“Sevgiden daha öte bir sevgiyle sevdik birbirimizi.”

Edgar Allan Poe

 

“Kuzgun” şiiri, ABD’li şair Edgar Allan Poe tarafından yazılmış ve ilk defa Ocak 1845’te yayımlanmış öyküleyici şiir türüdür. Kuzgun, genelde müzikselliği, stilize dil kullanımı ve doğaüstü atmosferiyle bilinir.

İşin biraz dedikodu kısmına bakılacak olursa, Kuzgun’la ilgili önümüze ilginç ayrıntılar çıkacaktır. Poe’nun komşuları, Kuzgun yayımlanana kadar Poe’nun yazar olduğunun farkında bile değilmiş ya da buna inanmak istememişler. Eleştirmenlerin pek çoğu ise “Kuzgun” ortaya çıkınca Poe’yu ciddiye almaya başlamış. Onların genel düşüncesi, şiirin “uzun bir bilgelik düşünüşü” olduğu yönünde.

Adeta yası yansıtan bir ilahi.

Dizelerdeki “kuş” imgesi, yalnızlığı ve kederi artıran bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Siyah renkli ve gizemli kuzgun, şiir boyunca süren yası simgeliyor. Buna Poe’nun gamlı halinin sözcüklerdeki izdüşümü de denebilir.

Acılı sevgili ve ona sürekli “asla” diyen bir kuzgun…

Poe’nun dizelerinde inim inim inleyen iki imgelemi D. Kemal Tarım çevirisiyle karşınızda.

Keyifle okumalar…

korkunun-yazari-karanligin-sairi-edgar-allan-poe-1

 

KUZGUN

The Raven, Edgar Allan Poe

 Çeviren: D. Kemal Tarım (2011)

 

Unutulup gitmiş bilgilerin hayli tuhaf ve nadir bir cildi üzerinde,

Mecalsiz ve bezgin, düşünüp durmaktaydım hüzünlü bir gecede-

Tam başım yana düşüp neredeyse uyuklayacaktım ki, bir tıkırtı geldi,

Hafif hafif tıklatıp durarak, odamın kapısını çalmaktaydı sanki biri.

“Bir ziyaretçi olmalı bu,” diye mırıldandım, “tıklatıp duran kapımı-

Sadece bu, başka bir şey değil.

 

Ah, açıkça anımsıyorum, bir Aralık ayıydı, karanlık ve kasvetli,

Ve sönen her kor parçası işleyip durmaktaydı zemine gölgesini.

Sabah olsa diyordum sabırsızca-umarsızca aramıştım kitaplarımda

Tesellisini derdimin- duçar olduğum derdimin yitirdiğim Lenore’un uğruna-

O neşe saçan emsalsiz kadının, adını meleklerin koyduğu Lenore’un, uğruna-

Anlatılamaz burada, bir daha asla.

 

Mor perdelerin ipeksi ve hüzünle sarmalanmış tekinsiz hışırtısı

Ürküttü beni- hiç bilmediğim tuhaf korkular tüm benliğimi sardı;

Öyle ki artık, tekrarlayıp durdum, yatıştırmak için kalbimin atışını,

“Bu, kapımda içeri girmek için yalvaran gecikmiş bir misafir olmalı-

Kapımda içeri girmek için yalvaran, gecikmiş bir misafir olmalı; –

Öyledir öyle, başka hiçbir şey değil.”

 

Birden üstüme bir cesaret geldi; artık daha fazla yer kalmadı tereddüde,

“Bayım,” dedim, “ya da Bayan, bağışlamanızı diliyorum içtenlikle;

Ama durum şu ki ben uyukluyordum ve duyduğum bir tıkırtıydı sadece,

Ve öylesine belli belirsiz tıklattınız- tıklattınız ki odamın kapısını,

Emin olmasam da duyduğumdan sizi-işte ardına kadar açtım kapımı; –

Yoktu hiçbir şey, karanlıktı sadece.”

