Önceki yazımda Konya’da neden yaşamak istemediğimi ilerleyen yazılarımda belirteceğimin sözünü vermiş bulunmuşken bununla açılışı yapmak istiyorum. Şimdiden uyarıyorum, bu cümlenin peşine sıralanacak diğer ifadeler bazı Konya kenti insanını alındırabilir ve onların rahatsız hissetmesine sebep olabilir, şimdiden affınıza sığınıyorum.

Antalya’da yaşayan birisi olarak, ironik bir şekilde her zaman denize kıyısı olmayan kentlerde yaşamanın bana kolay geleceğini düşünmüşümdür fakat Konya’ya gidince fark ettim ki davulun sesi uzaktan kulağa hoş gelirmiş. Bir önceki yazımda Sille’den bahsetmiştim, ne kadar etkilendiğimden… Konya’nın merkezi ise bende bu etkilenmenin tam tersi etki yarattı diyebilirim. Kış ayının verdiği buhranlı hava Akdeniz’in o ufku açık havasından oldukça farklıydı ve bu beni sersemletti biraz. Daha önce de Anadolu’nun çeşitli kentlerinde bulunmuştum fakat kendimi bu kadar sıkıştırılmış hissettiğimi hatırlamıyorum.

Kültür varlıkları ve çeşitliliği ile Konya gerçekten büyüleyici olsa da kente hakim olan kasvetli hava, dar sokaklarda kol gezen ‘geniş’ insanlar ve Alaaddin Tepesi etrafındaki bezdirici trafik ile insanın arkasına bakmadan çığlık atarak kaçası geliyor şehirden. Fakat Konya’da yaşayan birisi olsaydınız, kentten uzaklaşmak için ve oturup derin düşüncelere dalmak için ziyaret edebileceğiniz bir yer biliyorum: Karatay Müzesi.

Kentin içinde, kentten uzak bir yer Karatay Müzesi. 1251 tarihinde, yapıda bir de mezarı bulunan Celalettin Karatay tarafından yaptırılan yapıyı 5 lira gibi bir ücret karşılığında ziyaret edebiliyorsunuz. Aslında Karatay Medresesi’nin en güzel yönlerinden birisi de ana eyvanın tam karşısına yerleştirilmiş dört adet tekli koltuk. Bu koltuklarda oturup etrafı inceleyerek saatlerinizi harcayabilirsiniz ve bundan büyük bir haz alırsınız. Çok ziyaret edilmiyor olması da mekânı ayrı bir huzurlu kılıyor, kentin kalabalığından kaçmak isteyenler için büyük bir nimet.

Yapının mimarının tam olarak kim olduğu bilinmese de özellikle taç kapıda görülebilen güney etkili çift renkli taş kullanımı veya Anadolu Selçuklu Dönemi’nde gördüğümüz standartlaşmış taç kapılardan farklı olarak kullanılan süsleme ögeleriyle mimarın Havlan bin El Dımışki olduğu düşünülüyor.

İlginçtir ki Alaaddin Tepesi’ne oldukça yakın, hatta Kılıçarslan Köşkü ve Alaaddin Camii’yi kafanızı çevirdiğinizde görebileceğiniz bir noktada konumlanıyor Karatay Müzesi. Ana cadde üzerinde yer aldığından, maalesef ki yapının giriş cephesini fotoğraflamakta zorlanabilirsiniz fakat etrafının açık olması yapıyı çok boyutlu görebilme imkânı sağlıyor.

Osmanlı Dönemi’ne tarihlendirilen çeşitli selatin camilerinin taç kapılarını detaylıca incelememişseniz eğer, Konya’daki Karatay Müzesi ile İnce Minareli Medrese’nin taç kapıları sizleri büyülüyor. Karatay Müzesi’ni oldukça özgün kılan şeylerden biri de, taç kapının tamamen mermer kaplı olması. Bunu aslında biz çok fazla yapıda göremeyiz çünkü mermer oldukça maliyetli bir malzeme olduğundan kullanımı da az olmuş haliyle.

