Anlaşmak için konuşmaktan daha iyi bir seçeneğimiz olmalıydı. Yaşadığım yirmi dört dünya yılında sahibi olduğum en büyük şikâyet budur. Yeterli olmadığı apaçık. Karşındakinin seni doğru ve tastamam anlama ihtimali imkânsıza yakındır her zaman. Anlamak eylemini vücudunun alakasız uzuvlarıyla gerçekleştirmeye çalışıyor olabilir. Anlama yetisinin önünde duran kocaman bir özgüvensizlik filtresi bulunuyor da olabilir, söylediğin her cümlenin anlamını bozup kıymetini yerle bir eden. Bu konuda yapabileceğin hiçbir şey yoktur; çünkü kişinin kendisinin de yapabileceği hiçbir şey yoktur.

Hayatımı herkesçe anlamlı olarak nitelendirilen kavramlarla doldurmak büyük bir mutluluk ve devam etme gücü sağlayabilirdi bana. Kitaplı dinlerin herhangi biri olabilirdi bu. Herhangi bir ideoloji olabilirdi bu, belki kanımın iki renk aktığını iddia edebilecek kadar tutkulu bir taraftar olabilirdim, ya da hiçbir değeri ve özelliği bulunmayan sefil yaşamım için şanlı, şerefli bir son hayali kurarak, öldükten sonra iyi hatırlanıp cennete gideceğimin sanrılarıyla, yaşadığım müddetçe mastürbasyon yapabilirdim.

Beceremedim.

“Gerçekler acıdır,” sözü, anlamca yetersizdir;  tamamlanmaya ihtiyaç duyar. Gerçekler canımızı sandığımızdan çok daha fazla acıtır ve belki de tarif edilemeyecek kadar acıttığı için, bu söz, anlamca yetersiz kalmaya mahkûmdur.

Acıtan gerçeklerden en seçkini ise eksik kalmış olmak benim için son zamanlarda. Bekleyişler, gelmeyenler ve gerçek olmaya bir türlü yakıştıramadığım iyi şeyler. Mantıklı bir temele tutunamamış gereksiz engeller. Hem kahkahalarla güldürme hem de hıçkırıklara boğma potansiyeline sahip trajikomik sebepler.

Karanlıkta uzun uzun aynaya, yüzüme baktım bu gece. Gündüzleri de bu kadar karanlık görünmek yakışırdı bana. Duyu organlarım bu kadar belli belirsiz görünmeliydi gerçekten, hiç tam kapasitede kullanılmadıkları göz önünde bulundurulduğunda. Ortalama bir insan gözü, benimkilerden daha güzel şeyler görmeyi hak ederdi örneğin, ortalama bir kulak daha güzel şeyler duymalıydı. Ya da bir burun daha hoş kokular almayı hak ederdi.  Ve benimkiler böyle belli belirsiz kalmalıydı.

Aynaya bakmaya devam ettim ve sövdüm. Eksik kalmaya, bekleyişlere, gelmeyenlere, sabretmeye, gerçek olmaya yakışmayan iyi şeylerin uzak durmasına sövdüm. Tüm anlamların anlamsızlığına; dindarlığa, partizanlığa ve fanatizme sövdüm. Ve sövdüm acıtanların en şahına, başımın tacına, yarama ve yara bandıma; yalnızlığa.

“Her şeyi anlat bana, masal gibi oluyor sen anlatınca,” dedi kadın; içimden geleni kustum buraya bu gece. Masallar mutlu biter ve uyutur ama bu biraz farklı, takdir ederse. Mutsuz ediyor ve uyutmuyor.  Zaten bizim de çocukluğumuzdan bir şey kalmadı geriye.