2016 yapımı olan Zeki Demirkubuz’un 11. filmi Kor, aslında çizgisinden çok da farklı bir yerde konumlanmıyor. ‘Kor filminin yarattığı evren, gerçeklik çizgisinden çok mu uzakta?’ sorusu tartışmaya değer. Emine gibi kadınlar var mı? Varsa neredeler? Neden susuyorlar? Eril şiddet altında kalmaya daha ne kadar devam edecekler? Kadını kurban olarak göstermek midir doğrusu? Yoksa kurban kelimesinin edilgenliği yerine daha etken bir isim aramak gerekmez mi? Bu soruların içeriği bu filmde barınıyor mu? Barınıyorsa nasıl aktarılmış, çözüm yolu gösterilmeden sadece ayna mı tutmuş topluma? Yoksa bunu meşrulaştırmış mı?

Konuya en dışarıdan bakacak olursak, karı-koca-aşık üçlüsü etrafında dönüyor diyebiliriz. Filmin ana karakteri Emine. Emine’nin kocası Cemal, Emine’yi ve oğulları Mete’yi bırakıp Romanya’ya kaçak işçi olarak gidiyor. Cemal’in gidişinden sonra Emine, dışarıdan el işi alarak geçimini sağlamaya çalışıyor. Bir gün eski patronları Ziya ile karşılaşıyor ve film orada başlıyor. Cemal bir süre sonra, tam da Emine ve Ziya’nın arasında bir şeyler olmuş bitmişken evine dönüyor ve hayatına kaldığı yerden devam etmek istiyor.

Erkek yönetmenlerin, kadın karakter yaratırken nereden hareket ettikleri bilinmez; Emine karakteri konforlu eril noktadan yaratılmış. Emine, -ve onun nezdinde kadın olgusuna istediğini bilmeyen, sürekli erkeği zarflayan, net olamayan, kafa karıştıran, lafı dolandıran, herkese sahip olmak isteyen, vazgeçilmekten korkan, ezik ve ilgi isteyen biri olarak gösteriliyor. Hemen hemen bütün sahnelerde Emine’nin istediği net bir şey olmadığı ve erkeklerin yönlendirmesi olmadan ne yapacağını bilemeyeceği ifade edilmeye çalışılmış denebilir. Filmin açılışıyla beraber toplumun erkek ve kadını nereye konumlandırdığı belli ediliyor. Ayaklarını masanın üzerine uzatan bir patron ve hak ettiği parasını alırken ezik büzük olan bir kadın. Erkeğin bakışlarına maruz kalan kadının çekinmesi ve utanması gerekir algısı yaratılmaktan hiç kaçınılmamış. Günümüzde hali hazırda erkek egemen olan bütün yerlerde çalışmak zorunda olan ve çalışmak isteyen kadınların yaşadığı bir duruma ayna tutuyor denebilir mi bilemiyorum. Çünkü film ilerledikçe kadın karakteri konumlandırdığı yer hiç değişmiyor. Kadın hep ikinci sınıf ve sesi hiç çıkmıyor. Her şeyi kabullenmiş gösteriliyor. Kabullenmesi de mecburiymiş, çünkü erkek kadına ne “bahşettiyse” kadın onunla yetinmelidir imajı yaratılıyor.

Ziya ve Emine’nin karşılıklı yemek yedikleri sahnede, Ziya’nın flört etmek için anlattığı hikaye; Cemal’in Emine’ye tokat atma anısı. Bu anı Emine’yi rahatsız etmiyor ve karşılıklı sohbete devam ediliyor. Zaten o tokatın devamının olduğu, daha o sahneyi izlerken aklınızda beliriyor. Cemal eve döndükten sonra, oğlunun kalp ameliyatı için parayı nereden bulduğunu sorduğunda Emine’nin cevap vermeyip dayak yemesi de bunun göstergesi. Kadına şiddetin meşrulaştırılmasına çanak tutan bu sahne gerçekten ürpertici. Maalesef bildiğimiz bu şiddeti, böyle gözler önüne sermeli miyiz gerçekten? Cemal’in önceliği oğlunun ameliyatı değil, paranın nereden bulunduğu ve Emine yine sessiz. Dayak yedikten bir süre sonra kocasıyla sevişebiliyor. Canının az yandığını ve bunun önemli olmadığını söylüyor. Bunun alt yapısına Emine’nin kendini yaptıkları için suçlu hissetmesi “gerekliliği” mi yüklenmiş nedir bilemiyoruz fakat çocukları Mete’nin dayağa şahit olması bile Emine’yi rahatsız etmiyor. Anneliği kadınlar için kutsal bir kurum haline getiren, anne olan kadını kutsal sayan ve her kadının anne olma arzusu ile yanıp tutuştuğunu düşünen toplum, Emine’yi bundan da mahrum bırakıyor. Cemal’in, Emine’yi kıskandığı için işten çıkartmış olması da Emine için problem değil çünkü Emine için kıskanılmak, istenmek, aşık olunmak bir lütuf. O, hayatında erkeğin hayatına entegre yaşar ve erkek, onun için en doğrusunu bilir.

