Kirpi Mesafesi nedir, biliyor musunuz?

“Soğuk bir kış sabahı yerin altındaki dört kirpi, donmamak için birbirine sokuldu. Isınmak istediler. Dikenleri birbirine battı. Ayrıldılar. Üşüyünce, tekrar yaklaştılar. Dikenleri batınca yine uzaklaştılar. Soğukta tek başına uyumak ile batan dikenlerin acısı arasında gidip geldiler uzun süre. Yaşadıkları bu ikilemi, aralarındaki uzaklık her iki acıya da tahammül edebilecekleri bir noktaya gelinceye dek sürdürdüler. Üşüdüler. Yaklaştılar. Dikenleri battı. Uzaklaştılar. Ne dikenleri birbirlerine batacak kadar yakın ne de üşüyecek kadar uzaktaydılar sonunda. Kirpi mesafesi gerçek sevgi mesafesidir.”

Yunus Nadi Roman Ödüllü Hakan Akdoğan beş yıllık bir sürenin ardından yine sarsıcı bir roman ile karşımızda. Eksik Parça Yayınları’ndan çıkan bu romanın birçok insana dokunmaktan ziyade çarpıp geçerken kalıcı izler bırakacağından eminim. Romanın diğer özellikleri ‘ve’ bağlacının hiç kullanılmamış olması, sıfatlara fazla yer verilmemesi, eksik, parçalı, kısa cümleler ile uzun anlamlar doğurması.

Geniş özetine girmeyeceğim. Bir eleştiri ya da analiz yazısı da okumayacaksınız. Sadece kitaba genel bir bakış bu. İçinde çok fazla ‘şeyi’ barındıran bu kitabı tek solukta siz okuyacaksınız.

Günümüz dünyasında insan ilişkilerinin evrildiği nokta; sistemin insanlar üzerindeki etkilerinin bu ilişkilere nasıl yansıdığı, toplumda var olabilme ve anlam arayışları; suskunluğun çaresizlik değil, bir tavır olduğunu anlatan, sayfa sayısının onlarca katı değerinde bir roman Kirpi Mesafesi.

Dört karakter. Bir patlama sonucu yüzü biçimsiz bir hal almış Sorgun. Onun felçli babası Mahir. Hayat kadını Lili. Konuşmayı reddeden acılı bir baba, Uygur. Ortak noktaları çirkinlikleri, güzellikleri, toplumdaki konumları, insanların onlara bakışı, acıları, mutsuzlukları, suskunlukları…

Susanların romanı, dedik. Susunca konuşmaya gerek kalmadığını bilenlerin. Suskunluğun kabullenmek değil, aksine bir itiraz olduğunu anlatıyor bize.

“Acıdan kaçınmayanlardan korkmamalı.”

Acıyı yaşamak da onu kabullenmek de bir samimiyet ve cesaret ister. Acısı derin insanın vicdanı büyük olmaz mı? Bu sebeple acıdan kaçmak var olmamak olarak anlatılıyor romanda.

“En derine düşmeden anlayamıyordu insan karanlığın bile ışığının olduğunu.”

Işıktan uzaklaşmak mı bizi karanlığa sürükler yoksa içinde bulunduğumuz ışığın bizim kendi karanlığımızı aydınlatmaya yetmediği noktada mı daha derine gömülürüz? Belki de karanlığı tercih etme meselesidir bu. Aslında bütün mesele anlam aramak ile ilgili. Eksik parçayı bulmak, tutunabilmek, eksiklikleri ve anlamı başkalarında bulmayı ummak. Fakat bu noktada da özgürlük ve ait olma olgusu çıkıyor karşımıza. Bizi bir tercih yapmaya itiyor aslında.

Karakter toplumun herhangi bir yerinde bulunamıyor. Ona göre bu imkânsız. Bunun ne kendisine ne de topluma iyi geldiğini düşünüyor.

“Bir insan hayatının ne kadarını kendisini rahat hissetmediği yerlerde bulunarak geçiriyor acaba?”

Yazarın soruları, onlara yanıt bulma kaygısı taşımıyor. Kilit nokta sorunun kendisi sanki. Eğer ortada bir soru varsa cevap da sorunun kendisi sayılabilir nitelikte. Cevap için soru oluşmuyor; sorun, soru’nun kendisi.

Eksikliklerimiz, bulamadığımız parçalarımız bizi biz yapıyor. Aynı zamanda bizi kendi karanlığımıza iten de bulamadığımız parçalarımız olduğunu anlıyoruz bir bakıma.

Öne çıkan temel nokta, ötekileştirme. Tek başına başarılamayacak olanı gruplar içerisinde mümkün kılan kitle, ‘ben’ olgusunu oluşturmasıyla öteki’yi de var etmiş oluyor. Bütünlük duygusuyla hareket etmek bile her halükarda kendinden olmayanı ötekileştirmeye itiyor. Her ötekileşen önce kitlelere sonra da kendine yabancılaşmaya başlıyor. Durum içinden çıkılamaz bir döngü halini alıyor. Toplum içindeki gruplaşmalarla, kişiler kendi benliklerinden uzaklaşmaya başlıyor. Kişiye özgü farklılıklar da ortadan kalkınca herkes birbirine benzeyerek tek tip insan modelini oluşturuyor. Kendinden olmayana saygı ve tahammül de yitiriliyor zamanla. Sanırım bu da büyük bir yıkım olarak kabul edilebilir.

Ötekileştirilenler tüm bu kaosun içinde anlam arayışlarını sürdürürken, kendi karanlıklarındaki ışığı bulma güdüsüyle bir şekilde varlıklarını sürdürüyorlar. O anlamı bulup bulamayacaklarını asla bilemeyiz. Onları ayakta tutan zaten bu arayışın kendisi değil mi?

Aynı zamanda toplumun dayatmalarının, kapitalist sistemden güç aldığını görüyoruz. Ne yememiz, ne içmemiz gerektiği, ne giyeceğimiz, nereye gidip kimleri zengin edeceğimiz hatta ne düşüneceğimiz… Hepsi sistemin işleyişini sağlayan bir mekanizma. Mekanizmanın kabul gördüğü insanlarla ilerleyen bir süreç. Bu kitleye dâhil olanlar sisteme güç veriyor. Dışında kalanları ise sistem yok etmeye programlı. Bunu tek tipleşen insan topluluğu kişiyi ötekileştirerek yapıyor.

Kötülüğün kaynağını sorgulatıyor kitap bize. Bir güç tarafından ezilenlerin kendisini ezene boyun eğmesini, ezebileceği insanlar üzerinde de üstünlük kurarak saçtığı kötülüğü görüyoruz. Kötülük insanlığın doğasında olup sonradan teşvikle mi ortaya çıkıyor yoksa tamamen sonradan mı kazanılıyor, sorusu da zihninizde dönüp duracaklar arasında.

Şimdilik tavsiye listemin başında geliyor Kirpi Mesafesi.

Yazara ve okura saygı ve sevgiyle…