Müzeciliğin tarihine baktığımızda hikaye müz’lere yani mitolojideki ilham perilerine adanan bahçeler, tapınaklar, kutsal odalarla başlar. Antik Çağ’da kurulan İskenderiye Müzesinin en az yedi yüzyıl adından söz ettirdiğini biliyoruz. “Museaum” olarak anılan ve içinde büyük bir kütüphane de bulunan İskenderiye Müzesine bütün Akdeniz’den eser ve kitap toplanmış; hatta bugünkü arboretumların kökeni olarak müzeye bir de botanik bahçe eklenmişti. “Modern Avrupa aklının habercisi” sayılan Museaum, kimi kaynaklara göre Sezar’ın, kimi kaynaklara göreyse Halife Ömer’in orduları tarafından, tüm şehirle birlikte yok edilmiş ama “müze” ismi ile günümüze kadar gelmiştir.

İskenderiye Müzesi ve Kütüphanesini temsilen bir çizim

Müzelerin tarihinde “koleksiyonculuk” vardır. Biriktirme ve tasnif etme insanoğlunun her zaman severek yaptığı bir iş olmuş; bu iş zamanla profesyonel anlamda bir uğraşa dönüşmüştür. Koleksiyonerler, kütüphaneciler, küratörler, tarihçiler ve daha pek çok başka meslek erbabı, saklayarak, koruyarak elinde tutmayı sevmiştir. Tapınaklara adanan kıymetli hediyeler, devletlerin tarihin hangi aşamasında olursa olsun hazinelerini saklamaları, aslında bir nevi koleksiyon oluşturmuş ve bu koleksiyonların çoğu da zamanla tarih sahnelerine yani müzelere dönüşmüştür.

Uzun süre kraliyet ailelerinin, hanedanların, aristokratların ve burjuvazinin tekelinde olan bu koleksiyonlar farklı şekillerde bir araya getirilmiştir. İlk zamanlar estetik kaygı duyulmaksızın, adeta yağmalanmak suretiyle toplanan ganimetler, özellikle de heykeller, süs eşyaları, altın ve benzeri kıymetli maden ve taşlar, kısacası pahalı ve özel olan her nesne önemli sayılmış, saklanmış ve daha sonra tasnif edilmeye ve özel koleksiyonlar haline getirilmeye başlanmıştır.

Zenginliğin ön plana çıktığı bu tarz koleksiyonculuğun alternatifi yine estetik kaygılardan uzak oluşturulan ve “nadire kabineleri” denilen, Orta Çağ’ın ‘büyülü’ koleksiyonları olmuştur. Nadire kabinelerinde eserler tamamen sahibinin isteğine göre seçilir ve temel özellikleri “sıra dışı” olmalarıdır. Özellikle Afrika kabileleri, türü tükenen hayvanlar, iskeletler, insan kemikleri, kafatasları, deniz hayvanları kısacası türlü ve tuhaf “hayvanat, nebatat ve zanaat” kalıntıları biriktirilir. Öyle ki soylular arasında dünyanın farklı yerlerinden bu tür tuhaf eşyalar getirtmek, bunlar için odalar tasarlamak moda olur. Nadire kabineleri için evlerde özel bölümler, adeta müzeler inşa ettirilir. 14. ve 15. yüzyıllarda revaçta olan ve etkileri 18. yüzyıla kadar süren bu tür koleksiyonculuk için oluşturulan bölümlere bugün bazı Avrupa müzelerinde rastlamak hala mümkün.

‘Berlin The Neues Museum’da çağdaş bir teşhirle yenilenen eski koleksiyonlardan bir bölüm

Nadire kabineleri doğa ile sanat arasındaki uyumu ve farklılığı vurgulayan, gizemli ve hatta çoğu kez yaratıcısı için kutsal mekânlardı. Bunlar bir nevi koleksiyonculuk sayılsa da bugünkü müzelerden, bilhassa sanatçı müzelerinden çok farklıydı. Sanatçı müzelerinde sergilenen nesneler insan tarafından üretilirken, nadire kabinelerinde insan dâhil olmak üzere canlı ve cansız tabiat varlıklarına yer veriliyordu.

