırsatı edindim. Elbette ki sergide resim örneklerinin yoğun olacağını düşünmüştüm fakat resim ve eskiz örnekleri ile neredeyse eşdeğer sayıda buluşlarının maketlerinin sergilenmesi ilgimi çekmişti. Özellikle bu maketleri fotoğraftan değil de çıplak gözle görebilmek oldukça güzeldi, üstelik bazılarını denemenize izin de veriyorlardı. Sergi salonunun birimlerini ayıran perdelere Leonardo’nun notları, eskizleri ve resimleri işlenmişti, bu ise ortama daha ilginç ve mistik bir hava katıyordu.

Gelin biraz Mühendis Leonardo da Vinci üzerine konuşalım.

Polimat olarak adlandırdığımız kişiler yalnızca başarılı oldukları alana değil, çeşitli alanlara yönelim gösterirler. Böylece çeşitli bilim ve sanat dalları üzerine eğilimleri ortaya çıkar. Leonardo da bir polimattı ve bu sergide bunu görebilmek daha kolay, çünkü buluşları yalnızca bilimsel ya da sanatsal nitelikler içermiyordu. Hepsi, tamamen karma nitelikler taşımaktaydı. Davul tasarımlarından baskı makinelerine, matkapların dikeyinden yatayına her türlüsünü tasarlamıştı. En ilgi çeken tasarımlarından birisi ise kendisinden hareketli at arabası idi. Codex Atlanticus’tan çıkan sayfa tam olmadığından projeyi yorumlamak epey zor olmuş; kimileri ilk otomobilin Leonardo tarafından icat edildiği düşünmüş bir süre boyunca. Fakat bunun bir tiyatro oyunu için tasarlandığı görüşünde hemfikir olundu, bu araba sürücü olmadan sahneye çıkıyordu ve daha önceden belirlenmiş bir rotaya göre hareket ediyordu. Bunu başarmak için inanılmaz bir kaynak ve mekanik aygıt sistemi icat etmiş sanatçı.

Leonardo’nun hava ile ilgili çalışmalarını sıklıkla su ile birleştirmesi ilgi çekmiştir. Yeni icatlarından ilham almak için uçan balıklar gibi su hayvanları üzerinde çalıştığı da biliniyor. Su ile ilgili araştırmaları sayısız sipariş almışsa da uçan makineler ile ilgili çalışmalar yalnızca mühendislerin ilgisini çekebilmiş.

Camera Obscura

Leonardo’nun Camera Obscura tasarımı da oldukça ilginçtir. Camera obscura aslında fotoğrafçılığın gelişiminde büyük rol oynamış bir icattır ve bunun erken örneklerinden birisi Da Vinci tarafından tasarlanmıştır. Prensip Aristoteles tarafından tanımlanmıştır, Leonardo ise antik el yazmalarının keşfedilişinin ardından bu prensipten yola çıkarak bir tasarım yapmıştır.

Kalelere ve Orta Çağ’a olan özel ilgimden midir bilmiyorum, surlar üzerine çalışmaları benim ilgimi daha çok çekmişti. Sura tırmanma kulesi tasarımı ise serginin en sevdiğim maketlerinden biriydi. Serginin yazı panolarından öğrendiğim yeni bir bilgiye göre savaş sanatı Rönesans’ta sanatların en mühim alanlarından biri imiş. Giotto, Floransa’nın tahkimatlarını tasarlamış ve Michelangelo da 1529 kuşatmasında bu tahkimatları yeniden tasarlamış. Kısacası dönemin İtalya’sındaki karakteristik eğilime dahil olmuş Da Vinci.

Haliç Köprüsü Tasarımı

Ve elbette en ilgi çekici tasarımlarından birisi olan Haliç Köprüsü. Kelime anlamı bağlamında “Altın Boynuz” anlamına gelen Haliç için tasarladığı köprü, boynuzu andıracak şekildeydi. 240 metre uzunluğunda ve 24 metre genişliğindeki bu köprünün inşası için Sultan II. Bayezid’den onay alamamıştır. Düşünsenize, Haliç’in üzerinde bir Da Vinci şaheseri… İstanbul’un güzelliğine güzellik katacak bir şey olurdu.

Albrecht Dürer

Serginin resim örneklerinin bulunduğu kısma geçtiğimizde sanatçının birkaç eskizini takiben yan yana iki panoda farklı boyutta iki gravür ile karşılaştım. Bu gravürler beni şaşırttı çünkü Leonardo’nun gravür sanatı ile bir bağlantısından haberim yoktu. Çizgileri daha iyi görebilmek için esere yaklaştığımda bir imza ilgimi çekmişti. “A.D.” oldukça tanıdık bir imza idi, bu eserler Albrecht Dürer’e aitti. Yanlarında hiçbir açıklama yazmayan eserler sergi salonunun uzak bir köşesine yerleştirilmişlerdi, açıkçası bu biraz sergi ile ilgili ikilemde kalmama sebep oldu. Sergide Da Vinci eserleri görmeyi bekleyen ve Albrecht Dürer ile bir bilgisi olmayan kişilerin bu eserlerin Leonardo’ya ait olduğunu sanma ihtimali oldukça yüksek. Bu eserleri görmek beni hem şaşırttı, hem mutlu etti, hem de sergi hakkında ne hissettiğim ile ilgili kafamın karışmasına sebep oldu. O nedenle bu durum ile ilgili ne demem gerektiğini bilmiyorum.

