Soğuk bir kış sabahı rüzgârın pencereyi dövdüğü bir vakitti. Sabah bozuk bir ses gibi doğdu penceremden.  Uyumayan ruhum, bedenimden çıkacakmış gibi ağırdı, bedenimin toprak kokusu hala burnumda.

Gözlerimde biriken yalnızlığın şişliğiyle, boş ve amaçsız bir güne uyandım. Ayılmak istedim, yüzümü yıkamak için lavaboya doğru yöneldim. Ayaklarım soğuktan kaskatı kesilmiş, alt katta yaşayan canlıları rahatsız ediyordu. Neyse titrek ellerim zor da olsa çevirebildi musluğu, başımı eğdiğim de karşımdaki suretle göz göze geldim. Toprak altından çıkarılan paslı, değersiz bir metal parçasını andırıyordu. “Bir daha seni görmek istemiyorum. Yıkıl karşımdan, Sen daha gebermedin mi?” dedim. Herhangi bir tepki vermedi. Aynı donuklukla bakıyordu yüzüme, şizofren düşüncelerime dokundu. Ellerimi suya soktum, keskin bir bıçak gibi soğuktu su. Dayadım yüzümü suya şoklarcasına, titreyerek kaldırdım başımı, baktım aynaya ama ne fayda su bile temizleyemedi karşımdaki sureti.

Beynimde örümcek ağları birikiyor, ağa takılan haşereler şiddetli ağrısını gözlerime vuruyordu.

Çözülmeyen ayaklarımla yavaşça yürüdüm mutfağa; terk edilmişlik kokan duvarlar, ciğerlerime kadar işleyen rutubet, kısık kısık nefes alıp vermeme neden oluyordu. Takati yoktu dizlerimin, sandalyeden destek alarak oturdum masaya,  pencereye yanaştı gözlerim, havanın beti benzi atmış, kar beyazlığını yitirmiş, hüzün tanelerini bırakıyordu cama; bu kadar siyahlığa dayanamadı ciğerlerim, masada duran sigara paketimden bir dal çıkarıp yaktım. Ayak parmaklarımın ucuna kadar hissettim içime çektiğim kara dumanı, kül tablasında biriktirdiğim izmaritlere bir yenisini daha ekledim. Kanımı donduran ciğerlerimin hırıltısı yankılandı mutfak duvarlarında. Kalktım, dizlerimin ağrısıyla mutfaktan balkona doğru ilerledim. Siyah kar taneleri birikmişti balkona, beyaz ayak izlerimi bırakarak balkon demirlerine kadar yürüdüm. Gözlerim doğaya ilişti.  Havanın soğukluğu kardan değil, kirletilmişti. Kar yas örtüsünü bırakmıştı doğaya. Ayak izlerinden çatlamış kaldırımlar, cadde başlarındaki boş konteynırlar, karla karışmış çöp yığınları, son günlerini yaşayan kuş cıvıltıları. Sesimi duyan var mı? Kıpırtı dahi yoktu, ciğerlerim dökülesiye bağırdım; “Bulutları beyaz bırakın, gökyüzüne leke sürmeyin.” Geçici bir yankıydı benimkisi,  aldırış etmeden yürümeye devam etti ayak izleri. Şapkalarının altlarında gizlenen gözler gördüm. İnce hastalığa uğramış ruhlarını gömen gözler.

Dayanmak güçtü bu kadar monolog hayata, içimde biriken yağmuru taşmasın diye göz kapaklarımla kilitledim. Ellerimle, nemli gözlerimin arkasındaki karanlığa sarılmak istedim. Uzun sürmedi gözyaşlarım, içimdeki acıyla aktı gözlerimden. Siyah havayı içime çekip balkon demirlerinden destek alarak arkamı döndüm ve salona geçen sürgülü kapıdan içeriye doğru baktım. Rutubet kokan duvarlarımda rengi soluk fotoğraflarımı gördüm. Sürgüyü aralayıp yaklaştım duvara, yaklaştıkça puslu gölgem de duvarda belirdi. Sanki uzun süre ilk defa karşılaşıyormuşuz gibiydi. Şaşkın bakışlarla izledim. Hatta içten içe dertleştim onunla. Sanki mutsuz ve umutsuz bir zamanda son cümleleri kuruyormuşçasına döktüm içimdekileri.

