Tam 10 yıl önce gördüm seni. Tam 10 yıl önce buraya Doğu Ekspresi ile tekrar geleceğim dedim. Kadere bak trende önümüzdeki 2 ay boyunca yer yok. İnsan bazı şeyler için acele etmeli.

6 arkadaş Kars’tayız. Ne iyi ettik geldik. 2 kişi zaten Karslı ama onlar da gelmeyeli Kars ne çok değişmiş(miş). Kars hem Osmanlı, Rus ve Ermeni mimarilerinin güzel örnekleri, hem Ani  hem Çıldır gölü ile instagramda ‘like’ skorları yaptırabilecek bir yer. Evet, oryantalizm hep uzaktakilere hoş gelir. Evet, ben de resim koydum. Evet, like’ları tek tek saydım. Evet, ben de sevdim. “Seni sevmenin suç olduğunu bilseydim yemin ederim seni sevmezdim” derdi İbrahim Tatlıses olsa klibinde. Ama aklımda kalan başka sahnelerde var, onlara geçelim.

Kars merkezden Çıldır gölüne giderken İstanbul’da manasız giydiğimiz outdoor kıyafetleri ilk defa gerçek anlamda işe yarayacak diye vicdanımız rahat. Yürü ya polar, yürü ya north face! Yün içliği ilk defa giyen biri yün kokusu nedir bilir, gezen değil giyen bilir. Neyse geyiği bırakıyorum.  Bir tabela var ki Efe görür görmez arabayı durduruyor, Arpaçay. Sübutay Kesgin bildiğimiz Azer Bülbül 1967’de yine bizim Kars’ta bulunduğumuz şubat günleri gibi bir günde, Arpaçay’da dünyaya geliyor. Efe bize Azer’in hayatını anlatırken, “bütün duygularımız ağır yaralı” devam ediyoruz Çıldır’a. Çıldır’da kızağa bin, ata bin, balık tut, tam bir lunapark. Ama öğleden sonra millet dağılınca kar’ı buz olarak kullanıp rakıyı yudumlamaya başladığımızda anlıyoruz nasıl bir güzellikle karşı karşıyayız. İnsan bu dünyanın bir pencere olduğunu ve biraz bakıp gideceğini unutmamalı.

Akşam için şehir merkezindeki “Kaz Evi” güzel seçim (Çıldır dönüşü hepimizi benzer bir hüzün kaplamış olsa gerek hiç sesimiz çıkmadı, bazı güzellikler insana ne kadar fani olduğunu hatırlatıyor) ve bize tekrar turist olduğumuzu hatırlıyor. Kaz eti turistik damaklarımıza ulaşmadan önce tuzlandığı ve karda bekletildiği için bize çok farklı geliyor. Endüstriyel tavuk etine alışkın sindirim sistemi şaşkın. Ama asıl enterasan olan ‘Kaz Evi’nden çıktıktan sonra sokaklarda dolaşma isteği, Ruslar’dan bize kalan son yıkılmamış mimarinin tadını çıkarma, binalardan sarkan insan boyu buzlara asılma ve kendimizi bu gece böyle bitemez diyerek “Han-ı Hanedan” da bulma merasimi. Anadolu’nun bu siyah beyaz film seti, bu modern zaman rüyası, bu cidden modern şehrindeki Han-ı hanedan’a gittiğimizde saat 23 civarı ve yerli masalar hesabı istemiş tek yabancı masa hala bir şişe daha Süryani şarabı söyleyip söylememe yol ayrımında. Mekanın hafta sonu müzisyenleri konservatvuarlı dünya tatlısı iki genç ve Kalben’den Ortaçgil’e hafif müzik skalasından yerel şarkılara geçmişler. Sesleri o kadar güzel ki, yalvar yakar 2 masa kaynaşarak gece 3 e kadar eğlenmeye, şarkı söylemeye onları ikna ediyoruz. Özgürlük hissi çok güzel, insan bırakmamalı. Müzisyen bu lafa pek kıymet vermeyince mırıldanıyorum; insan bazı geceler eve ‘geç’ gidebilmeli. Kötü bir alışkanlık aklıma hemen onların nasıl yaşadıkları, kimlerin gece onları evde beklediği, vb soruları geliyor. Süryani şarapları niye hep unutturmaya meyillidir anlamıyorum, düşündüklerimi aynı anda unutuyorum.