Anadolu Selçuklu Dönemi yapılarının taç kapıları bir zaman sınıflandırması üzerinden değişim ve gelişim izler. Örneğin erken dönemlerde mukarnas kullanımına çok rastlamayız çünkü henüz siyasi varlığını düzene sokmaya çalışan bir devlet söz konusudur ve yapı inşasında gelişimlere gidecek sosyokültürel ortamı sağlamaya çalışırlar. Süsleme olarak da oldukça geometrik motifleri ağırlıklı olarak görüyoruz erken dönemlerde fakat 13. Yüzyılın başlarında yani klasik dönemde bu geometrik bezemelerin yanında bitkisel nitelikli süslemelere de rastlıyoruz. Başlangıçta oldukça sert hatlara sahip yazı tipi olan kûfi süslemeler tercih edilirdi fakat yine Klasik döneme gelindiğinde bu hatların yumuşadığını görebiliyoruz, bu nedenle taç kapılarda sülüs hat ile oluşturulmuş yazı kuşakları kullanılmıştır bu dönemde. Karatay Medresesi’nin 1251’e tarihlendirildiği göz önünde bulundurulursa 13. Yüzyılın ikinci yarısında ise oldukça plastik etkiye sahip bezemelerle karşılaşıyoruz. Başlangıçta karşımıza çıkan yüzeysel geometrik bezemelerin yerini, oldukça plastik etkiye sahip bitkisel bezemeler alıyor.

Mukarnas kullanımı ise oldukça dikkat çekici bir ilerleme kaydediyor. Erken dönemlerde mukarnaslara rastlamayabiliyoruz taç kapılarda fakat zaman ilerledikçe mukarnas kullanımı artıyor. Bu mukarnaslarla da aslında yapının geç dönem ya da erken dönem olduğunu tahmin edebiliriz. Mukarnas sırası adı verdiğimiz birimlerin sayısı çok, mukarnas dişlerinin boyutları büyüktür erken dönemlerde fakat klasik dönemle birlikte küçülmeye başlayan mukarnas dişleriyle ve artan mukarnas sıralarıyla karşılaşıyoruz. Geç dönemde ise bunun zirve noktası ile karşılaşıyoruz ve mağaralarda oluşan sarkıtlara benzeyen formlarından ötürü, sarkıt mukarnas olarak anılan ögelerle karşılaşıyoruz. Bu nitelikler de göz önünde bulundurulduğunda, 1251 yılına tarihlendirilen bu yapıda kimi noktalarda Klasik dönem niteliklerine kimi noktalarda da Geç dönem özelliklerine rastlamamız şaşırtıcı değildir.

Burada sizlere medrese tipolojisi yapıp sizleri yazıdan kaçırmayacağım, söz. Fakat yapının açık bir avluyla değil de kapalı bir avluyla tanımlandığını söylememiz gerekir. Bu kapalı avlulu medreselere dahil olan Karatay Medresesi’nin kapalı avlusu büyük bir kubbe ile örtülü ve eğer dediğim koltuklara oturup yapıyı izlemeye koyulursanız, kubbenin detaylarında kaybolacaksınız.

Yapının kapalı avlulu plan tipindeki inşasını takiben batıda büyük bir ana eyvan ile karşılaşıyoruz. Ana eyvanın görkeminden bahsetmeden geçemeyeceğim, ana eyvana adım atarken coşkulu bir hisle doldum. Açıkçası hayatımda ilk kez bir ‘eyvan’ gördüm ve bu üç tarafı kapalı mekânların bu kadar ele geçirici olabileceğini hiç düşünmemiştim. Bir noktada kendinizi güvende hissediyorsunuz burada.

Yapının içindeki çini süslemeleri her ne kadar fotoğraflarla görseniz de alıcı gözle bakmak gerektiğini fark ettim. Örneğin yapının beden duvarlarında tek renk sırlı çiniler üzerine altın yaldız kaplamaları dikkat çekiyor, fotoğraflarda bu detaylar çok da iyi incelenemese de gidip yerinde gördüğünüzde oldukça belirginler. Yapı Çini Eserleri Müzesi olarak günümüzde ziyarete açık.

 

Fotoğraflar: Merve Tuncer

*Yapının planı okuryazarim.com ‘dan alınmıştır.*

1996’da Antalya’da doğdu. İlk kez “Büyüyünce ne olacaksın?” dediklerinde “Yazar!” diye cevap verdi, o günden sonra verdiği bu cevap da hiç değişmedi. Sanatla iç içe büyüdü, sanatçı olmak istedi. Sanatçı olamayınca, sanat tarihçisi olmak istedi. Şu anda Akdeniz Üniversitesi’nde Sanat Tarihi eğitimi alıyor ve elinden geldikçe yazmaya gayret gösteriyor.