Bazı mektupları, nedense gün ışığından uzakta, bilinçaltımızın en ufunetli, en karanlık, en gizli köşelerine çekilip yazarız. Adrese göndermekten çekindiğimiz, yasak, sakıncalı, tutuklu mektuplardır bunlar. Yine de gün ışığına ( bilinç düzeyimize ) ulaşması gereken mektuplar da vardır onların arasında.

Yetkin bir sanat işçisinin (geniş açılı, gerçekçi bir yorumla dünü geleceğe, geleceği bugüne ilikleyen), safkan bir oyun yazarının, okurken insanı can evinden vuran replikleriyle sarsılıyorum bir anda.

Yusuf Dündar,  insani duyguları ve en hunhar yaşamları  “Yabancı” (2016), “Göç Dalgası” (2018) nın ardından bir kez daha kendine has, ustalıklı bir dramaturji ile anlatıyor. Ve bunu gerçekleştirirken sözcükleri başarıyla kullanıyor. Müthiş bir illüzyon ve adeta bir masal iklimi yaratıyor. Ötelenememiş acıları, gerçekleri bulup çıkartıyor karşımıza, yüzümüze haykırıyor.

Öncelikle belirtmeliyim ki, “Günışığına Mektup” tekstle okuru baş başa bırakan katmanlı bir yapıt.

Tenesse Williams bir söyleşisinde “İnsanlar artık kızgın damdaki kedilerle, oyuncak bebeklerle ve çılgın tramvaydaki yolcularla eğlenmiyorlar, “ cümlesini söyle yanıtlar :

“O zaman bırakın onları da müzikallere ve komedilere gitsinler. Ben yolumdan şaşmayacağım. Benden yazmamı istediğin şekilde yani benim yazmak istemediğim biçimde yazmam oldukça zor.”

Yaşadığı toprakları ve zamanını çok iyi özümseyen, doğru saptamalar yapan Yusuf Dündar da, yazmak istemediği tarzda bir şeylere ‘ kesinlikle’  imza atmıyor, doğru bildiği, varsın taşlı, dikenli olsun, arazide yürümeye devam ediyor.

Her sapakta cesur seçimler yapıyor, eserlerinde saydam bir tavır yansıtırken, tutarlı,  kendine özgü duyarlılık ve sezgileriyle, bazen bir oyun karakteri ekseninde izleyici/ okuyucuya birkaç hayatı birden sunuyor Yusuf Dündar. Üstelik zorlamadan, sıkmadan, akla ziyan repliklere yer vermeden.

Hiç kuşkusuz, saymaya çalıştığım bu nedenlerden ötürü, ‘Yusuf Dündar Oyunları’ salt yayınlandığı ya da sahnelendiği dönemle sınırlı kalmamayı başarıyor ve başaracak.

İpek, Ebru ve Murat… Üçünü de tanıdığımı ayrımsadım birden. Hikayeleri, psikopatolojik yanları bana o kadar bildik geldi ki, daha ilk sayfalarda nasıl desem, kendimle hesaplaşmaya başladım adeta. Ne kadar hazırdım böylesi bir yüzleşmeye, bilmiyordum. Korkup çekindim mi ? Evet!

Varoluşcu çizgisi, zaman zaman kanatıcı, yırtıcı duyarlıklarıyla sanki çok uzun senelerin ardından ya da şimdi, şu andan sesleniyor “Günışığına Mektup “.

Bir yanda hemen her şeyi tırpanlayan uzlaşmazlıklar, duygusal karmaşalar, umutsuzluklar, çelişkiler, öte tarafta duru sevgiler ve umut. Belli belirsiz bir sabun rayihası. Üstüme, içime, yüreğime, düşüncelerime sinen…

Oysa gün ışımak üzere Golgotha Tepesi’nde. Karanlık giderek dağılmakta.

Ebru ve İpek…

Miquel de Cervantes “la Grand Sultana” da şöyle der : “İsa’yı sattı Yahuda ama en büyük günahı kendini öldürmesidir..”

