Eşitlik. Üzerinde çok konuşulan, çok tartışılan bir kavram bütün dünyada. Kadınlar ve erkekler, siyahlar ve beyazlar, Meksikalılar ve Amerikalılar. Amerika’da 1950’lerin Amerikası’nda yaşamak isteyen çok insan, çok beyaz olduğu söyleniyor, 1960’lardaki siyahlara eşitlik sağlanması için yapılan eylemlerden, çalışmalardan çok öncesi. Siyahların ve beyazların neredeyse hiçbir zaman aynı ortamda bulunamadığı, bir beyaz otobüse bindiğinde bir siyahinin ona yer vermek zorunda olduğu zamanlar. Kadınların da evlilik dışında pek bir seçeneğinin olmadığı, kendi bedeni üzerinde bile doğru dürüst hak iddia edemediği yıllar. Bunun özlemini duyan insanlar. Bilinçaltımıza işlenmiş farklılıklar, ayrımcılık.

Toni Morrison’ın ilk kez 1981 yılında yayınlanan “Katran Bebek” adlı romanını okuyunca insan farklı ırkların, milletlerin, cinsiyetlerin eşit bir dünyada yaşayıp yaşayamayacağını düşünmeden yapamıyor. Bugün 87 yaşında olan Toni Morrison 1993 yılında Nobel Ödülü almış, siyahi Amerikalı bir yazar. “Katran Bebek” onun üçüncü kitabı. Kitaplarında köleliğin, sömürgenin hem yaşamlarda hem de zihinlerde açtığı yaralardan bahseden Morrison, bu kitabında da belki hiç düşünmediğimiz açılardan bu sömürü geçmişiyle nasıl yaşandığını, kadın ve erkek sorunsalı üzerinden de ele alarak bu konuyu derinlemesine inceliyor. Ünlü bir moda dergisine kapak olacak kadar başarılı siyahi genç bir modelin yaşamını biçimlendirmeye çalışması sürecinde Batı kültürünün içimize işlemiş, farkında olmadan kabullendiğimiz ögeleri üzerine bize sorular sorduruyor.

Yazar, önce bizi dehşete düşürüyor. Saçları yılanlara benzeyen, nereden geldiği belli olmayan, kimliksiz, adsız bir siyah, bir kaçak sadece kadınların olduğu bir tekneye gizlice biniyor. Bir cinayet, en azından bir yaralama olayı falan bekliyor, korkuyla ürperiyorsunuz. Evin hanımının giyinme odasında bulunduğunda uşağın ve evdeki kadınların yaşadığı korkuyu iliklerinizde hissediyorsunuz. Ama bir müddet sonra saçları kesilip yakışıklı yüzü ortaya çıkınca, berbat kokan, pejmürde giysilerin yerine temiz, pahalı, biçimli vücuduna oturan giysiler gelince romandaki karakterler gibi siz de bütün izlenimlerinizi değiştiriyorsunuz. Evet, görüntü neredeyse her şeydir. Düzgün giyinme, düzgün görünme, düzgün bir sofrada nazikçe yemek yeme. Kristof Kolomb Amerika kıtasına ilk çıktığında ya da roman karakterlerimizin yaşadığı adaya Fransızlar geldiğinde vahşileri(!) gördükleri zaman verdikleri tepkiyi veriyor karakterlerimiz bu adamı ilk gördüklerinde. Tabii bu adamın perişan durumda da olsa, giysileri vardı, yerliler tamamen çıplak sayılırdı. “Sineklerin Tanrısı” kitabını düşünüyor insan, orada ıssız adadaki çocukların kendilerine güven meselesi geliyor akla. Düzgün giyinmeyi bildikleri, saçlarını taradıkları, bedenlerini temiz tuttukları için, yani uygar oldukları için kötülük yapmayacaklarına inanıyorlar. Oysa bir müddet sonra vahşi hayvanlardan daha acımasız oluyorlar, kendi arkadaşlarını parçalayabilecek hale geliyorlar. Dış ve iç birbirine paralel olmayabiliyor ne yazık ki. Son, yani Evlat, kaçak kahramanımız, evet, doğduğu yerde ona öyle diyorlar, bir doğum belgesi, o anda geçerli bir kimliği yok. Bütün güvencelerden azad olmuş, kayıtlı bir bağı olmayan bir birey, bir serseri, tanımlayabileceğimiz şeylerden uzak. Ama karakterler içinde belki en temiz, en derin, en güvenilir olanı. Modelimiz Jadine, kendisini korkudan ürperten bu adamın hissettirdiği aşk ürpertilerine bırakıyor kendini çok kısa bir sürede, yetiştiği kültürün dışa vuran bütün uyarılarını hiçe sayarak. Ama bilinçaltına yerleşmiş kodlar insanı rahat bırakmaz ve ürpertiler baskıya direnemeyebilir.

