“Koleksiyon yapmak sadece mülkiyetten ibaret değildir. Bir bakış açısıdır: Kendi içinde bir tür özlem olan bir bakış. Öyle bakmak; ele geçirilmek, kendini kaybetmek demektir.”

Patricia Hampl

 

Suçun olduğu neredeyse her hikâye en az bir suçlu, bir kurban ve bir de dedektif ihtiva eder. Bu hikâyenin suçlu köşesinde kitap hırsızı John Gilkey, dedektiflik köşesinde ise nadir kitap satıcısı (bir nevi sahaf) Ken Sanders var. Kurban ise -anlaşılacağı üzere- nadir kitaplar…

Kıvrım kıvrım kabartması, ışıltılı pirinç menteşeli, domuz derisiyle kaplı, meşeden yapılmış kapağı, kocaman ve ağır ciltli bir kitap; botanikçi ve hekim Hieronymus Bock tarafından yazılmış olan Kräutterbuch, yani Bitkiler Kitabı; Rönesans Dönemi Almanyası’ndan zamana meydan okuyarak gelen çalıntı bir kitap bu. Üç yüz yetmiş beş senelik kitabın ederi üç ile beş bin dolar arasında. Bu kitap, ait olduğu kütüphane yerine bronz renkli keten torbasının içinde bir kadının masasında duruyor. Bu kadın bir yazar. Ve ismi Allison Hoover Bartlett; bu kitap onu karanlık dehlizlere sürüklüyor.

Yaşanmış Bir Hikâye

Yazar Allison Hoover Bartlett, çıktığı bu gizemli yolculukta dünyanın dört bir yanındaki kitap hırsızlarının hikayelerinin içinde buluyor kendini. Kimisi satıp kâr elde etmek için kimiyse sırf kitaplara olan tutkusu sebebiyle çalıyor bu kitapları. Kitap hırsızlarının olduğu bir yerde kitap dedektiflerinin olması da şaşırtıcı değil. Nadir kitap satıcısı Ken Sanders da bunlardan birisi, üç yıl boyunca John Gilkey adındaki azılı bir kitap hırsızını arıyor. Kendisine “Kitap Polisi”, arkadaşları ise “bibliyohafiye” diyor. Durmak bilmeyen kitap hırsızı Gilkey’nin 1999’dan 2003’e kadar çaldığı kitapların toplam ederi yaklaşık 100 bin dolar. Ancak Gilkey, kendini diğer kitap hırsızları gibi hemen ele vermiyor. “İşi” biliyor. Zira çaldığı kitapları, diğer nadir kitap hırsızlarının aksine ne internette ne de halka açık yerlerde satıyor. Bu da tek bir şeye işaret ediyor: Gilkey’nin “doymak bilmeyen” bir kitapsever oluşuna, yani bu kitaplara tutkun ve bu kitapları, koleksiyonuna eklemek istediği için çalıyor. Okumak için de değil, daha ziyade koleksiyonuna katmak için (Çünkü biliyoruz ki koleksiyonerler genellikle okumak için sıradan baskıları alır). Bu da hikâyeyi sıradan kitap hırsızlığı vakalarından ayırıyor. Yaşanmış bir hikâye olması ise ilgimizi cezbediyor.