Ebru mu, İpek mi daha suçluydu? Adım adım yol alınan trajedi de kim en masum? O yolu çizen yazgı mı, yoksa Ebru, İpek, Murat ve diğerleri mi? Y Kuşağı insanının avken avcıya dönüşmesi zaaflarıyla, bastırılmış güvensizlik duygularıyla açıklanabilir mi? Geçmiş geleceği ne denli etkiliyor? Ya çözülmemiş Elektra Karmaşası, terk edilme korkusu? Murat’ın iki kadın arasındaki ‘sarkaç konumu’ mesela? Bütün bunlar sadece bir rastlantı mı?

Yusuf Dündar, geçtiğimiz aylarda ikinci basımı raflarda yerini alan, “Günışığına Mektup” ( 2018 ) adlı piyesinde, bir kez daha hayli dramatik bir özü, çok iyi yaratıp yansıladığı dokuyu, yer yer Elektra Karmaşası’nın tüm rüzgarlarını arkasına alarak anlatmış. Bir anda ortaya çıkan iç burkan sürprizler, gerilim, uçurumda bozgun ve acılar, akışkan kurguya çok şey katmakta şüphesiz.

Her repliğin temelinde yatan harç benzeri, ‘duygusal boyut dozu’ o kadar ustaca kullanılmış ki, okurun beynine, yüreğine sızıyor adeta.

Hani bazen, ‘renkler, dokular, boyalar’ karışır birbirine, ‘ tüm harfler uçup gider, bütün o ‘ameliyatlar, kemoterapiler, radyoterapiler’ ve hepsinin ortasında, sadece annesinin gölgesinde huzur bulan yalnız bir kız Kül Güzeli kalmıştır.

Yaralıydı Kül Güzeli. Yere çalınmıştı defalarca. Kan içindeydi. Fena haldeydi. Tanıdık biriydi.( Hatta, kendi adımı verecek kadar…)

Aslında hiçbir eksikleri yoktu ama her şeyleri eksikti, Murat ve İpek, Ebru’nun.

Üçü de, ‘yarım kalmış hesaplar’, dorukta, amansız yalnızlıklar yaşıyorlardı.

“Dünyadaki en korkunç şey yalnızlıktır; hiçbir ayna gideremez bunu, hiçbir eşya tamamlamaz seni…”

Hemen belirteyim, ince duyarlıklarla işlenmiş insan öyküleri, gerçek bir dram var eserin özünde.

“İyidir ateş; kapatır yaraları, isi, kiri, pası temizler. Bazen yanmak iyidir.”

Dünyadaki acıların, umut bulaşığı umutsuzlukların, kaygıların ‘değişmez sahiciliği’ ötelenebilir mi? Hani gün kararır ya birdenbire, sevinçler tükenir.

Hep söylerim, bir piyesi izlemek kadar, okumak da güzeldir, hatta sahnede olup bitenden farklı ayrıntıları keşfedersiniz.

Yusuf Dündar ile sadece oyun yazarlığı hakkında konuşacaktım ama “Günışığına Mektup” un büyüsüne kapılınca vazgeçtim. Önceden hazırladığım soruları bir tarafa atıp İpek, Murat, Ebru üçgenine çevirdim rotayı. İyi mi ettim, karar sizin.

Pınar Çekirge: Sanıyorum, “Günışığına Mektup” on yedi aylık bir çalışmanın ürünü ve yine doğru hatırlıyorsam, “Göç Dalgası” ile eş zamanlı olarak yazıldı. Tesadüfe bakın ki, ikisi de 2018-2019 Tiyatro Sezonu’nda izleyicinin karşısında olacak. Nasıl bir duygu bu?