Karakterlerimiz Dominik taraflarında bir adada yaşıyorlar, bir Fransız adası, hayali bir ada tabii bu, Jadine’nın misafir olarak kaldığı evin sahibi olan Valerian, bu adanın da sahibi. Yetmiş yaşlarında, şeker işletmeleri olan çok zengin bir adam Valerian. Bu adadaki lüks evinde, serasıyla ilgilenip klasik müziğini dinleyerek kendine göre huzur içinde yaşıyor. Jadine, Valerian’ın çok uzun yıllardır uşakları olan siyah çiftin, Sydney ve Ondine’nın yeğenleri. Annesi ve babası o küçükken öldükleri için anne baba gibi biliyor onları. Valerian’ın desteğiyle en iyi okullarda eğitim görmüş, iyi para kazanan bir model Jadine. Valerian’ın Amerika’da durmayı tercih eden, kendisinden yirmi iki yaş küçük eşi Margaret’la iyi anlaşıyor. Yılbaşı için hepsi biraradalar. Jadine, Valerian ve Margaret’la oturuyor yemeğe, arka tarafta, amcası ve yengesinin yanında değil. Yemek servisini amcası yapıyor, her gün adeta törenle ve onlar da Jadine’nın yerinin Valerian’ın sofrası olduğunu kabul ediyorlar. Margaret, çok güzel olduğu için Valerian’ın evlendiği bir kadın, daha 17 yaşındayken onunla evleniyor Margaret, ama bir türlü uyum sağlayamıyor. Daha alt bir sınıfa ait ve uşakla eşi de onunla dalga geçiyor aslında. Yemek sırasında bile bir şeyleri yanlış yapıyor, Sydney içinden eleştiriyor onu. Valerian her zaman otoriter ve güçlü, ama asıl evi yöneten, ironik bir şekilde Sydney ve Ondine. Kitabın sonuna doğru bu durum daha da netleşiyor, Valerian’ın huzur(!) dolu dünyası sarsıldığı zaman.

Yılbaşı için Margaret çok heyecanlı, tek çocukları Michael bir arkadaşıyla gelmeye söz veriyor. Michael, Kızılderililere yardım eden bir kuruluşta çalışıyor, Valerian bu durumdan hiç memnun değil. Dört erkek kardeşten oğlu olan tek kişi Valerian’ın babasıydı zamanında, her şey de ona kaldı tabii, kızların ne işi olur fabrikayla falan, Michael da doğal varis ama, iş dünyasıyla ilgilenmiyor. Hiç girmediği mutfakta yemek bile hazırlamaya kalkıyor Margaret, Ondine kendisinin olarak benimsediği mutfağında istemiyor onu tabii. Michael’ın gelmemesi üzerine yılbaşında Sydney ve Ondine’nın da katıldığı yemek, derinlerdeki şiddet, iletişimsizlik, sevgisizlik tortularının yüzeye çıktığı bir kabusa dönüşür. Son, beyazların ve siyahların aynı sofrada yemek yememeleri gerektiği yorumunu yapar. Sydney ve Ondine servis yaptıkları, beyazların işlerini gördükleri sürece sorun yoktur ama eşit bir konuma geçtiklerinde, bilinçaltındaki karanlıklar çıkar ortaya, kıyamet kopar. Jadine farklıdır, eğitim görmüş, beyazların saygı duyduğu bir iş yapmaktadır, teni de açıktır. Valerian’ın bahçıvanı olan Gideon, Son’a sarı tenli siyahların doğal siyah olmadıklarını, bunu seçmek zorunda olduklarını, çoğunun da seçmediğini söylüyor. Beyaz kültürle yetişmiş, ama beyaz olmayan, siyah da olmayan kadınlar. Jadine’nın ünlü bir moda dergisinin kapağındaki fotoğrafı akla yine ünlü bir moda dergisinin kapağındaki Rihanna’nın pozunu getirir. Dudaklar aralık, çok açık bir siyahi ten, parlak gözler. Beyonce’un babası da kendisiyle yapılan bir röportajda kızı açık tenli olduğu için ünlü olmada daha şanslı olduğunu söylemiş. Ünlü katran bebekler. Romanın geçtiği ada, akla Robinson Cruose’nin yaşadığı adayı getiriyor, belki de o adadır diye düşünmekten kendini alamıyor insan. Nasıl da uğraşmıştı kendine bir yaşam alanı oluşturmak için Crusoe. Burada da nehir yatağının bile değiştirildiğinden, ağaçların ciddi şekilde katledildiğinden, sonuç olarak da adanın ikliminin bozulduğundan bahsediyor yazar. Tropikal iklimin hüküm sürdüğü bu ada, bu doğa tahribatından sonra iyice çekilmez bir havaya sahip oluyor. İcat edilen her şey sanki yeni sorunlara sebep oluyor, adeta her yer pisleniyor. Beyaz adam gittiği yerlerde onulmaz yaralar açıyor, kendisi için de yaşanılmaz bir yer haline getiriyor uğradığı yerleri. Nehrin bir kısmı bataklığa dönüşmüş tabii, katranla kaplı yerler var. Kitabın adı geliyor aklımıza doğal olarak. “Katran Bebek” Amerikalı siyahilerin ünlü halk hikayelerinden. Bir tilkinin düşmanı olan bir tavşanı yakalamak için katran sürülmüş bir bebek yapmasını anlatıyor. Tavşan katran bebeğe dokundukça yapışıyor, kurtulmaya çalıştıkça iyice üzeri katranla bulanıyor. Kitapta katran imgesi ara ara karşımıza çıkıyor, semboller, benzetmeler romanda etrafımızda uçuşup duruyor. Esrarengiz bir üslupla yazmayı seviyor yazar, hayal gücümüzü bol bol kullanmamızı istiyor.

