Toprak hala yumuşaktı. Dün de öyleydi. İki gün evvel de. Çiçekleri özenle yerleştirdi. Dirseklerinden sarkan bluzun kol ağzı, kolunun her hareketiyle sallanıyor, nemli toprağı sıyırıyordu. Belki de çiçek ekmeli, diye düşündü. Her gün taze çiçek getiriyordu oysa. Rüzgâr, güçlü nefesiyle üflediği bütün sarı yaprakları talan etmişti. Ağaçların arasından gözüne sızan ışıkla gözlerini kıstı. Işık şeritleri içerisinden geçen toz bulutu yavaşlıyor, yavaşlarken renk değiştiriyordu. Görülmeyenlerin gün yüzüne çıktığına şahit olurken rüzgâr duraksıyor, duraksadıkça saçları daha ağır savruluyordu. Çok değil, belki bir dakika sonra ışık gözlerinden çekilmişti. Sıkıca kıstığı gözkapakları rahat bırakmıştı kendini. Başını göğe kaldırdı. İnce boynu gerildi, gerildikçe ince damarları belirdi. Yağmur bulutları. Perde olmuştu ışıkla arasına. Sol eli, file torbasında, tetiği çekilmeye hazır silah gibi hazır tuttuğu şemsiyenin üstünde. Henüz kuru. Toprak hariç. Hala nemli. Sağ eliyle soğuk mermere uzandı. Kolu gergin, sanki sıkıca tuttuğu omzu sarsıp kendine getirmek ister gibi. Üzerine yapışan tozu cebindeki pis mendille sildi.

Bazı intiharların kaydı tutulmaz. Gözünün önünden gitmeyen mektubun ilk cümlesi. Midesi ekşirken yine kusacağını sandı. Sabahtan beri içindeki her şeyi kusmuştu. Kusarken saçlarını tutardı. Her seferinde içmeyeceğim bu kadar derken bile içmek isterdi. Yırtık gazete parçalarıyla silerdi yere sıçrayan parçaları. Geçen gece diğerlerinden farklıydı. Papatya çayı demlemişti. Kanepede uzanırken üşüyen parmaklarıyla sarmıştı bardağı. Sadece birkaç yudum. Sonra kısa bir geri dönüş. Geçmişte açık bıraktığı küçük odaların büyük kapılarına. Kapı kolu yoktu hiçbirinin. Kilidi bozuktu belki. Yarım kalmış romanın eksik sayfaları. Kağıdın keskinliğini unutmuş olmalı. Uzun bir koridor. Bir sürü küçük oda. Kapı kolsuz. Hepsi aralık. Kilitleri bozuk belki. Aralarından sızan ışıkla yolunu bulmaya çalışıyordu. Kimi güçsüz kimi titrek. Bazısı gözlerini kamaştırırken çok azının karanlığından korkmuştu. Odalara bir anda dalarsa geri dönemeyeceğini biliyordu. Akordiyona dönüşen koridor uzayıp geriliyor, sonra gevşeyip daralıyordu. Uzay boşluğuna düşen kitabın dağılan sayfaları gibi koridor parçalara ayrılıp tüm odalar etrafa yavaşça dağılıyor. Sanki yerçekimi kayıp. Ayak sesleri ölmüş. Kilit yok, kapı kolu da. Sonra yanağında ıslaklık. Papatya çayı elinden kaymış, bardaktan ip gibi halıya akıyor. Son okuduğu gazeteyi halının üstüne seriyor. Sayfanın ön yüzünde okuduğu habere takılıyor gözleri. Dört yaşındaki çocuk dolaptan aldığı pet şişeyi kafaya dikiyor. Çok susamış. Nerden bilecekti suyla tuz ruhunun farklı görünmediğini. Annesi biliyor. Ne yazık ki çok geç. Canı sıkılıyor. Çayı emen ve yumuşayan kâğıdın üstüne bir sayfa daha örtüyor. Üstüne basıp mutfağa gidiyor. Buzdolabının üstündeki listeye bakıyor. Tezgâhtan fosforlu kalemini alıyor. Kusana kadar iç, cümlesinin üstünü çiziyor. Çiçek topla ve mezarlığı ziyaret et, cümlesini es geçiyor. Üstünü çizmeyeceği tek eylem. Yapılacak iş. Her gün tekrar etmesi gerekiyor. Hiç bitmiyor. Her yeni bir gün gibi.  İlk gün. Tiyatro sahnesinde. Kostüm odasına götürülüşü ve kostüm seçmesi gereken zamanlar. Rolünü sormuştu. Bilirse ona göre seçebilirdi. Hayır, demişlerdi. Seçeceğin kostüme göre alacaksın rolünü. “Ya seçmezsem?” diye sormuştu uzun incelemelerinin ardından. O zaman rol de yok demişlerdi. Gardırobundaki kıyafetlere bakarken hepsinin gerçekten giymeyi isteyeceği kıyafetler olup olmadığını düşündü. Çay dökülen beyaz tişörtünün çıkardı. Bir başka beyaz tişörtü geçirdi üstüne. Sonra kusmaya devam etti bütün gece.

