Genelde yazılarım kaynağını müzikten alır. Beni yazmaya iten bir şarkı, belki şarkının klibi,  bazen bir müzisyen. Ölü ya da diri. Bu sefer bir değişiklik yapmak istedim. Sizler için birkaç sergi ile ilgili ufak tefek bir şeyler bir araya getirdim. Gidin, gezin, görün. Malum biz öğrenci milletinin pek fırsatı olmuyor, o yüzden giderseniz, lütfen bizler için her bir parçanın önünde 7 saniye fazladan durun. Sanatın fazlası olmaz. Yazım birkaçınızın bile bu sergilere yolunuzun düşmesine sebep olursa ne mutlu bana. Lakin bu ufak değişiklik için tereddüt etmedim değil. Düşündüm, Olmalı mı olmamalı mı? Yoksa hiç değişmemeli mi, diye. Ve sonra farkına vardım. Ben değişmezsem, ben olamam ki…

Göremediğimiz Tüm Işıklar

İlk sergimiz başlığını, Anthony Doerr’in aynı adlı kurgusal-tarih romanından alan “Göremediğimiz Tüm Işıklar” adlı grup sergisi. Derya Yücel’in küratörlüğünde Galerist’in ev sahipliği yaptığı sergi, 12 Ocak – 11 Şubat 2017 tarihleri boyunca sanatseverler ile buluşmaya devam ediyor.

‘Marie-Laure, bir müzede kilit ustası olan babasıyla birlikte Paris’te yaşamaktadır. Gözleri gün geçtikçe daha az görmeye başlayan Marie-Laure, altı yaşına geldiğinde kör olur. Babası ona yaşadıkları mahallenin mükemmel bir minyatürünü yapar, böylece her yeri parmaklarıyla ezberler ve artık dışarı çıktığında evinin yolunu bulabilecektir.’ Kitabın konusu arka kapağında bu şekilde anlatılmaya başlar. Marie-Laure artık göremese bile, hala hissedebilmektedir. Hera Büyüktaşçıyan, Deniz Gül, Tunca ve Burcu Yağcıoğlu’nun eserlerini bir araya getiren sergide, hafıza, gelecek, bilgi, kavrayış ve umudun metaforu olarak “ışığın”, görülüp ulaşılamayan, hissedilip dillendirilemeyen, anlaşılıp anlatılamayan yanına dair bir sezgi oluşturmayı amaçlıyor. (aynı zamanda ‘ışığa’ giden yolu bilmek, öğrenmek gerektiğine de dikkat çekilmek istenmiş olabilir. Lakin Marie-Laure maketi ezbere bilmiyor olsa Paris sokaklarında yolunu bulamazdı. Bu yüzdendir ki daha önce ‘ışığı’ görmemiş, hissetmemiş, bilmeyen insanların yolundan gitmek sizi karanlığa sürükleyecektir.)

When Did We Stop Playing?

İkinci sergimiz, dört senedir Erenköy’de bulunan ve Anna Laudel tarafından kurulmuş, güncel sanat alanında Türkiye ve uluslararası sanatçıların çalışmalarına daha kapsamlı destek vermek amacıyla yeniden yapılandırılmış ve Karaköy Bankalar Caddesi’nde tarihi bir binada yeniden kapılarını açmış Art350 Galerinin, Anna Laudel Contemporary adı altındaki ilk sergisi olma şerefine erişmiş Berlin’de yer alan Bernheimer Gallery iş birliği ile Isabel Bernheimer küratörlüğünde 12 Şubat 2017 tarihine kadar sanatseverlerle buluşmaya devam edecek.

Bernheimer Contemporary’den, Peter Alasztics, Blue and Joy – Daniele Sigalot, Alexander Deubl, Swaantje Güntzel, Felix Höfner, Sebastian Klug, Jan Kuck, Milana Schoeller, Ludovic Thiriez ve Johannes Vetter isimli 10 sanatçının işlerinin yer alacağı sergi, çoğunlukla büyük bir oyunu anımsatan dünyaya ve hayatımıza bakışımızı ele alıyor. Ya da neden bir süre sonra bu oyunun eskisi kadar eğlenceli gelmediğini. Kim bilir belki de büyüdüğümüzden…