 

Karanlığın derinlerini tararken, orada dikilip durdum merakla, korkarak,

Kuşkuyla, hiçbir faninin daha önce kurmaya yeltenmediği hayaller kurarak;

Fakat suskunluk hiç bozulmadı, sessizlik hiçbir belirti, hiçbir uyarı sunmadı,

Ve orada kulağıma gelen tek sözcük, fısıltıyla diyordu ki, “Lenore?”

Bunu ben fısıldıyordum, uğultulu bir yankı yineliyordu sözümü, “Lenore!”

Sadece bu sözcük, dahası yok.

 

Yeniden odama dönerken ve bütün ruhum içten içe yanıp tutuşurken,

Çok geçmedi, yine bir tıkırtı duydum, şimdi biraz daha güçlü öncekinden.

“Kuşkusuz, “dedim kuşkusuz, bu her neyse geliyor penceremin kafesinden;

Bir bakayım öyleyse dedim, orada her ne varsa anlaşılsın bu muamma­-

Kalbimin çarpıntısı bir an için olsun dursun da anlaşılsın bu muamma; –

Meğer sadece rüzgârmış, başka hiçbir şey değil.

 

Panjuru kaldırıp pencereyi açmıştım ki, hemen, salınarak kanat çırpan,

Görkemli bir Kuzgun girdi içeri, kutsal eski zamanlardan kalan;

En küçük bir saygı göstermedi ve tek bir dakika durup oyalanmadı;

Fakat soylu beylerin, hanımların edasıyla tünedi kapısının üstüne odamın-

Öylece tünedi tam oda kapımın üstünde duran büstünün üstüne Pallas’ın-

Tüneyip oturdu ve başka da hiçbir şey yapmadı.

 

Sonra bu kapkara kuş takındığı ağırbaşlı ve ciddi nezaketle,

Dönüştürdü içimi karartan hayalleri bir gülümsemeye,

“Sorgucun düşmüş, tüyün yok,” dedim, “emin misin korkmadığına,

Yaşlı bir Kuzgun olarak bu berbat halinle dolaşıyorsun karanlıkta-

Söyle bana, soylu adın nedir senin karanlık Gecenin ölüler diyarında!”

Ve Kuzgun dedi ki, “Bir daha asla.”

 

Pek az anlam taşısa-  ve verdiği yanıtın pek fazla ilgisi olmasa da,

Pek şaşırttı beni bu çirkin kuşun konuşulanı anlaması böyle açıkça;

Zira hepimiz kabul etmek zorundayız ki, hiçbir insanoğlu hayatta

Erişmemiştir henüz oda kapısının üstünde kuş görmenin lûtfuna,-

Kuş ya da yaratık, oda kapısının üstündeki yontulmuş büste kona,

Olacak şey mi, adı da “Bir daha asla” ola.

 

Fakat Kuzgun, yapayalnız otururken sessiz sakin büstün üstünde

Bir tek laf etti, sanki o bir tek laf ile de ruhunu açıp içini döktü.

Başka da hiç ağzını açmadı- tek bir tüyünü olsun çırpmadı-

Ta ki ben azıcık homurdanana kadar, “Başka dostlar da karıştı gayba-

Sabah olunca bu da terk edecek, tıpkı Umutların karıştığı gibi gayba.”

O zaman dedi ki kuş, “Bir daha asla.”

 

Ürperdim, sessizlik bozulunca verilen bu sanki pek yerinde yanıtla,

“Şüphesiz,” dedim, “bildiği tek laf bu, bir tek bu var dağarcığında;

Kapılmış kederli bir sahipten, acımasız Talihsizliğin yapışıp yakasına,

Kovaladığı soluk soluğa, ta ki ezgileri adamın dönüşene dek tek nakarata¾

Ta ki adamın Umudunun hüzünle dolu ezgileri dönüşüp de o tek nakarata

Olana dek ‘Asla- Bir daha asla’.”

