Geceleri içebildiği kadar şarap içiyor, sonra eline bir mum alarak eski aynanın önüne dikiliyor, karşısındaki suratı, alkolik adamın hüzünle sırıtan suratını inceliyordu. Bir akşam yanında bir sevgili vardı, stüdyodaki divanda, çıplak kadını kendine çekmişken onun omzunun üzerinden aynaya baktı, onun omuzlarına dökülen saçların yanında kendi gerilmiş suratını gördü… Sürü sürü çıplak kadınları resmetti, fırtınada kuşlar gibi sürüklenen…

Klingsor’un Son Yazı, Hermann Hesse

Şarap Kadehi, Chema Madoz

Antik Yunan’dan geleceğe doğru çıkılan bir serüven söz konusu. Başkarakteri kadın. Güzel bir kadeh şarap gibi düşünelim kadını. Yalnız safsatalardan uzak, mantığa yakın düşünelim. O yüzden kadını şarap gibi değil, üzüm gibi düşünelim. Mesela chardonnay olsun kadın.  Ayakları sağlam bassın toprağa. Bir o kadar da narin olsun. İlgi bekleyecektir chardonnay. Uygun koşulları sağladığınızda ise, size verebileceği en güzel şeyi verecektir. Altın sarısı renkte, kendine has meyve aroması ile bir kadeh sek beyaz şarap. Ne kadar çok ilgi, o kadar güzel bir şarap. Ziyan etmemeli. Sirius gibi parlamasını da beklememeli kadının.

Paris’in Yargısı, Paul Rubens, 1636

“Paris’in Yargısı” adlı meşhur bir öykü vardır. Paris, Troia kralının oğludur. Paris’in baş karakteri olduğu öykünün asıl noktası da çok ilginçtir ki, yalnızca kimin daha güzel olduğuna karar vermektir. Yani basitçe böyle olduğunu söyleyebilirim. “Best Model of Greece” adayları ise Hera, Athena ve Afrodit’tir. İşin daha da ilginç olan kısmı, bu yarışın çıkış noktası, üzerinde en güzele yazan altın bir elmadır. Ve tabii ki tek bir sahibi olacaktır. Öncelikle en güzeli seçsinler diye Zeus’a gidilse de Zeus bu taşın altına elini koymaktansa, adaleti ile bilinen Paris’in karar vermesini uygun görür. Paris’e çeşitli vaatlerde bulunan tanrıçalar arasından Afrodit, Paris’in kazananı olur. Vaadi de Spartalı Helen’in aşkıdır. Özetle bu hikayeden bahsetme sebebim aslında kimin güzel olduğu veyahut kaybettiği değil. Bir güzellik algısının olması ve buna karar verecek mekanizmanın varlığıdır. Bir nevi kimin daha etli butlu, sağlıklı, çekici ve bakımlı olduğuna karar verilecektir. Çünkü biz görüyoruz ki, “klasik sanat” bize kadınları etine dolgun bir formda sunmaktadır.

Paris’in Yargısı, Paul Rubens, 1638-39

Peki neden böyle diye ufak bir çalışma yapalım. Kadın ya da erkek olsun, herhangi bir birey düşünün. Bu bireyi öykümüzün başkarakteri yapalım. Benim karakterim bir kadın olacak. Sokaklarda kıt kanaat yaşayan, ızdırabı eksik olmayan yapayalnız bir kadın, ıssız sokağın sonunu bilmeden yürüyordu parlak ayı takip edercesine. Oldukça klasik bir anlatı olmasına karşın bu kadının akıllarda oluşturduğu imaj fiziksel açıdan zayıf bir bireydir. Ama genelleme yapmamakta da fayda var. Sonuçta günümüzün estetik algısı ile bin yıl öncenin estetik algısı arasında farklılık olduğu kadar, sizin aklınızdaki estetik algısı da bunların dışında olabilir.

