Kent, Antik Yunan’dan bu yana, felsefenin çerçeve kavramlarından birisi olmakla beraber, Kavafis başta olmak üzere, modern dönemde şairin de uğrak kavramlarından birisi hâline gelmiştir. Kent kavramının ehemmiyeti, bireyin var oluşunun görünür hâle gelmesine olanak sağlayan “yer” olmasından ileri gelir. “Yer” başlı başına bir felsefî konu olmakla beraber, tartışmaya açıldıktan sonra Kent kavramı felsefe için daha kullanışlı görünür. Var oluşa dair problem, Kent’i görmezden gelerek tartışılabilecek bir problem olmanın çok uzağındadır. Öyle ki, Kent nosyonunun önemi, felsefenin temellerinin atıldığı Antik Yunan’da hemen ortaya çıkar. Kent, gerek siyasetin, gerek kültürün, gerekse diğer tüm disiplinlerin temel gerçekliğidir. Felsefedeki önemli rolünün yanı sıra, yine aynı topraklarda, yüzyıllar sonra Kavafis isimli bir şair, Kent’i şiir algısına yerleştirir:

 

Yeni ülkeler bulamayacaksın, bulamayacaksın yeni denizler.

Hep peşinde, izleyecek durmadan seni kent. Dolaşacaksın

aynı sokaklarda. Ve aynı mahallede yaşlanacaksın

ve burada, bu aynı evde ağaracak aklaşacak saçların.

Hep aynı kente varacaksın. Bir başka kent bekleme sakın,

ne bir gemi var, ne de bir yol sana.

Nasıl heder ettiysen hayatını bu köşecikte,

yıktın onu, işte yok ettin onu tüm yeryüzünde.

 

Kavafis’in Kent nosyonunu kullanması, modern şiir algısının belirgin bir tezahürüdür. Hölderlin, Rimbaud gibi Kavafis ile çağdaş sayılabilecek birçok şair de, Kent ya da Yurt gibi Yer’e atıf yapan kavramları sıkça kullanmıştır. Fakat Kavafis’in Kent’i, diğerlerine nazaran çok daha belirgindir. Kavafis’in Kent vurgusunun, doğduğu ve öldüğü şehir olan İskenderiye ile eşanlamlı görülmesi de mümkündür. Zirâ Kavafis için İskenderiye’nin bir şehirden fazlası, bir Yurt, bir var oluş alanı olduğu söylenebilir. Hattâ denilebilir ki, Kavafis için Kent İskenderiye’den başka bir şey değildir. Netekim bu, Kavafis’in şiirlerinde hemen rastlanabilecek bir durumdur:

 

Birdenbire duyarsan geceyarısı

görünmeyen bir alayın geçtiğini

eşsiz ezgilerle, seslerle-

artık boyun eğen yazgına başarısız

yapıtlarına, tasarladığın işlere

hepsi aldanışlarla biten-

ağlamayasın boş yere.

Çoktan hazırmış gibi bir yiğit gibi

hoşçakal de ona, giden İskenderiye’ye.

 

Öte yandan Kent’in, şair için ne kadar önemli olduğu, şairlerin yaşamlarından da çıkarımlanabilir. Bilhassa 19. ve 20. yüzyıl şairlerinin, genel olarak Kent bağımlı bir yaşam sürdükleri söylenebilir. Bu Kent, kimi zaman Paris, kimi zaman Atina, kimi zaman İskenderiye’dir. Fakat değişmeyen şey, Kent’in şair üzerindeki karşı konulamaz etkisidir. İşte bu örgüde, Kavafis ve İskenderiye, bu argümanın en aydınlatıcı örneklerinden birisi olmaklığını korur. Öyle ki, Kavafis kansere yakalanıp öldüğünde, yanında İskenderiye’den başkası yoktur. Doğduğu şehir olan İskenderiye, yaşama veda ettiği yer olarak da onun var oluşunun tümünü kapsıyor gibidir.

Böylece, Kavafis ve İskenderiye ilişkisi, günümüz için değerli bir inceleme alanıdır. Şair, şair olarak var eden Kent midir, yoksa kenti bir Kent olarak tarih önüne çıkaran şair midir? Bu sorunun cevabını vermek bir hayli zor gözükebilir, fakat bu konuda bir de Kavafis’e danışmak gerekir.

 

Hele kendini aldatmayasın demeyesin:

bu bir düştü, kulaklarım iyi duymadı;

böyle boş umutlara eğilmeyesin.

Çoktan hazırmış gibi bir yiğit gibi

böyle bir kente erişmiş sana yaraşırcasına,

kesin adımlarla yaklaş pencereye,

dinle duygulanarak, ama

yanıp yıkılmalarıyla değil korkakların-

son bir kez, dinle doya doya ezgileri,

o gizli alayın eşsiz çalgılarını,

hoşçakal de ona, yitirdiğin İskenderiye’ye.