Bir Kitap Hırsızının Portresi

Bir insan niçin kitap hırsızı olur? Bunun cevabını hırsızın kendi ağzından alıyoruz; Gilkey, Viktorya Dönemi İngilteresi’nde geçen filmleri izlemeyi, robdöşambr giyen kültürlü İngilizler gibi yaşam sürmeye özlendiğini ve bu filmleri izlerken kitap edinme fikrinin aklına geldiğini anlatıyor. Ardından 1990’lı yılların sonunda gittiği Heritage Books’un eski filmlerden fırlamış iç dizaynı, devasa bir kütüphane kurma fikrinin tohumlarını atıyor. “Devasa bir kütüphane kurma hayallerine dalmaya başladım. Güzel bir masanın başına oturacak, kitap okuyacak veya bir şeyler yazacağım.” (s. 46) Bununla beraber, değeri yüksek nadir kitaplara sahip olmanın Gilkey’nin imajına sağlayacağı katkı da cabası. John Gilkey, kodese girme uğruna ülkenin dört bir yanında yıllardır nadir kitaplar çalıyor. Entelektüel seviyesi yüksek bir çevrede yetişmese de -özellikle nadir kitaplar konusunda- kendini yetiştirerek oluşturacağı bir “imajın” peşinde koşuyor. Karşılıksız çeklerle, çalıştığı mağazadan aşırdığı müşteri kredi kartı numaralarıyla nadir kitap satıcılarını kandırıyor. Bunu yaparken en büyük motivasyonlarından biri de bir kitap satıcısı ve koleksiyoncusundan daha az miktarda kitaba sahip olmasının bir adaletsizlik olduğu düşüncesi. Gilkey terazinin kefelerini dengeleme çabasında. Kitapları çalarak dünyanın “kendisini görmek istediği imajı” inşa ediyor. “Koleksiyoncuların sık sık dile getirdiği gibi, koleksiyon yapmak açlık gibi. Bir kitap daha elde etmek, susuzluğu ancak kısa bir süreliğine gideriyor.” (s. 84) Yani buradan Gilkey’nin kitap çalmaya ilelebet devam edeceği sonucunu da çıkarabiliriz. Karşısındaki “bibliyohafiye” ise yabana atılır gibi değil; Ken Sanders. Kitap hırsızlarını kodese göndermeye yeminli. O da çocukluğundan beri kitap hastası (öyle ki çocukluğunda gazoz şişelerini satıp tüm parasını kitaplara yatıran bir adam) ve ileriki yaşlarında nadir kitap satmaya başlıyor. Bakılacak olursa hem hırsız hem de polisin tutkuları aynı ancak mülkiyet hakkına getirdikleri farklı yorumlar, birini hırsız diğerini ise polis yapıyor.

“Her nadir kitap çalıntıdır”

Yazar Bartlett bu hikâyenin üçüncü tarafı diyebiliriz. Gilkey’e temkinli bir hayranlık duyuyor aslında. Hakeza at nalının diğer ucundaki Sanders’a da imreniyor. Kitaplarının içinde yarattığı dünyaya. Ve onları, suçlu ile dedektifi birbirine benzetiyor: “Sanders’ın ve Gilkey’nin hikayelerine, sürdükleri birbirinden ayrı hayatların nasıl iç içe geçtiğine duyduğum ilgi beni ele geçirmişti. Hala Gilkey’nin kitaplara neden bu kadar ihtiras duyduğunu, onlar uğruna özgürlüğünü neden tehlikeye attığını ve Sanders’ın da Gilkey’i yakalamak için niye bu kadar kararlı olduğunu, bu yüzden dükkânının mali dengelerini altüst etmeyi niye göze aldığını çözmeye çalışıyordum. O yüzden kendime ikisiyle de daha fazla vakit geçirme hedefi koydum. Daha derinden araştırmam gereken şey, hayatlarının örtüştüğü alandı: Koleksiyonculuk.” (s. 152) Yazar Bartlett de tıpkı bir koleksiyoncu gibi kendisini, bu hikâyenin parçalarını toplayan birisi olarak görüyor. Kitap koleksiyoncularının nadir parçalar bulduklarında hissettiği heyecanı, kitap hırsızlığı (dedektifliği) hikayelerini dinlerken hissediyor. Araştırdıkça nadir kitap okyanusunun içinde kayboluyor; parşömenler, sahtekârlıklar, dizgi hataları, hırsızlar ve dedektifler… Yazar için bir araştırmacı gazeteci ve metnin hakkını veren bir yazar tanımlaması bir hayli uygun düşer: “Kitap okumaya bayılırım, kitapların estetik cazibelerini de takdir ederim ama kitap koleksiyoncusu değilim. Bu fuara kitap koleksiyoncularının gerekçelerini anlamak amacıyla gelmiştim. Nadir kitap dünyasına yakından bakmak istiyordum.” (s. 21) Kitapları Fazla Seven Adam’ın hikayesi, Bartlett’in kitap dedektifi Sanders ile New York Kitap Fuarı’nda buluşmasıyla başlıyor. San Francisco’ya döndükten sonra Gilkey’nin kaldığı hapishanede onunla yaptığı söyleşiyle devam ediyor. Ardından hem suçlu hem de dedektif tarafla söyleşi ve araştırmalar yaparken kendisini bir anda hikâyenin içinde buluyor. “Hepimiz tuttuğunu bırakmayan avcılardık. Gilkey kitapların, Sanders hırsızların peşindeydi; bense ikisinin de hikâyelerini kovalıyordum. Ne var ki bu işe girişirken, oynadığım rolün karmaşıklaşacağını tahmin edememiştim. Artık tarafsız gözlemci değildim, senaryoda benim de yerim vardı.” (s. 150)

Nadir Kitapların Dünyası

Basit bir tanımla; basıldığı zamankinden daha fazla ederi olan kitaplara nadir kitap deniyor. İçeriğinden ziyade fiziksel değerleri ön plana çıkıyor; kitabın durumu, az bulunurluk ve önemi; bir bitpazarından birkaç dolara alınan yıpranmış kitapçığın, Edgar Allen Poe’nun 14 yaşındayken yazdığı ilk yazılarından oluşan 40 sayfalık Tamerlane’in bir nüshası olduğu ve kitapçığın 198 bin dolara satılması gibi dudak uçuklatan rakamlar söz konusu. Kitabın değerini anlamakla anlamamak arasında on binlerce dolar oynuyor.