Yusuf Dündar: Her şeyden önce, çok güzel bir his diyebilirim. Yazdıklarımın beğenilmesi, onaylanması anlamına geliyor çünkü. Aslında iyi, kaliteli, hıza yenilmemiş eserlerin her zaman değer bulacağına, inanmışımdır. Kısa sürede tüketime sunulup yok edilen, unutulacak şeyler yazmadım hiç. Geçici ün ve maddi getirilere takas edilebilecek oyunlara yataklık etmedim bugüne kadar. Yazdığım her harfin, her repliğin bedelini sonuna kadar ödedim, diyebilirim.

P.Ç: Düşünülmüş, hissedilmiş, titizlikle yazılmış oyunlar hepsi de. Piyeslerinin güzel yanı mı, tehlikeli, zorlayıcı tarafı mı bilemiyorum ama okurken/izlerken bizi hep oyun kahraman/larıyla özdeşleştiriyor, hem de onlara ve hadiselere dışarıdan bakmamızı sağlıyor. Klasik tiyatro anlayışı ve Brecht tarzı kucaklaşıyor, bir anlamda. Beynimizi kuşatan düşünceler, yeni sorular, estetik algılamalar yaratıyor giderek…. Vaktiyle susup geçiştirdiğimiz duyguların parantezlerini kaldırtıyor, ister istemez. Özellikle “Günışığına Mektup”ta bu durum çok belirgin. Bir psikoterapi seansı gibi serbest çağrışımlar adeta birbirini izliyor. Kim bilir, belki de hayatımızın en dramatik ‘reality show’larından birinde buluyoruz kendimizi. Bunun sihri nedir sence? Karakterler nasıl şekilleniyor? Bir diğer ifadeyle, oyun yazarlığı anlayışının ‘şifre’lerini sorsam…..

Y.D: Önce hemen altını çizmeliyim ki, gerçek karakter ortaya çıkana kadar yaşadığım uzun bir süreç var. Oyunlarımda yer alan kişiler ille birinden yola çıkılarak yazılmıyor. Kuşkusuz, pek çok tanıdığım, bildiğim insanın bileşkesine rastlamak mümkün o karakterlerin dokusunda. Hayal ve gerçek olanın alaşımı diyelim, istersen.

Yerelden, evrensele kolayca geçebilecek, sahici, soluk alıp veren, hayata ait, hayata dair karakterler oluşturmaya çalıştım hep. Öz algıları, duygu ve düşünceleriyle, yazardan bağımsız, piyese yön veren karakterler, bu dediğim. Nesne konumunu, kuklalığı reddeden, geçmiş algısı, gelecek olgusu olan, yerine göre zaafları, korkularıyla cebelleşen, fizyolojik, sosyolojik, psikolojik anlamda var olan karakterler.

P.Ç:  Oyunlarında mutlak doğrular, önerilen yaşamlar yerine tez ve antitezin çarpıştığını görüyoruz genelde.

Y.D:  Dediğin gibi, “Günışığına Mektup” bir sürü denklemi beraberinde taşıyor. Hiçbirini bir adım öne çıkartmadım. Arada böyle bir duruma yöneldiğimi fark ettiğimde, kendime engel koydum. Hep tarafsız kaldım. Yargıyı okur/ izleyiciye bıraktım. “Ben olsam ne yapar, nasıl davranırdım,” sorularını sormalarını istedim öncelikle.

P.Ç:  O halde İpek, Ebru, Murat’ın kararlarına hiç karışmadın, yazgılarına müdahale etmedin, öyle mi?

Y.D:  Evet, kesinlikle. Oyun karakterlerimi sonuna kadar özgür bırakıyorum. Benden, kalemimden kopmaları şart. Zaten oyunun önce hikayesine çalışıyorum bir süre, mutlak sonu olmayan hikayeler bunlar. Sonu oyunu yazarken belirliyorum.

P.Ç:  Finallerin genelde depremli.

