Kendi denizinde boğulmamak için çırpınan bir yolcu gibidir Kavafis. Nereye giderse gitsin bir cep saati gibi içinde taşır sıkılganlığını, rahatsızlığını. Doğduğu yerin sokaklarını, insanlarını her daim sırtında taşıyan ve dönüp dolaşıp yine kendine varan bir adamdır. “Şehir” adlı şiirinde de dediği gibi yeni bir ülke, başka bir deniz bulamamıştır. Bundandır ki onun tüm gidişleri kendine gelebilmek içindir.

İstanbul’da yaşadıktan sonra İskenderiye’ye göç etmiş Fener Rum’u bir ailenin dokuzuncu çocuğu olarak, 1863 yılında dünyaya gelir. Bu doğum, engel olunamaz bir göçebe yaşamını beraberinde getirmiştir. Ailesiyle beraber oradan oraya sürüklenen Kavafis, babasının ölümünden sonra annesi ve kardeşleriyle İngiltere’ye yerleşir.

Orada okuduğu yıllarda, Shakespeare ile tanışır ve yaşıtlarının aksine onun yazınını takip etmeye başlar ve böylelikle edebiyata olan derin tutkusu ilk filizlerini verir. 1876 yılındaki ekonomik krizin ardından annesi Harikleya, çocuklarını da alıp İskenderiye’ye dönmek zorunda kalır. Henüz küçük yaşlardayken hayatın bu iteleyici gücü karşısında, o da savrulmak zorunda kalmıştır. Abileri memurluk yaparken o, bir çeşit ticaret lisesine başlamıştır. Ama bu okul, elbette Kavafis ’in dizginlenemeyen ruhu için ilgi çekici bir özneye sahip değildir. Bütün dikkatini ve merakını bunlardan ziyade, Eski Yunan Uygarlıkları ve klasiklerine yönlendirir.

Yaşanan olaylar sonrasında gerçekleşen İngiliz vurgununun ardından, aile tekrar yollara düşmek zorunda kalır ve bu sefer pusula İstanbul’u göstermektedir. Burada 3 yıl yaşadıktan sonra İskenderiye’ye geri dönerler. Bu 3 yıl boyunca araştırmalar yapıp şiirler yazar.

Nereye giderse gitsin yanında bu şehrin kokusunu götürmesinin sebebi belki de, genzine biriken Akdeniz’in tuzlu suyudur. Sonunda yine döndüğü İskenderiye’nin Bayındırlık Bakanlığı’nda istemeyerek de olsa işe başlar ve tam 32 yıl boyunca orada çalışır.

Uzun yıllar boyunca sadece kendine yazan şair, çalıştığı bakanlıkta yılları devirdikçe çaresizleşir ve içine kapanır. Çalışma arkadaşları, her gün geç kalmasına rağmen yeni bahaneler üretebilmeyi başardığını anlatırlar. Hatta bazı vakitler kendini odasına kapatıp, saatlerce dışarı çıkmadığı söylentileri vardır ve bir gün dayanamayıp kapı deliğinden bakan dostları onu, odada bir ileri bir geri giderek konuşurken görürler. Kimine göre anlamsız gelen bu davranışları delilikle ifade edilir ama o odaya kapandığı saatlerde kim bilir belki de şiirleri üzerinde çalışıyordu. Yazdığını idrak edebilmek ve güzele ulaşabilmek için, belki de kendiyle dertleşiyordu. O kilitli kapıların ardında dolanırken zihninden geçenleri ancak tahminler yürüterek duyumsayabiliriz sanırım.

Yıllar geçirdiği bu şehir hakkında düşündüklerini bir mektubunda şöyle dile getirir:

“Sonunda İskenderiye’ye alıştım ve zengin de olsam, büyük olasılıklar burada kalırım artık. Ama nasıl da ağır geliyor bu bana, ne zorlukları, ne ağırlıkları var küçük bir kentin – ne büyük bir özgürlük yoksulluğu.”

Kavafis ‘in çalıştığı yer olan bakanlık şimdilerde İskenderiye kentinde Trianon adıyla bir kafe olarak hizmet vermektedir. Çalışma arkadaşlarının anılarına bakıldığında şairin, her gün söylenerek geldiği işinde oldukça titiz ve dikkatli olduğu da görülür. Tek bir noktalama hatası yüzünden bütün bir metni tekrar yazdırdığı anılar arasındadır.