Mona Lisa versiyonlarından biri

Ve ardından bir Mona Lisa duvarı… Mona Lisa’nın kaçırılış hikâyesinin anlatıldığı ve farklı versiyonlarının yer aldığı bir duvara geldiğimde ilginç bir bilgi öğrenmiştim. Raphael, Leonardo’nun eserlerin incelerken Louvre’daki eserin aksine yanlarda büyük sütunların bulunduğu bir Mona Lisa çizimi fark etmiş. Uzmanlar bu çizimin Leonardo tarafından çizilen Mona Lisa portresini temel aldığında hemfikirler. Raphael’in çiziminde olduğu gibi, Oslo Ulusal Sanat, Mimari ve Tasarım Müzesi, Baltimore Walters Sanat Müzesi’ndeki daha geç tarihli başka Mona Lisa çizimlerinde de büyük sütunlar görülür. Bu nedenle çok sayıda uzman Mona Lisa’nın orijinalinde bu sütunların olduğunu ve daha sonra, bilinmeyen bir dönemde çıkartıldıklarını düşünür. Bu nedenle tablonun bölünmüş olabileceği düşünülmektedir.

Fakat beni Mona Lisa’dan daha da etkileyen üç eseri, Mona Lisa’nın tam karşısındaki duvarda yer alıyordu. Birisi Vaftizci Yahya, bir diğeri Salvator Mundi, bir diğeri ise Erminli Kadın’dı.

Vaftizci Yahya eserinde, benim Mona Lisa’da göremediğim uhrevi bir güzellik var aslında. Figürün duruşu, resme hakim olan renkler nedeniyle yukarıyı gösteren bir elinin hemen ardında yer alan haç ile vücudunun yarısını örten postun neredeyse görünmez oluşu ile bana kalırsa en güzel eserlerinden birisi.

Salvator Mundi ise “Dünyanın Kurtarıcısı” anlamına gelen bir kelimedir. Sanat tarihinde İsa’nın bir elini insanlığı kutsamak üzere kaldırdığı ve diğer elinde ise dünyayı simgeleyen cam bir küre tuttuğu kompozisyonlar bu isimle anılır. Özellikle Van Eyck ya da Albrecht Dürer gibi kuzeyli ressamların oldukça sık kullandığı bir temadır.

Raphael – Atina Okulu

Ardından yeniden eskizlerine geçiyoruz. Eskizlerinde birçok konu işlenmiş, en başta bahsettiğimiz buluşları, anatomi çalışmaları, yapacağı resimlere ön hazırlık olarak taslaklar ve daha niceleri… Bu eskizlerin bulunduğu yeri gezerken, bu kez de bir Raphael gravürü dikkat çekiyor. Özellikle sanatçının en ünlü resimlerinden Atina Okulu’nun bir gravürü ile karşılaşıyoruz. Bu da sergi için ilginç bir detay.

İlginçtir ki, sergi salonunu süsleyen perdelerde görülenin aksine Son Akşam Yemeği adlı eseri sergi bünyesine dahil edilmemişti fakat eserin bir eskizi yer alıyordu.

Günümüzde sanatın niteliği ve niceliği büyük oranda değişmiş bulunmakta, her dönemde olduğu gibi. Fakat bu sergi ile benim garipsediğim bir durumdan bahsetmek istiyorum. Sanat, uzun zamandır alanda uzman kişilerin tekelinde. Buna kıyasla son dönemlerde sergilerin ve sanatsal etkinliklerin galeriler dışına çıkarak alışveriş merkezleri gibi işlevi farklı alanlara yayılması ilgi çekici. Bunda insanların artık müzeler ya da galeriler gibi kültür sanat merkezlerinden çok alışveriş merkezlerine kayan ilgisinin de elbette bir payı vardır fakat sanat camiasında bir şeyleri değiştireceği kesin.

Leonardo Da Vinci sergisi Antalya Agora AVM’de 12 Ağustos’a dek ziyarete açık. Biletleri Biletix’ten ya da sergi salonunun yanındaki gişeden temin edebilirsiniz. Sevgiler!

1996’da Antalya’da doğdu. İlk kez “Büyüyünce ne olacaksın?” dediklerinde “Yazar!” diye cevap verdi, o günden sonra verdiği bu cevap da hiç değişmedi. Sanatla iç içe büyüdü, sanatçı olmak istedi. Sanatçı olamayınca, sanat tarihçisi olmak istedi. Şu anda Akdeniz Üniversitesi’nde Sanat Tarihi eğitimi alıyor ve elinden geldikçe yazmaya gayret gösteriyor.