Y.D:  Oyun esnasında izleyici/okura A ve B seçeneklerini final gibi gösterip pek de ortada olmayan C şıkkı ile final yapıyorum, haklısın. Bir oyunun temelinde geçmişle gelecek arasındaki bağ tam olarak kurulmamışsa, ne denli iyi yorumlanırsa, yorumlansın eser izleyiciye geçmiyor, bana göre. Bir tür ölü doğum yani. Oyun yazarlığı anlayışımın şifreleri bunlar aslında. Belki daha da vardır ama aklıma ilk gelenleri sıralamaya çalıştım, elimden geldiğince…

 

P.Ç:  Ve oyunun üç temel karakterine döndüğümüzde; kimdir Murat, nasıl biridir?

Y.D:  Her şeyden evvel, düzeni koruyan bir insan. Kendini güvenli, başarılı hissettiği düzen ya da ilişkileri ayakta tutmak adına, ikili, çoklu oyunlara kolayca yönelebiliyor. Güvenilir biri olsa da, çıkarları, geleceği söz konusu edildiğinde, risk almaktansa, saf değiştirmeye odaklı. Bir bakıma ‘Y Kuşağı’nın özelliklerini taşıyor. Tıpkı, diğer iki karakter, yani İpek ve Ebru gibi, hadiseler karşısında gösterdiği tepkilerde haklı nedenleri var.

P.Ç:  Aslında üçü de birbirleri için yem ve ökse konumundalar, oyun boyunca. Peki ya Ebru?

Y.D:  Anne babasının ayrılmasıyla kendisini parçalanmış aile ortamında buluyor. Güvensiz, saldırgan, ani çıkışları, pişmanlıkları, korkuları, ağır duygusal yükleri var Ebru’nun. Ve bir de çözülmemiş Elektra Karmaşası…

P.Ç:  Murat bu bağlamda,  belki de bir baba figürü onun için…

Y.D:  Kısmen ama bu ilişki de, Ebru’ya iyi gelmiyor. Yoksunluk, eksiklik hislerini kapatmıyor, can acısını gidermiyor bir türlü.

P.Ç: Annesini suçluyor ve sanırım bir de aşamadığı, neredeyse kronikleşmiş bir terk edilme endişesi var.

Y.D:  Haklısın. Güvensiz, kırılgan, gururlu ve bütün bunları gizlemek için bazen son derece fevri çıkışlara yöneliyor. Annesiyle tuhaf bir mutluluk oyunu oynuyorlar aslında. Gerçekleri yok sayarak devam ediyorlar hayata. Ama karşılaştıkları, yüzleşmek istemedikleri, erteledikleri gerçekler bir gün açığa çıkıyor.

P.Ç: İpek en güçlü karakter….

Y.D:  Diyorsun! Belki de aralarında en yılgın, en çaresiz olan. Güçsüzken güçlüyü oynayan, kararsızken kararlıyı… Tıpkı Ebru gibi, İpek de zayıf yanlarını kalın surlarla çevirmiş. Eşinden boşandıktan sonra hep örnek anne, başarılı kadını oynamak mecburiyetinde kalmış. Hem bıçak hem yara olmuş. Ağır travmalardan geçmiş. Yaralı.

P.Ç: Ekim ortasında ” Günışığına Mektup ” Tiyatro P.A.S yapımı olarak, izleyiciyle buluşacak, değil mi?

Y.D:  Evet, oyunun İstanbul hakları çok inandığım bir yaratıcı ekibin elinde.

P.Ç: O ekipten bahsetmeni istesem…

Y.D:  Caner Bilginer yönetiyor oyunu. Yardımcı yönetmen Fulya Irmak. Dekor tasarımı Cihan Aşar, kostüm tasarımını Onur Ugurlu, görsel tasarımı Suat Özsomar üstlendi.

P.Ç: İpek, Ebru, Murat karakterlerini kimler yaşar kılacak sahnede ?

Y.D:  Sevtap Capan, Ece Bozkaya, Uğur Özbağı.

P.Ç: Ve bu oyun için ilk kez şarkı sözü yazdın. Hayır, sürprizi bozmayacağım, o güzelim sözleri paylaşmayacağım burada. “Günışığına Mektup” un dünya prömiyerinde buluşmak üzere.