Bulutlar kapandı. Griye döndü. Gök de kusmak üzereydi. Mendil artık daha pis. Kullanışsız. Sol eli şemsiyede. “Kemiklerimden düğme yapmak istiyorlar,” yazılı mermere bakarken ilk damla alnına düştü. Sonra yanağına. Ardından mermere. Sol eli hızlı davrandı. Şemsiye açıldı. Yağmur tepesinde bir anda kesildi. Sağanağa dönüşen yağmur damlaları, davul üzerinde tepinen taşlar kadar kuvvetli ve gürültülüydü. Yapraklar artık uçuşmuyor, renkleri daha koyu. Üst üste yığılmış, birbirine yapışmış; ayaklarının altında ezilen atıklar gibi. Gözden çıkarılmış. Gazete kâğıdı olsa üstünü örterdi.

Eve döndüğünde listenin karşısına geçti. Çok fazla karalamış. Bir süre dikildikten sonra banyoya gitti. Önce beyaz tişörtünü çıkarıp savurdu bir köşeye. Küvetin tıpasını takıp suyu sonuna kadar açtı. Isısını ayarlayacakken vazgeçti. Pantolonunun fermuarını açmadan indirdi. Sutyeninin kopçasını açarken tek elle açabilmenin bir yetenek olduğunu düşündü. Onun kadar yetenekli değil. Son olarak külotunu da tişörtünün üstüne atıyor. Tam dolmasını beklemeden küvete giriyor. Bedenindeki tüyler dikiliyor. Göğüs uçları sertleşiyor. Yavaşça otururken su yükseliyor. Ufak bir dalgalanma oluyor. Çeşmeden akan su ufacık köpükler oluşturuyor. Köpükler yayıldıkça küçülüyor, küçülerek yok oluyor.  Çenesinin altına kadar suya batıyor. Uzun saçları suyun üzerinde serbest halde yüzüyor. Sonra dudakları, gözleri, alnı kafatası sırasıyla suya batıyor. Suyun altında hafifliyor bedeni. Dünyada daha az yer kapladığını hissederek nefesini tutuyor. Belli aralıklarla verdiği nefesiyle hava baloncukları yüzeye yükseliyor. Saçları tamamen özgür. Nefesi tükenene kadar bekliyor. 1, 2, 3… Birlikte geçirdikleri son tatil. Güneyde, denize açıldıkları sene. Dalış yaptıkları anı anımsıyor. Nefesini onun kadar tutamazdı. 8,9,10… Kurdukları çadır. Gece yaktıkları ateş. 12,13,14… Ayağına batan kestanenin acısı. 17, 18… Boğazı geriliyor. Kulaklarında basınç. Şişen boyun damarları. 20’ye gelemeden doğruluyor küvette. Büyük bir dalga oluşuyor. Suyun bir kısmı küvetin dışına taşıyor. Nefes nefese kalıyor, kilometrelerce koşmuş gibi. Havluya sarınıp listenin karşısına geçiyor. Listeden bir satırı daha karalıyor. Bir satır daha eklemeli, diye düşünüyor. Çiçek topla ve mezarlığı ziyaret et, cümlesini es geçiyor yine. Üstünü çizmeyeceği tek madde. Yapılacak iş. Her gün tekrar etmesi gerekiyor. Hiç bitmiyor. Her yeni bir gün gibi.