Kölelik meselesinin nasıl herkesin bilinçaltına işlediğini hissediyoruz. Bilinçaltına işlemiş bir de kadın erkek meselesi var tabii ve ikisi birlikte derinden düşündürüyor insanı. Jadine en başta ne kadar tiksinse de Son’dan, o yılbaşı gecesinde ondan başka sığınacak kimseyi bulamıyor, kendisini yeniden yetim ve öksüz hissediyor. Daha önceki ilişkilerine göre çok farklı biri Son, alt kültürden gelen bir esrarengiz adam. O gece onun ne kadar güvenilir ve sevecen olduğunu anlıyor Jadine, kadınların belki de farkında olmadan geniş göğsünde bütün korkularından arınacağı hayalini kurdukları bir erkek, bir kadını bir ‘yıldız’a dönüştürecek bir erkek. Ama alt yapıları öyle farklı ki, bir ırk çatışmasına dönüşüyor neredeyse ilişkileri. Jadine’a tek başına aşk ne kadar yetebilecek içinde bulunduğu yaldızlı dünyadan koparsa? Kendisine evlenme teklif eden bir beyaz, hediye olarak fok balığı kürkü göndermişti. Jadine, anneleri uykudayken onların karınları yarılarak alınan doğmamış yavrulardan yapılan bu siyah kürkü arzuluyor adeta, bir sevgili gibi okşuyor, dokunuyor ona kitabın başlarında. Adadan ayrılırken de onu almadan gitmiyor. Son, para meselesini küçümserken, eğitimini de eleştiriyor Jadine’nın, öğrenmesi gereken şeyleri öğrenip öğrenmediğini irdeliyor. Batı dünyasının başka bir sorunsalı geliyor burada, edinilen onca bilgi gerçekten de insanlık sorunlarına ne kadar çare oluyor, karakterimizi geliştirmemiz, doğaya saygılı olmamız için donanımlı hale geliyor muyuz? Zadie Smith “İnci Gibi Dişler” kitabında beyaz adamın eğitimden bahsettiği zaman bir sorun olduğunu, orada bir art niyet olduğunu söylüyor. Kendilerine benzetmeye çalışıyorlar sömürdükleri toprakların insanlarını, ama asla eşit davranmıyorlar. Crusoe, Cuma’yı eğitiyor kendince, ama Cuma ancak onun iyi bir kölesi olabiliyor.

Son’ın doğduğu ve daha önce yaşadığı yere, Florida’da Eloe’ye birlikte gidince, Jadine ne kadar farklı olduklarını anlıyor, oradaki kadınlarla hiçbir özdeşlik kuramıyor. Bütün kabuslarını kollarında unuttuğu Son’a da bunu anlatamayacağını seziyor. Çok güçlü bir kadın tabii o, tek başına olabilir, kimseye ihtiyacı yok. Burada yazar adeta ne kadar güçlü olursak olalım, dünyadaki yaşantımızın sadece başarılı olmakla bir anlam kazanamayacağını, aşka olan ihtiyacın bitmeyeceğini, derinlerde bir yerlerde belki de bunun için var olduğumuzun hissedildiğini, bunun çok geç de anlaşılabileceğini bizlere fısıldıyor. Modern çağın büyük sorunları hakkında bizi derin derin düşündürüyor yazar, insanlık çelişkilerini hiç düşünmediğimiz açılardan unutulmaz cümleler ve esrarlı bir anlatım tarzıyla bize yansıtıyor.