 

Ama Kuzgun hâlâ imgelemimi büyüleyip dönüştürdüğü için gülümsemeye,

Yumuşacık bir koltuk çektim dosdoğru kuşun, büstün ve kapının önüne;

Sonra da gömülüp minderime, bir tahmini bir tahmin üstüne ekleye ekleye

Bıraktım kendimi düşünmeye, bu netameli eski zaman kuşu ne kastediyordu acaba-

Geçmişten gelen bu çirkin, iğrenç, cılız ve tekinsiz kuş ne kastediyordu acaba

“Bir daha asla” diye gaklayınca.

 

Oturdum bunu tahmine koyuldum, tek söz söylemedim ama

Şimdi ateşli gözleri bağrımı yakıp kavurmakta olan kuşa;

Bunu ve daha birçok şeyi düşündüm, yaslayıp başımı rahatça

Lambanın şeytani bir hazla ışıttığı yastığın kadife kılıfına,

Yazık ki lambanın şeytani bir hazla ışıttığı mor kadife kılıfa,

O yaslanamayacak, ah, bir daha asla!

 

Hava ağırlaşır gibi oldu sonra, buhurlar yayıldı görünmez bir buhurdandan,

Yumuşak zeminde ayak sesleri çın çın çınlayan melekler tarafından sallanan.

“Biçare” diye feryat ettim,  “Tanrın birazcık huzur göndermiş, bu meleklerle sana

Huzur göndermiş- ve bir de iksir, yarasın diye Lenore’un anılarını unutmana;

İç kana kana, unutmak için yitirdiğin Lenore’u, dik bu hoş iksiri kafana!”

Dedi Kuzgun, “Bir daha asla.”

 

“Tanrı elçisi!” dedim, “habis yaratık-yine de tanrının elçisisin, kuş ya da iblis olsan da!-

İster Şeytan göndermiş olsun, ya da isterse şiddetli fırtına atmış olsun seni bu kıyıya,

Yapayalnızsın fakat pek de korkusuzsun bu terk edilmiş büyülü topraklarda-

Korkunun çok sık ziyaret ettiği bu yuvada- yalvarırım, dürüstçe söyle bana-

Orada- orada teselli var mı Tanıklık dağında? -yalvarıyorum, söyle bana- söyle bana!”

Dedi Kuzgun, “Bir daha asla.”

 

“Tanrı elçisi!” dedim, “habis yaratık-yine de tanrının elçisisin, kuş ya da iblis olsan da!

Üstümüzde uzanıp giden gökkubbenin aşkına-  ikimizin de tapındığı o Tanrı aşkına-

Söyle bu hüzünle ve kahırlarla dolu ruha, o, uzaklardaki Cennet bahçesinin içinde

Sarılacak mı, sarılmayacak mı meleklerin Lenore adını verdiği kutsanmış bir kadına-

Sarılacak mı, sarılmayacak mı meleklerin Lenore dediği o emsalsiz, ışık saçan kadına.”

Dedi Kuzgun, “Bir daha asla.”

 

“O söz veda simgemiz olsun, kuş isen de iblis isen de!” dedim doğrulup bir avaza-

“Al başını çek git yeniden fırtınana ve dön Gecenin Cehennem kıyısına!

Tek kara tüyünü olsun bırakma ki simge olmaya ruhunun seslendirdiği o yalana!

Çekil git kapımın üstündeki büstten!- rahatsız etme, bırak beni yalnızlığıma!

Can damarımdan çek gaganı ve alıp götür suretini, çekil git kapımdan!

Dedi Kuzgun, “Bir daha asla.”

 

Ve uçmadı Kuzgun, gitmedi asla, öylece tüneyip duruyor, oturuyor hâlâ

Oda kapımın hemen üstündeki sararıp solmuş büstünün üstünde Pallas’ın;

Ve görünümü gözlerinin, tıpkısının aynısı hayal kuran bir şeytanın gözlerinin,

Ve onun karaltısını yerlere saçıyor, huzmeleri, üstündeki lambadan akan ışığın;

Ve belli ki benim ruhum kurtulup da yerde yayılıp oynaşmakta olan o karaltıdan,

Ferahlamayacak- bir daha asla!