Ziya’nın gece yarısı eve gelmesiyle başlayan sahnenin sonunda görülen sevişme sahnesi, tecavüz denebilecek bir zorlama ile başlıyor. Emine, “abi” diye hitap ettiği birini yatağına alıyor, daha sonra durmasını istiyor. Ziya bir süre durmayıp daha sonra durduğunda ise Emine, “bırakma” diyor. Bu sahneye çok da dışarıdan bakmadan okuma yapıldığında tam da günümüz toplumunun kadınlara yapıştırdığı “İstemem, yan cebime koy.” veya “Kadının hayır demesi aslında evettir.” algılarını maalesef inanılmaz derecede destekliyor. Bunun yanı sıra çizilen Ziya karakteri asla fırsatçı olarak gösterilmiyor. Kendi karısıyla olan konuşmasından ne kadar eril bir dili olduğunu ve o karaktere sahip olduğunu pek ala anlıyoruz fakat filmin içerisinde yardımsever ve aşık kalıpları içerisine yerleştiriliyor. Bu karakter yaratımı da işin “kötü” olan tarafının Emine olduğunu bir kere daha vurguluyor. Erkeklerin ağzından duyulan eril cümlelerden daha çok, Emine’nin ağzından duyduğumuz eril cümleler kadının bunu nasıl kabul ettiğini gösteriyor. Ziya, Emine’ye karısına durumu anlattığını ve ayrılacağını söylediğinde; Emine, “Hiçbir kadın böyle bir şeyin altından kalkamaz.” gibi bir cevap veriyor. Yaratılan Emine karakteri öznelinde bu cümle inanılmaz tutarlı, fakat insan duyduğunda biraz ürpermiyor diyemem. Kadınların ya da erkeklerin bir şeyin altından kalkabilmesinin cinsiyetiyle alakalı olmamasından söz etmek şu noktada sanırım yersiz olacaktır. Çeşitli toplumsal cinsiyet rollerine uyum sağlayan, hegemonik erkeği destekleyen, kadını ikincil kılan ve “kadın dediğin” algısına destek çıkabilecek karakterler görüyoruz izledikçe. Gördüğümüz diğer kadın karakter Ziya’nın karısı Zuhal. Zuhal’i tek bir sahnede görüyoruz fakat daha sonradan boşanmadıklarını öğreniyoruz. Zuhal ve Ziya’nın tartıştığı bu sahnede, Ziya başkalarından akıl almakla suçladığı karısını “Bunca yıl sana kocalık yapmış birinin adaleti yerine başkasının adaletine mi güveneceksin?” şeklinde azarlıyor. Ziya karakteri üzerinden okunduğunda sahip çıkıyor, ayrılsa da karısını bir kenara atmıyor. Zuhal’e dönüyoruz. Yine bir kadın, yine bir kabullenmişlik. Önce biraz sesini çıkarıyor gibi gösteriliyor. Sonra bir bakıyoruz; “üç çocukla dilenci olmaktan” korkuyor kadın, ve kocası karşısında yine sessiz, yine kabulleniyor. Çünkü kadın kendine verilenle yetinir diyor film. O, estetik, güzel olmakla ve teşekkür etmekle mükelleftir. Cemal’in Emine’ye çok güzel olduğunu söylediği noktada Emine’nin sessiz kalması, gülümsememesi ve teşekkür etmemesi Cemal’e yapılmış bir hakarettir ve Cemal, bu tepkisizliğe yatağın içinde boynuna sarılarak tepki verme hakkına sahiptir.

Filmi uzun uzun izliyorsunuz, psikolojik ve fiziksel şiddet, erillik görüyorsunuz. Filmin kendi içindeki evren, size, -aslında bize değil-, -erkeklere- diyor ki; karınızı yalnız bırakmayın. Kadınlar kendi başlarına kaldıklarında her şeyi yapabilirler. Onları himayeniz altından ayırmayın, eliniz gözünüz hep üzerlerinde olsun. Yani kadın, yalnız bırakılmamalıdır.

Film bana ne diyor diye sorarsanız… Her noktada kadın-erkek sesimizi biraz daha duyurmalı, duyuramayanlara ses olmalı, daha çok yazmalı, daha çok okumalıyız. Yoksa bu düzen hiç değişmeyecek!