Eski nadire kabinelerinde sergilenen kafatasları bugünün müzelerinde gelişen teknoloji ile canlandırılıyor ve hala ilgi çekiyor.

Müzecilik tarihinde nadire kabinelerini, Rönesans’ın “ansiklopedik” özellikli müzeleri takip eder. Bu müzelerde ilk kez belgeleme ve sınıflandırma önem kazanmıştır ve o zamana kadar bir arada bulunan meteorlar, insan kemikleri, arkeolojik eserler tasnif edilerek, adeta bir ansiklopedi gibi açıklamalarla ve belgelenerek düzenlenmişlerdir. Rönesans’ın gelişen sanat anlayışı, insan bedenine duyulan ilgiyi arttırınca, kralların ve önemli ailelerin ön plana çıkacağı yeni bir koleksiyonculuk dönemine geçilmiştir. Bu dönemde artık sanat akımlarının şekillendirdiği eserleri toplamak, ressam ve heykeltıraşlara siparişler vermek moda olmuştur ki özellikle saraylarda oluşan bu koleksiyonlar bugün pek çok büyük Avrupa müzesinin de çekirdeğidir. Bunlardan Floransa’daki ünlü Medici ailesinin evi Avrupa’nın gerçek anlamdaki ilk müzesi sayılır ve bu dönemde müzeler artık “sanatın ve zamanın mekanı” olarak görülürler.

Galeria del Uffizi: Koleksiyona ziyaretçi ilgisi

Aydınlanma Dönemi’ni takiben müzeler ilk kez “galeria” adıyla dışarıya yani ziyarete açılır. Galerilerin başına yöneticiler getirilir ve bunlar eserleri kategorize ederler. İşte bu yüzden “Galeria del Uffizi” yani Medici ailesinin özel galerisi, Avrupa müzelerinin ilki olarak kabul edilir. Ayrıca ailenin son temsilcisi tüm sanat koleksiyonunu -şehirden dışarı çıkarılmaması kaydıyla- halka bırakmıştır. Bu Fransız ihtilali ile başlayan ve etkileri 20. yüzyıl ortalarına kadar süren özgürlük hareketlerinin ön plana çıkaracağı “müzeleri halka açmak” faaliyetlerinin yansıması olarak görülmelidir.

Eski kraliyet koleksiyonları şimdilerde müzelerde ziyaretçilerini -halkı- bekliyor.

Müzelerin ortaya çıkışındaki son ve belki de en gösterişli aşama, kraliyet mirasının ulusal müzeler olarak yeniden şekillendiği süreçtir ve 18. yüzyılın sonundan itibaren pek çok ülke zaman içinde bu süreçten geçmiştir. Tek tek kamuya açılan koleksiyonlar halkın zaferi olarak algılanmış; bir dönem gücün ve demokrasinin savaş meydanı olarak kalacak müzeler üzerinden ciddi siyasetler yapılmıştır.

Vatikan Müzeleri koleksiyonlarından bir görüntü

Bugün gelinen noktada müzeler hala politikalarla ilişkilendirilen; gizliden gizliye siyasetten kopamayan sanat, kültür ve etkinlik mekanlarıdır ama içlerinde bir yerlerde tarihlerindeki çok yönlülüğü saklamaya devam eden bir tür gizem barındırırlar. Biz şimdilik müzeyle demokrasinin ne ilgisi olduğunu bir başka yazıya bırakalım ve yine diyelim ki; zorlu süreçlerden geçerek kapılarını bize açan müzeler iyi ki varlar.

 

Başvuru Kaynakları:

  1. Sanat Müzeleri 1:Müze ve Modernlik, (Ed. Ali Artun), 2006
  2. Ali Artun, Müzede Modernliğin Kurulması ve Bozulması (http://www.aliartun.com/content/detail/19)
  3. Yeni Müzebilim & Demokratik Toplumu Yaratmak (Bekir Onur), 2014