Saat altı. Sıcak su yine yok ama temiz iç çamaşırlarım var. Pijamam bile hâlâ koğuşta olduğumu hatırlatırcasına haki. Yeşili severim ama hakiyi değil. Çimenlerdeki yeşil mesela, bir sarmaşıktaki yeşil. Henüz solmamış, hakileşmemiş, ölmemiş. Önce içliğimi giyiyorum, sonra dizime varan lastikleri gevşemiş çoraplarımı. Çorapların derimi yakan keçesini hissetmek soğuğun ısırdığı kulak kepçelerimi hissetmemekten daha iyi. Gömleğimi kemerimin içine sokmaya çalışırken tırnağım yine kemerime takılıyor. Yine aynı kenarından aynı sessizlikle kırılıyor. Aylar önce otobüse binmeden el salladığı an. Kız kardeşimin ağlayamadığı gibi bir can yakışı yok bu kırılmanın. Bu defa üşümeyeceğime kendimi gerçekten inandırdığım an elim parkama gidiyor. Kapüşonumu üç numara kozmosuma geçirip koğuştan ayrılıyorum. Bilmem kaçıncı günün bilmem kaçıncı içtiması. Bazen şüpheye düşmüyor değilim. Kendimi haykırarak tekrarlamam aslında bastığım yere hiçbir zaman ait olamayacağımın anlatılması mı? Her gün tekrarladığımız bu sıkıştırılmışlığın bizi orada, tam durduğumuz yerde aslında olmayışımızın anlatılması mı?  Kapüşonumu indiriyorum. Ağzımdan çıkan nefes sorduğum her sorunun cevabı olarak yemekhanenin boşluğunu kaplıyor. Masalar dolu, parkam üzerimdeyken bile yalnızım. Kendime her gün sorduğum sorular yerine yine iştahım kaçıyor. Metalik sesler kulaklarımda, çıkışa yürüyorum. Sahi babam bana el sallarken ağlar mıydı kız kardeşim yerine? Zaten uzağında gördüğün biri senden daha da uzaklaşırsa bunu nasıl fark edersin ki zaten? Fark edemezsin. Ya temelli uzaklaşırsa? İliğine kadar fark edersin. Kırılan tırnağım ağzıma gidiyor. Metalik seslere metalik bir tat daha ekleniyor. Kapüşonumla üç numara kozmosumu tekrar saklarken bilmem kaçıncı içtima için yürüyorum.