Yokuş Yukarı

Üçüncü sergimiz 18 Şubat 2017 tarihine kadar sürecek olan, Olcay Kuş’un da Art On İstanbul’daki üçüncü kişisel sergisi olan “Yokuş Yukarı”da sanatçı tanıklık ettiği dönemin hislerini izleyiciyle paylaşmaya devam ediyor. İzleyiciyi galeri mekânının girişinde, doğrudan duvara uyguladığı ve sokağa atıfta bulunan bir stencil uygulma (İngilizce bir kelime olan ‘stencil’ dilimizdeki anlamı ile kalıp/şablon demektir, stencil uygulama da basitçe şablon kullanılarak yapılan grafiti olarak tanımlanabilir)  ile karşılaşıyor. Sergi kurgusu, sanatçının büyük çalışmaları için deneyler yaptığı desenleri, kağıt hamurundan heykelleri ve tuvallerinden oluşan üç bölüme ayrılıyor. Desenler ön araştırma süreçlerinin ve teknik arayışların figürle ilişkisini, diğer eserlere referans vererek ortaya koyuyor. Köpük ve kâğıt hamuru ile oluşturduğu amorf heykel serisi, ‘Geride Kalanlar’ ismiyle ilk defa sergileniyor.  Tuvaller ise kimliksiz bireylerin kahkahası ve iktidar sahiplerine has alaycı jest ve vücut hareketleri karşısında mutsuzlaşan çoğunluğun bastırılmış duygularını anlatmak istiyor. Olcay Kuş, önceki sergilerinden aşina olduğumuz, gündelik hayata, sokağa ve medya diline ilişkin gözlemlerini “Yokuş Yukarı” sergisinde yeni bir düzeye taşıyor. Politik belirsizliklerin ve olumsuzlukların, kontrol edilemeyen zamanın yarattığı karmaşanın toplum üzerindeki etkileri, sanatçının işlerinde kimi zaman mesafeli ve tepkisiz kimi zaman alaycı ve eleştirel bir üslup ile ele alınıyor. Toplumsal sorunların artarak yaşandığı her gün bir sonrakini güçleştirirken, gelinen bireysel ve kolektif suskunluk hali, serginin temel meselesine dönüşüyor. Bu günlerde kesinlikle kaçırılmaması gereken bir sergi.

Ağrı Kesiciler

Dördüncü sergimiz, Joanna Rajkowska’nın İstanbul’daki ilk kişisel sergisi ‘Ağrı Kesiciler’ savaş, sansür ve ilaç sanayii ve bunların yarattığı tahribatların karşılıklı olarak birbirlerini nasıl beslediği üzerinde duran bir seri eseri RAMPA İstanbulda 17 Şubat 2017 tarihine kadar izleyicleriyle buluşturuyor.  Adını sanatçının daha önceki döneme ait heykellerinden (Ağrı Kesiciler I ve II, 2014-15) alan sergi, sanatçının 2014’ten bu yana gerçekleştirdiği video, heykel ve neon çalışmalarını bir araya getiriyor. Ağrı Kesiciler I ve II’de Rajkowska toz halindeki analjezik malzemeden (ağrı kesici madde) gerçek görünümünde ve boyutunda silahlar üretiyor. Bu temiz, beyaz, pürüzsüz görünümlü silahların yaratılmasında tıbbi malzemenin kullanılıyor oluşu içinde yaşadığımız dünyanın paradoksuna işaret ediyor. Gündelik yaşamımızda obsesif biçimde tükettiğimiz ağrı kesicileri biraz araştırınca fark ediyoruz ki, ilaçları üreten bir çok şirket savaşlarda, savaş teknolojisinin geliştirilmesinde ve ticaretinde rol alıyorlar. Bizim ağrımızı dindirenlerin, dünyaya nasıl acılar çektirdiğinin farkına varmamızı sağlıyor. Rajkowska’ya göre Ağrı Kesiciler dizisi savaşla ve öldürme edimiyle ilişkilenen bu aygıtların insan bedeniyle olan ilişkisini temsil ediyor ve sanatçı izleyiciyi yapıtlar karşısında hem kurban hem de suçlu olarak konumlandırıyor.

Okuduğunuzda fark etmiş olabilirsiniz ki bu sergilerin hiçbiri ‘yeni’ değil hatta bazılarını yakalamak için son haftanız. Biliyorum. Bilerek onları seçtim. Kim bilir başka neleri böyle fark edemeden kaçırıyorsunuz hayatta bir durup düşünün istedim. Hayattaki her fırsat bir sergi gibidir. Oradadır, bekler. Ama sonsuza kadar değil. Uyanın millet! Sergiler açılıyor, kapanıyor geçiyor. Görülecek çok filmler, okunacak çok kitaplar, içilecek çok şaraplar var. Lakin hayat kısa, e kuşlar da uçuyor haliyle…