Ona göre söz sanatçısının görevi; güzel ile yaşayanı birleştirmektir. Şiirlerinde hedeflediği amacın bu olduğu açıkça görülmektedir. İmgelerden ve sıfatlardan yoksun yalın yazını incelendiğinde, su gibi sade ve özgün bir anlatım fark edilmektedir. Bütün şiirlerini yıllarca bu coğrafyada yaşamış olmasına rağmen Helen alfabesiyle yazmıştır.

İskenderiye’de yıllarını geçiren Yunan bir şairden bahsederken, kültürünün ayak izlerini takip etmemek büyük bir hata olurdu. Kavafis’in köklerinin bağlı olduğu Yunan kültürü, hayatının büyük bir kısmını geçirdiği İskenderiye ve anne babasının doğduğu Türkiye coğrafyası birbiri ile sürekli temas halinde olan merkezlerdir. Her şeyden öte aynı denize kıyısı olan bu kültür bütünlüğü, haliyle ortak bir damak zevki ve eş bir yaşam anlayışı biriktirmemize sebep olmuştur.

Kavafis’in kulak kabartarak dinlediği gürültülü kahvelerle, İstanbul’un arka sokaklarındaki tarihi kahvelerin özdeş bir kökeni vardır belki de kim bilir. Dillerimiz, dinlerimiz birbirinden farklı olmasına rağmen aynı denizin o geniz yakan tuzlu kokusunu içimize çekerken ne kadar farklı olabilirdik ki birbirimizden.

Şiirlerinde anlattığı yaşlı gemici bizim kıyılarımıza kadar sürüklenmiş olamaz mıydı? Ya da “İlk Basamak” adlı şiirinde bahsettiği kentin pazaryeri bizim Kapalıçarşı’dan çok mu farklıdır? Bunların hepsi ortak bir kültürden olduğumuzun kanıtı adeta.

Peki, Kavafis’in şiirlerinde kendimizi bulmak ve onun ruhani dünyasının çekiciliğiyle yoğrulmak için, illa ki aynı denize mi çıkmalıydı sokaklarımız? Elbette onu bu kadar sevmemizin sebebi benzerliklerimiz değil yalnızca. Aynı dünyanın sıkılganlığına, buyurgan tavırlarına ve ahkâm kesen bakışlarına maruz kaldığımız sürece farklı alfabeler kullanıyor olmamızın bile bir önemi kalmıyor. Çünkü şiirin ortak paydası insan. Öznesi, sevdası ve dirayeti ortak olan parçaları nasıl ayırabiliriz ki birbirinden?

“Biliyor, nasıl yaşlandı; farkında, görüyor her şeyi, 
ama gençlik yılları daha dün gibi
 
geliyor ona. Hayat ne kadar kısa, ne kadar!”

diyerek seslendiği zamanlar, Cemal’in “Hayat kısa, kuşlar uçuyor” dediği mısralarla aynı kapıyı çalarken nasıl da zor birbirimizden kopmak ve de ayrı hissetmek.

1908 yılından ölümüne kadar yaşadığı İskenderiye’deki evi şimdilerde müzeye dönüştürülen şairin, bütün yalnızlığını ve karamsarlığını o evden anlamak mümkündür. Farklı sanatçılarca yapılmış portre çalışmaları, kendisinin ve aile fertlerinin fotoğrafları, bugüne kadar basılmış kitaplarının yanı sıra bu evde ayrıca öldüğü anda yüzünden alınan bir kalıpla beraber, üstünde isminin yazılı olduğu bir uzo şişesi de bulunmaktadır.

Pencereler şiirinde şöyle der Kavafis:

“Boş günlerde geçirdiğim bu karanlık
odalarda dönenip duruyorum
pencereleri bulmak için.
Öyle rahatlayacağım ki bir pencere açılsa
Ama bir türlü ortaya çıkmıyor pencereler
Ya ben bulamıyorum onları. Belki de
Bulamamam daha iyi.
Belki başka işkence olacak ışık
Kim bilir neler çıkaracak karşıma.”