Paris’in Yargısı, Lucas Cranach the Elder, 1530

Mesela Fernando Botero’nun eserlerini gözümün önüne getirdiğimde, kesinlikle aklımda yoksullukla ilgili bir çağrışım oluşmuyor. Bu benimle ilgili olmasına karşın, aynı yansımayı filmlerde de görmek bir hayli mümkündür. Fazla uzağa gitmeyeceğiz. “Benim olacak fıstık, binicem üstüne, vurucam kırbacı vurucam kırbacı,” diyen tonton çocuğun yanında Sezercik nasıl bir imaja sahiptir? Dediğim gibi, bu bir genelleme kesinlikle olamaz; ancak yüzyıllarca akıllarda yaratılan algının bu paralelde gelişmekten çıkmasının bir hayli zaman aldığı yadsınamaz bir gerçektir. Günümüz beğenisinde ince bir bel ya da dolgun bir biceps, sanki herkesin arzuladığı tek şeymiş gibi zannediliyor. Dev bir yanlış anlaşılmasının ta kendisidir halbuki. İtalyan rönesansının ortaya koyduğu ürünleri incelediğimizde, günümüz beğenisinin dışına çıkıldığı gayet ortadadır.

Kadın Sütyenini Takarken, Fernando Botero, 1976

Kadının dolgun ve geniş kalçalara sahip olması, belki hafif göbek ile verilmesi veya kalın bacaklar doğrudan kadına atfedilen birtakım özellikler ile ilişkilendirilmektedir. Mesela hafif bir göbek demek, o midenin dolduğuna referans olabilir. Bu aynı zamanda, kadının yemek yiyecek ya da alacak parasının da olduğuna işarettir. Muhtemelen buna sahip olurken de pek fazla efor sarf etmemektedir. Çünkü midesini doldurmaya çalışan alt tabaka bir kadın, çalışmalıdır. Ne kadar çok çalışırsa o kadar kilo kaybı da beraberinde gelecektir. Günümüzde bile kimi birey, zorlu çalışma şartları sonucunda yemek yemeyi bile güç bulmakta değil midir?

Üç Güzeller, Raffaello, 1503-05

Peki ya kalçalar? Kadının doğurganlığına işaret etmesine ne kadar da alışkınız halbuki. Rönesans sanatında takip edilen ışık da aynıydı. Şunu da göz ardı etmemeliyiz ki oldukça önemli bir noktadır. Maalesef 15-17. yüzyıllarda kadın sanatçılar pek hayli azdı. Ressamların büyük çoğunluğunun erkek olduğunu düşünürsek, bu bahsi geçen kadın profilini resmedenler de erkekler. Yani dönemin estetik algısı açısından direkt bir referanstır. Günümüzün fit ve sporcu kadınları muhtemelen o dönem şartlarında yaşasaydı, kendilerini hunharca yemeğe ve içmeye verecekti.

Türk Hamamı, Jean Dominique Ingres, 1863

Rönesans’ın yanı sıra neoklasisizm de bunun izlerinin görüldüğü bir başka evredir. Özellikle hamam konulu ya da doğrudan odalıkların başkarakter olduğu resimlerde bunların örneklerini görmek mümkündür. Çünkü odalıklar, padişahın zevk anlayışına ışık tutarken bir yandan moda ya da yaşam tarzı açısından da birtakım bilgileri bizlere sunmaktadır.

Valpinçon Yıkananı, Jean Dominique Ingres, 1808

Tüm bunların altında yatan elbette “klasik sanat” mirasıdır. Ancak insanların hiç rağbet görmeyecek bir şeye de yönelmeyeceğini biliyoruz. Bu çerçevede kadın vücuduna baktığımızda gerek göğüsler gerek yüz hatları ve uzuvları olsun yine günümüz algısına zıt giden birçok farklı noktaya da temas etmek mümkündür.

Atomic Blonde/Sarışın Bomba (2017), Lorraine (Charlize Theron)

Okur, yazar, çizer, gezer, vakit buldukça da fotoğraf çeker. Ege Üniversitesi’nde yüksek lisans öğrencisi.