Yazar, kitabın bir nesne olarak tüm inceliklerine ve kitap jargonuna da gitgide daha fazla aşina oluyor: “Söylediğine göre, insanlar çocukken okudukları kitaplara duygusal açıdan bağlanıyorlar ve bir koleksiyoncunun peşine düştüğü kitap öncelikle çocuk kitapları oluyor.” (s.25); “Küf, kitabı harap edebilir; adamakıllı bir koklama da kitabın hasar görme tehlikesi altında olup olmadığını anlamanın güvenli bir yoludur.” (s.30) İlginç anektodlar bunlarla da bitmiyor. Bir nadir kitap satıcısının kitabın bilmem kaçıncı sayfasındaki üç deliği bile bildiğini, Uluslararası Polis Örgütü’ne göre kitap hırsızlıklarının güzel sanat hırsızlıklarından daha yaygın olduğu, koleksiyoncuların hayatlarındaki boşlukları yaptıkları koleksiyonlar sayesinde doldurdukları ve nadir kitaplara sahip olmanın, çizmek istedikleri imaj üzerinde etkili olması sebebiyle çaldıkları, nadir bir kitabın ederini belirleyen unsurlar gibi birçok detayı da bu kitap sayesinde öğreniyoruz.

Arzularımızın Nesnesi: Kitaplar

Bartlett’in Kitapları Fazla Seven Adam’ı, bahsi geçen Kräutterbuch kitabı masasının üstünde dururken birinci tekilden yazdığı samimi bir anlatı niteliğinde. Kitap tutkusunu ve kitabın nasıl olup da arzularımızın nesnesi haline geldiğini ustaca anlatmış. Eserde, Gilkey’nin zaman zaman hapse girip çıkmasını da içeren, beş yıldan uzun süren bir yayılan bir polisiye hikaye, araştırmacı gazetecilik üslubuyla anlatılıyor. Polisiye, çünkü bir suçlu /polis kovalamacasının tüm unsurlarına sahip. Araştırmacı gazetecilik, çünkü Bartlett’in Gilkey ve Sanders ile birebir konuşmalarını ve görgü tanıklıklarını içeriyor. Ayrıca yazarın derin araştırma ve etkili gözlemleriyle birlikte nadir kitapların büyülü dünyasına dair oldukça enteresan bilgiler ediniyoruz. Tabii yazarın bu bilgileri verirken didaktik anlatım ile arasına mesafe koyduğunu da söylemek gerek. Yaşanmış bir hikaye olması ise kitabı bir hayli ilginç kılıyor.

Seda Çıngay’ın çevirisiyle okuduğumuz Kitapları Fazla Seven Adam, Paloma Yayınları tarafından yayımlandı. Kitap bugüne kadar gözünüzden kaçmış olabilir; lakin artık bu kitabı biliyorsunuz. Şimdi, şu soruyu sormanın tam sırası: Kitapları ne kadar seviyorsunuz?

Kapak illüstrasyonu: Elizabeth Brockway

Edebiyat ve ekoloji odağında yazılar kaleme alan Batuhan Sarıcan; National Geographic, XOXO The Mag – Feed Magazine ve Pegasus Magazine ekiplerinde editörlük, ANKA Haber Ajansı’nda ise dış haber muhabirliği yaptı. Öyküleri Notos ve Kitap-lık’ta, diğer yazıları ise OT Dergi, Metro Gastro, Magma, Herkese Bilim Teknoloji, Psychologies, Trendsetter ve Calling gibi dergilerde yayımlandı. İnternet ortamında ise K24, Edebiyat Haber, Oggito, XOXO Digital ve Apelasyon gibi mecralara yazdı. Kendisi Latin Amerika Çalışmaları Bölümü’nde Yüksek Lisans Öğrencisi olup tezini Latin Amerika Edebiyatı üzerine yazıyor. Okuyor, okuyor ve yazıyor. Zeze ve Frida adlarında iki kedisi ve bir canıyla birlikte İstanbul’da yaşıyor.