Hasta ziyareti kısa sürer dedim kendime. Bir daha görüşmek dileğiyle, vedalaştım gölgemle. Dizlerimin gıcırtısıyla salondaki tekli koltuklardan birine çöktüm.  Fiskos masamda duran gazeteye göz attım. Her sayfasında büyük ve boş fotoğraflar, altlarında kısa bir iki cümle, her sayfasında şiddet gerçi dışarıda izlediğim görüntüden bir farkı yoktu.

Hey gidi zaman ne güzelde geçiyorsun. Ne güzelde yutuyorsun kendini sindire sindire. Bu ağrılı hayatta geçmeyen çok ağrım olmasına rağmen ara sıra yüzümde tebessüm yaratan beyaz bir geçmişim, kış mevsiminde kardelen çiçeklerini kokladığım sokaklarım, bahar mevsiminde kuşların cıvıltısıyla uyandığım sabahlarım ve ıhlamur kokusuyla demlenip aklımdan çıkaramadığım günlerim vardı. Bu yüzden ayak da duruyordum belki de.

O eskide kalan günler aklıma düştüğünde biraz olsun iyi hissettirse de ah şu dizlerimdeki ağrı yok mu?  Bir tek ona çare bulamıyordum. Doktorlar dahi ne zaman dizlerinin üstüne düştün o zaman gel diyorlardı. İyi niyetlerin kullanım tarihi geçmiş, yılların ağrısı dizlerimin sıvısına kadar kurutmuştu. İlaçlar bile fayda etmiyor, ağrılarımı geçici olarak dindiriyordu.  Zaman öğleyi vurmuştu, titrek ellerimle cebimden ağrı kesiciyi çıkardım. Masada duran bir bardak su ile içtim. Yasladım başımı koltuğa, biraz gözlerimi kapatıp dinlenmek istedim. Beynimde bir aşağı bir yukarı sinir hücrelerimi çekiştiren haşereler dinlenmeme fırsat vermediler.

Arınmak istiyordum yüreğimin kara yoğunluğundan; mamafih çıkar yol bulamıyordum. Ayaklarım geri atsa da doğaya atmak istedim kendimi. Kanlanmış gözlerimi açtım ve üstümü değiştirmek için yatak odama yöneldim. Yıllardır giydiğim gösterişsiz boğazlı kazağımı ve kargo pantolonumu çektim üstüme bir yandan da pencereden dışarıyı baktım. Hava soğuk ve kar yoğun bir şekilde yağışını sürdürüyordu dışarıda. Holden dış kapıya doğru ilerledim. Portmantoda duran balıkçı paltomu da sırtıma geçirip güçsüz ellerimle zor da olsa dış kapıyı açtım. Askeri botlarımı giyip merdiven demirlerinden destek alarak yürüdüm. Örümcekler ağlarından çıkar diye ses çıkarmadan yürüdüm. Ağlarını üstüme sarmasınlar diye görmezden geldim. Dâhil olmam için küçük beyinlerinde kötü huylu urlar geziniyordu. Aldırış etmedim, bir gün nasıl olsa kendi ağlarına takılacaklardı.

Yürüdüm ayak izlerinin karın beyazını erittiği yolda. Balkondan gördüğüm o şapkalı gözler, büyük izler bırakmaya devam ediyordu. Aralarında eriyen kar gibi hissettim kendimi. Aslında biraz huzurdu istediğim, gerçek bir kimsesizlikti, aslında; lekesiz bir kar arıyordum.

Yolda yürürken havada bir dengesizlik hissettim, rüzgâr daha da şiddetini attırmış kar taneleri yüzümü ısırıyordu, gözlerim dağ yamaçlarına tünedi bu bir işaret miydi? Bir umut göstergesi mi? Yoksa doğa, kangren olan yanını kesip atmak mı istiyordu. Eğer öyleyse, tek çözümü yok olmaksa, bütün içtenliğimle çığ olup yok olmaya razıydım. Umutlu günlere bir çiçek dahi uyanacaksa o çiçeklerin suyu olmaya razıydım.

Doğa dileğimi kabul etti, büyük bir çığ uyandı dağ yamaçlarından içine aldı hasta zamanı ve kardelen çiçekleri uyandı uykusundan. Güneş doğdu ufuktan, Eridim, eridim, eridim… Suyu oldum kardelen çiçeklerinin.