Belki de bu şiiri bu dingin evin içinde dolaşırken yazmıştı. Adımladığı her metrede açık bir pencerenin yoksunluğunu duymasına rağmen, ardında olanlardan korktuğu için bu evde kendi dünyasını yaşamaya ve ölümü beklemeye devam etti.

Gezdiği ve gördüğü onca yere rağmen dönüp dolaşıp aynı toprağa dönen şair, defalarca gitmek istemişti bu kentten. Ama kaçmak istediği her seferde kendini yine İskenderiye’de buldu. Ölümü beklediği bu topraklardan kopamayışını “Kent” şiirinde şöyle anlatır:

“Yeni ülkeler bulamayacaksın, başka denizler bulamayacaksın.
Bu kent peşini bırakmayacak.
Aynı sokaklarda dolaşacaksın. Aynı mahallede yaşlanacaksın;
 
Aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Bu kenttir gidip gideceğin yer. Bir başkasını umma.”

Her zaman aynı yerlerden geçtiğini, aynı duygulara dokunduğunu düşünen bir insanın, bu denli geniş bir ufka sahip olması şaşırtıcıdır. Hayatının tüm karmaşasına rağmen dingin ve sade olan yazınına şaşırdığımız gibi, kendisi için “Ben yaşlılığın şairiyim.” diyen bir adamın bu kadar dinç bir ruha sahip oluşunu da hayretle izliyoruz.

1933 yılında bu sakin evde gırtlak kanseri yüzünden öldüğünde geride 154 şiir bırakan şairin, bu şiirleri kitaplaştırmaya ömrü yetmemiştir. Ölümünün ardından kitaplaştırılan eserleri ile birçok dile de çevirileri yapılmıştır. Kavafis şiirlerinin dilimize en güzel çevirileri ise; Erdal Alova, Barış Pirhasan, Özdemir İnce, Herkül Millas ve Cevat Çapan tarafından yapılmıştır.

Kavafis’in onlarca şiiri arasında bir tanesinin yeri ve değeri biriciktir. “Barbarları Beklerken” şiirinde yaptığı politik göndermeler oldukça eleştireldir.

“Neden bu beklenmedik şaşkınlık, bu kargaşa?
(Nasıl da asıldı yüzü herkesin!)
Neden böyle hızla boşalıyor sokaklarla alanlar,
neden herkes dalgın dönüyor evine?

Çünkü hava karardı, barbarlar gelmedi.
ve sınır boyundan dönen habercilere göre,
barbarlar diye kimseler yokmuş artık.

Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?
Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.”

Şiirlerindeki bu iğneleyici tavır içinde bulunduğu toplumun durumunu anlatabilmek için gereklidir. Onun da tıpkı diğer şairler gibi, meselesi sadece benliği değil, aynı zamanda içinde yaşadığı toplumun ta kendisidir.

“Bu Kenttir Gidip Gidebileceğin Yer” adlı kitabının çevirisini üstlenen Barış Pirhasan giriş yazısında şöyle der:

“İskenderiyeli şair bakalım bizlere ne kadar yakın gelecek? Bir tek şuna güveniyoruz: Kavafis’i dikkatli okuyan biri, onunla kurduğu diyalog ne olursa olsun, etkilenmeden biraz değişmeden edemez. Kendi davranışlarına çeşitli değerlere, politikaya bir de başka açıdan bakmak, içtenliğe, yürekli bir eleştiriye yönelmek zorunda kalır.”

Barış Pirhasan’ın da dediği gibi onun yazınıyla yoğrulup olgunlaşmamak mümkün değildir. Onu okudukça gidilmeyen denizlere, görülmeyen kıyılara doğru yola çıkarsınız.

Meslektaşı Yorgos Seferis; Kavafis yapıtlarının bir şiirler dizisi olarak değil, yazılışı ölümle sona erebilecek tek bir şiir olarak okunması gerektiğini düşünmektedir. Öyledir de. Onun şiirlerini birbirinden ayırmak bir bütünü parçalamaya benzer. Parçalar bir araya gelmediği müddetçe bir şeyler hep eksik kalır. Ondandır ki; onu okumak sadece bir gereklilik değil, aynı zamanda bir serüvendir de. Bu serüven sayesinde farklı denizlere varabilmek ümidiyle. 🙂