Ani gerçekten çok güzel. Ama bir rehberimiz vardı ki hikayesi Ani kadar etkileyici. Rehber kızımızın dedesi köy muhtarı. 2011’de başlayan ‘Kardelenler’ projesi (maddi yetersizliği nedeniyle öğrenimlerine devam edemeyen kız çocuklarına eğitimde fırsat eşitliği projesi) kapsamında  Jandarma, köyleri gezip kız çocuklarının okula gönderilmesi için muhtarlarla görüşüyor. Rehberimizin dedesi gerekli çabayı göstereceğini jandarmaya kestiği kuzu ile anlatırken kendi torununu okula göndermediğini çok rahat saklıyor. Jandarma komutanı karnı tok sırtı pek evden çıkarken rehber kızımız önünü kesiyor; “Dedem beni okula göndermiyor” diyor. Gürültü patırdı falan filan, lafı uzatmıyorum, Komutan kıza şehirde ev tutup onu okutuyor. Dedesinin hayal kırıklığı bu kız, rehber oluyor ve akademisyen olmak için şu an lisansüstü okuyor. Bir insan ömrünü neye vermeli? Dizeleri aklımda hem geziye hem yazıya devam ediyorum.

Dönüşte dağların eteklerinde bir kaç haneli bir köy. Canım ciğerim Süleyman burada doğmuş ve içindeki delilik yiğitlik buralardan zaar. Burayı göre kadar Süleyman’ı tanımamışım, bunu anlıyorum. İnsan birinin doğduğu yeri görmeden onu tam anlamıyormuş meğer…

Köye giriyoruz. Evin boyunda kar var. Biz geleceğiz diye kar kapı açılacak kadar kenara çekilmiş. Yüzleri kar yanığı, yürekleri cömert dünya tatlısı insanlar bizi karşılıyor. Hemen içeri buyur ediliyoruz. Bağdaş kurup oturuyoruz, bizim kız arkadaşlar Nişantaşı city’s deki flat white’dan kaçak çaya geçiş tünelinde, Alice ise harikalar diyarında. Hemen sofra hazırlanıyor. Uzun zamandır yediğimiz en güzel şeyler. Süleyman’ın amcasına sürekli sarılası geliyor insanın. Bize hikaye anlatıyor ve bir tanesi şöyle; yıllar önce köydeki şeyh köyün imamına buradan git demiş, imam gitmemiş ve sonra ölmüş; daha sonra şeyh, Süleyman’ın amcasına sakın buralardan gitme demiş, o da gitmemiş. Bu korku ile buralarda kalırken, kıt kanaat hayvancılıktan tüm kazandığı ile tüm yeğenlerini okutmuş olmanın gururunu yaşıyor. Süleyman o ara yan odada iken aynı şeyh’in onun ağzına iyi huylu olsun diye gelenek uyarınca doğduğunda tükürdüğünü fısıldıyor, biz kıkırdıyoruz. Amcanın oğlu Gökhan buralarda kalan nadir gençlerden. Gökhan’a köy tabelası niye öyle araba çarpmış gibi diye sorduğumuzda, “abi buraya ayda yılda bir araç gelir, o da köyümüzün tek bir tabelası var ona çarpmış” diyor, hem gülüyoruz hem…

Yüreğimiz o evde, akşam Hanımeli Restorana geliyoruz. Gördüğüm en güzel yerlerden. Restoran sahibi Dilek hanım büyüleyici. Menü yok. Yemekleri öyle anlatıyor ki tekrar tekrar soruyorum tekrar dinleyeyim diye. Eşi o arada akordiyon ile “sarı gelin”i söylüyor, Azeri ağzı ile. İçimde ölen biri var, o da reenkarnasyona inanıyor galiba.

Dilek hanım ve eşi ile sohbetimiz herkes gittikten sonra devam ediyor. Dilek hanımın eşinin Turgut Özal ile resimleri var. 90’larda ilk defa onun içinde olduğu ekip dünya folklor şampiyonasını Türk ekibi olarak kazanmış. Çaldıkları müziklerle Jacques Chirac ve eşi dahi dans etmiş. İlerleyen saatlerde iki “Aşık” geliyor restorana, türküler, atışmalar, methiyeler… En son “tabip sen elleme benim yaramı” yı söylüyor. Ama ne söylüyor. İnsan Anadolu’da saz çalmalı türkü söylemeli.

Sabah hediyelik eşya diye girdiğimiz dükkan sahibini kıramayıp arka tarafta kahvaltıya ortak oluyoruz. Bir çeşit sadece bilenlerin gittiği kafe. Soğuktan musluk suyu donduğu için akmasa da, bir çaresi bulunuyor. Çay, kuzine etrafında mekana gelen öğrencilerle sohbet, kader kısmet, kuzine sobadan yeni çıkan patatesler, evde kalan kızlar falan filan… Elimizde bal ve peynir stokları hava alanı yolunda şoförümüz bana uzanarak; “Mehmet abi Tuncel Kurtiz abimiz İnat hikayelerini burada çekmiştir. Filme der ki……”