Ülkemizde 17 Mart’ta vizyona giren Kırmızı Kaplumbağa son zamanlarda hepimizin ihtiyacını hissettiği dinginlik ve huzur arayışımıza çare niteliğinde bir film olarak dikkat çekmekte.

Hollandalı İngiliz yönetmen Michael Dudok de Wit’in yönetmenliğini yaptığı animasyon türündeki filmin senaryosunu Dudok de Wit ile Pascale Ferran birlikte yazmışlar yapımcılığını ise Toshio Suzuki üstlenmiş, böylece film; Fransa, Belçika, Japonya ortak yapımı olarak izleyiciyle buluşmuştur.

Film özellikle en iyi animasyon dalındaki Oscar adaylığıyla adını duyurmuş olmasına rağmen bu törenden ödülle dönememiş olsa da 2016 Cannes Film Festivali’nin “Belirili Bir Bakış” bölümünden Jüri Özel Ödülü ile dönmeyi başarmıştır. 80 dakika ve diyalogsuz olarak kurgulanmış olması filme zamanlar üstü, mekanlar üstü, kültürler üstü ve hatta kuşaklar üstü bir özellik katmıştır. Diyalogsuz anlatımın rastgele seçilmiş bir anlatım tarzı olmadığı çok açık bir şekilde görülmektedir. Tüm dünyada etnisitenin olanca azgınlıkla şahlandığı bir dönemde böyle bir anlatımın seçilmiş olması filmin vermek istediği mesajın güçlenmesi bakımından ayrıca önem taşımaktadır.

Açık denizde nasıl olduğunu bilmediğimiz bir şekilde yakalandığı fırtına sonucu ıssız bir adaya düşen kahramanımızın hayal mi, rüya mı yoksa gerçek mi olduğunu anlayamadığımız; filmin sonunda da bunu düşünmektense kafa yormamız gereken başka şeylerin olduğu gerçeği ile yüzleşmemiz anlatılmaktadır. Kırmızı Kaplumbağa, bizlere teknolojik gelişmelere kendimizi belki de artık şuursuzca teslim ettiğimiz bir dönemde tamamı el ile çizilmiş bir animasyon olmasıyla sıcak, masalsı, naif anlatımıyla zaman zaman sulu boya tablolarını andıran görselliğinin yanında hepimizin son zamanlarda yokluğundan şikayet ettiğimiz samimiyeti de sunmakta.

Kahramanımız, ıssız adaya düştüğünde koparılmış olduğu “medeniyet”e geri dönebilmek için olanca gücüyle adadan kurtulma planları yapmakta fakat her defasında bu “medeniyet”e dönüş girişimleri sonradan farkına vardığı devasa bir kırmızı kaplumbağa yüzünden başarısızlıkla sonuçlanmaktadır. Bu devasa kırmızı kaplumbağaya medeniyete dönüş girişimlerini engellemesi nedeniyle öfkeyle ve belki de bir türlü karşı koyamadığı, alıştırılıp koparıldığı medeniyete dönme arzusuna yenik düşerek zarar vermeye çalışan kahramanımız mevzubahis kaplumbağanın hem kendisine hem de bizlere vereceği hayat dersinden habersizdir. Hepimizin bildiği üzere insanların nerede olurlarsa olsunlar tamamlamaları gereken belirli bir gelişimsel süreçleri vardır: Doğarlar, büyürler ve ölürler. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar karşı konulmaz bir süreçtir bu. Yine insanlar içgüdüsel bir şekilde nesillerini devam ettirebilmek için çocuk sahibi olmaktadırlar. Issız bir adada da olsa bu karşı konulmaz bir gerçektir neticede. Film alegorik bir anlatımla aslında bizlere bu gelişimsel süreci anlatmakta. Bir kadın ve bir erkek birbirlerini sever, sevişir ve çocuk sahibi olurlar. Sahip oldukları çocuklar dünyayı onlar sayesinde öğrenirler fakat bir süre sonra onların dünyası çocuklara yetmemeye başlar ve çocuklar yeni dünyalar keşfetmek üzere uzaklara giderler. Anne ve babalarsa artık yavaş yavaş gelişimsel süreçlerinin son safhasına yaklaşmışlardır.

Filmin alegorik anlatımında kaplumbağanın metafor olarak seçilmiş olması da tesadüf değildir elbette. Kaplumbağa, filmde doğanın bir parçası olarak uzun ömrü, yuvayı, ve hatta dişi olmasıyla da “Yuvayı dişi kuş yapar.” kabilinden bir inanışı da temsil etmektedir. Bu noktada film ile ilgili doğada tek olarak varlığını sürdüren bir erkeğin sürekli bir kaçış, arayış içerisinde olmasının bir dişi ile karşılaşıncaya dek devam etmesi şeklinde feminist bir okuma yapmak da mümkündür. Denizden gelen bir kaplumbağanın dünya üzerindeki misyonunu tamamladıktan sonra yeniden denize dönmesinin üzerine düşünüldüğünde ise film, tasavvuftaki ‘devriye’ inancına kadar okumalar yapabilmeyi mümkün kılmaktadır.

Teknolojik gelişmelerle birlikte alıştığımızı ve kopamayacağımızı düşündüğümüz birçok şeyden vazgeçerek yaşamımıza daha mutlu devam edebileceğimize dair çeşitli anlayışlar, yaşam felsefeleri ortaya çıkmaktadır. Minimalist yaşam biçimi de bunlardan biri olarak daha az eşya, daha az teknoloji, daha az insan ile daha mutlu yaşayacağımızı söylemektedir. Son zamanlarda birçok kişi tarafından hızla benimsenmeye başlanan bu yaşam biçimi ile ilgili olarak da Kırmızı Kaplumbağa’nın bize söyleyecekleri var: “Vakit, ıssız adadan değil; ıssız adaya kaçma vaktidir.”

Kırmızı Kaplumbağa ,hala kaldı mı bilinmez ama, “Animasyonlar çocuk filmidir.” algısını bir kez daha yıkacak, zaman üstü bir film! Tıpkı Persepolis gibi.

NOT: Yengeçlerin bu kadar sevimli varlıklar olabileceğini hiç düşünmemiştim 🙂