Søren Kierkegaard’nun felsefesi ve yaşamöyküsü arasında, daha önce hiçbir filozofta görülmemiş şekilde güçlü bir bağ ve şaşkınlık verici bir kavramsal geçişkenlik vardır. Öyle ki, onun yaşamöyküsü, daha sonra varoluşçu felsefenin anahtar kavramları hâline gelecek kavramları kendiliğinden doğurmuştur. Bu kavramlar, bir yandan bireyin güçlü duygularını ifade ederken, diğer yandan ise felsefe tarihinin zorunlu olarak evrildiği noktayı işaret ederler. On dokuzuncu yüzyılın hemen başında, Kuzey Avrupa’da, Kopenhag kentinde dünyaya gelen Søren Kierkegaard, pek çok açıdan esrarengiz ve sıra dışı bir filozoftur ─ ki onun bedensel ve zihinsel motivasyonunu takip etmek ve kavramak oldukça güçtür. Kırk iki senelik kısa yaşamında o, pek çok felsefî kavramın bizzat zihinsel deneyimleyicisi ve bedensel taşıyıcısı olmuştur. Bu kavramlardan ise, genellikle olumsuz veçhede söz edilebilir: Sözgelimi kaygı, keder, melânkoli, umutsuzluk, yılgınlık, korku, çile, günah ya da lânet gibi…

On dokuzuncu yüzyılın hemen başlarında ─ki bu, gerek felsefî, gerek politik, gerek ahlâkî, gerek sanatsal ve gerekse bilimsel olarak oldukça mühim bir tarihsel aralıktır─, 1813’te dünyaya gelen Kierkegaard, babasının ağır melânkolisi ve ızdırabı eşliğinde, pek de sağlıklı bir çocukluk geçirememiştir. Lâkin onu derinden etkileyen hadiseler, ilkgençliğinden itibaren başlayacaktır. Bu yaşlarda, aile üyelerinden annesini ve beş kardeşini pek peşe kaybeden Kierkegaard, bu “Büyük Deprem” ile ilk büyük kırılmasını yaşar. O, bu peş peşe ölümleri, Tanrı’nın ailesini lânetlemiş olmasına bağlar. Çünkü babası da çok daha önceden Tanrı’ya lânet etmiştir ve büyük bir günahtır. Kierkegaard böylece günah ve lânet kavramlarını yaşamöyküsünün literatüründe odak noktasına yerleştirmiş olur. En son babası Michael Pedersen’i de 1838 senesinde (yirmi beş yaşında iken) kaybettikten sonra, yaşamda kalan tek kardeşi Peter ile ─ki o 1888 senesine kadar uzun bir yaşam sürecektir─ hatrı sayılır bir mirası paylaşacak olan Søren Kierkegaard, bu miras sayesinde geri kalan yaşamında çalışmak zorunda olmadan yaşamını idame ettirebilir ─ ki zaten söylemek gerekse çalışmak hiç de ona göre değildir.

Kierkegaard’nun yaşamındaki ikinci büyük kırılma, Regine Olsen ile olan ilişkisinde gerçekleşir. Tanıştıklarında Regine henüz on beş, Kierkegaard ise yirmi dört yaşındadır. Güzel bir bahar günüdür. Ve tanıştıkları ilk andan itibaren, Regine ve Kierkegaard arasında güçlü bir duygusal bağ oluşur. Fakat birbirlerine açılmaları yıllar alacaktır. Nihayet birbirlerine açılınca nişanlanırlar ve evlenmeye karar verirler. Ne olduysa da bundan sonra olmuştur: Kierkegaard ruhuna sinmiş olan ağır melankolinin ─ ki bu şüphesiz babasının genetik mirasıdır─ Regine’yi de tesiri altına alacağını düşünerek evlilikten cayar. 1841 senesinde nişanı bozan Kierkegaard, Regine’nin yalvaran tavrına karşı da kayıtsız kalmıştı. Bu nişan atma hadisesi, Koepnhag’da Kierkegaard’yu bir alay malzemesi hâline getirmişti. Lâkin Kierkegaard’yu yaralayan elbette bu dedikodu ve alaylar değildi: Çünkü Regine’yi hâlen apaçık sevmekteydi. Kendisini bir süre çalışmalarına adamış olsa da (neredeyse bütün eserlerini 1840’ların ortalarına denk gelen bu dönemde vermiştir), Regine’nin 1847 senesinde Johan Frederik Schlegel ile yaptığı evlilik Kierkegaard’nun bütünüyle çöküşüne yol açacaktı. Kierkegaard artık “Kopenhag sokaklarında yürüyen bir ruh”tan fazlası değildi. Yoğun melankolisine iki büyük kırılma eklendiğinde, Kierkegaard’nun ayağa kalkması artık mümkün gözükmüyordu. Bu işkence hâline ancak sekiz sene katlanabilen Kierkegaard, 1855 senesinde, bir Kasım günü yere düştü ve birkaç gün sonra ise yaşama veda etti.

Kierkegaard’nun yaşamöyküsünden, varoluşçu felsefeye esin olacak kavramlar, sanki bunları yaşayan bir beden hiç varolmamışçasına süzüldü: Kaygı, melankoli, korku, yılgınlık, keder, lânet, günah, tutku, vazgeçiş, umutsuzluk ve nihayet ölüm… Onun yaşamı birçok açıdan anlaşılmaya muhtaç. Babasının onda bıraktığı izler, ölümle ilişkisi, alay, aşk, günah, lânet ve bir kaybedenin her şeye rağmen yürümekten asla vazgeçmemesi. Son güne kadar yürüyüşte olan Kierkegaard, sokaklardan süpürülmeyi bekleyen bir bedeni, arkasındaki güçlü duygularla birlikte tarihe bağışladı. Kırk iki yıllık bir bedensel serüvenin, bu denli esin verici olabilmesi ─söylemek gerek ki kendisinden sonraki iki çağın felsefî kavramlarını bütünüyle etkilemesi ve hattâ Jung’dan Freud’a psikolojinin büyük kuramcılarına dahi esin olması─ gerçekten de büyüleyicidir. Kaldı ki, kendi sürüklenişinin farkında olan Kierkegaard, ruhuna sinmiş duyguları kavramsallaştırmaktan; kaygıdan, korkudan, yılgınlıktan, kederden ve umutsuzluktan bahis açmaktan da kaçınmaz. Eserlerinin hatırı sayılır ekseriyeti bu kavramlar üzerine inşa edilmiştir. Yani Kierkegaard’yu okurken yalnızca bir felsefeyle değil aynı zamanda bir yaşamöyküsüyle de haşır-neşirizdir. Kierkegaard’yu tüm zamanlar için özel ve büyüleyici kılan da budur: O, yaşayan ve yürüyen felsefedir.

Kaynak ve Önerilen Okumalar:

HANNAY, Alastair, Kierkegaard, Çeviren: Nur Nirven, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2013.

KIERKEGAARD, S., Ölümcül Hastalık Umutsuzluk, Çeviren: Mukadder Yakupoğlu, Doğu Batı Yayınları, 2004.

KIERKEGAARD, S., Korku ve Titreme, Çeviren: Nur Beier, Pinhan Yayıncılık, 2014.

KIERKEGAARD, S., Kahkaha Benden Yana, Çeviren: Nedim Çatlı, Ayrıntı Yayınları, 2000.