Yaşadığımız dünya bizim bakış açımıza göre şekilleniyor bir noktada. Her gün doğumuna sevinçle bakmak ya da pencereden parlayan güneşi sıkıntıyla karşılamak gün içinde yaşayacaklarımızı doğrudan etkiliyor. Gelecekle ilgili yazan yazarların da bazıları umut dolu, bugünden daha güzel şeylerin bizleri beklediğini ifade eden kitaplar kaleme alıyorlar, bazıları da karanlık bir geleceğin bizlerle olacağını anlatıyorlar. Distopik dediğimiz bu romanlar kara bir yaşantıyla dolu sayfalar sunuyor bizlere, tüyler ürpertici uyarılarını yapıyorlar da diyebiliriz, gelecek şimdi şekilleniyor çünkü. Daha çok distopik romanlar yazan Kanadalı yazar Margaret Atwood da “Kalp Gidince” (“The Heart Goes Last”) adında, Türkçeye yeni çevrilen kitabında gelecekle ilgili korkutucu ama sanki çok da uzak olmayan uyarılarını, hicivle karışık inanılmaz bir dille yapıyor, her koşulda ve durumda insan kalabilmekle ilgili bizleri derin derin düşündürüyor.

Margaret Atwood yetmişini aşmış, gencecik ruhlu ve çok üretken bir yazar, aynı zamanda bir aktivist. Deneyimlerini capcanlı yeni bakış açılarıyla birleştirip bizlere taptaze şeyler anlatıyor. Kırktan fazla roman, hikâye, şiir ve deneme kitabı var, bir feminist ve çevreci. İçtenlikle gülümseyen pırıl pırıl gözleri içinizi ısıtıyor, kitaplarını okurken biraz ürperseniz de. 2000 yılında Booker Ödülü, Arthur C. Clarke Ödülü ve 2014’te Orion Ödülü aldığı ödüllerden birkaçı. Geçtiğimiz yıl dizi olarak yayınlanmaya başlanan “Damızlık Kızın Öyküsü”, bütün dünyada çok popüler oldu ve karanlık bir gelecek vadettiği düşünülen politikacıları eleştirmek için de bir ilham kaynağıydı. “Kalp Gidince” kitabı, e-kitap olarak yayınlanmaya başlanmıştı, 2015 yılında basıldı ve ufuklar için yeni kehanetlerle bizleri baş başa bıraktı, yazarın daha önce kafasını yoran sorunsallarla bir bütünlük de oluşturarak.

Kitap kalp imgesi üzerinde dönüp dolaşıyor. Aç kalmamak, hayatta kalabilmek için en son neler yapabiliriz, kalbimiz, vicdanımız nereye kadar dayanır? Söz konusu olan bir işse en son neye katlanılabilir? Başkalarına zarar verme varsa işin içinde mesela? Bütün sistemimiz çöktüğünde, en olmayacak şeyler bize empoze edildiğinde tavrımız ne olur? Aşk, sevgi nereye konulur böyle bir durumda? Ateşler içinde bir aşk, güven yoksa yeterli midir? Huzur ve güven mi, alev alev yanmak mı, ikisi bir arada olamaz mı? Güvenilir, sadık insanlar isteriz ama tutuşturabilecek olanları da unutamayız. Aşk, çelişkilerle mi dolu, biz mi onu içinden çıkılmaz hale getiriyoruz? Son bilimsel çalışmalarla kişileri istedikleri gibi yönlendirebilen bir sistem, huzur ve para vadediyorsa tercih edilir mi? Belki bilim aşk sorunlarına da bir çare bulur, hayalimizdeki sevgili paramızla oluşturulabilir, bir ameliyat ya da gerçeğinin aynısı bir robot. Önümüze çıkan badireler hiç bilmediğimiz bir beni ortaya çıkarabilir, bu benle yaşamak yeni ve bilinmeyen bir yaşantı şansı mı ortaya çıkarır yoksa bir kâbusa mı dönüşür her şey? Bu yeni ben birlikte olduğumuz insanın bizde eksik bulduğu noktaları tamamlar mı acaba? Öyle ya, yeni şartlar ortaya çıkmamış karakter özelliklerini görünür kılabilir, ama bu sonuçta artı hanemize yazılır mı? Aynı şey karşımızdaki insan için de geçerlidir, hayallerini kurduğumuz insan belki de yanı başımızdadır, eksik bulduğumuz yönleri, derinlerde bir yerde olabilir, uygun ortamı bekliyordur. Kendi çıkarımız söz konusu olunca, bir teline bile zarar veremeyeceğimiz insana nasıl davranırız? Özgürlük mü, maddi rahatlık ve huzur mu? Özgür seçme iradesi o kadar da istediğimiz bir şey mi? Kendi tercihlerimizin sonuçlarına da kendimiz katlanmamız gerekiyor, bilmemek ve düşünmemek daha mı rahat acaba?

Stan ve Charmaine genç, evli bir çifttir. Amerika’nın bir bölgesinde yaşanan ekonomik ve sosyal çöküş sonrası her şeylerini kaybetmişlerdir, arabaları ve birbirleri dışında. Arabalarında yaşamaktadırlar, Charmaine’nin çalıştığı bardan elde ettiği gelir tek geçim kaynaklarıdır, her yer suçlu kaynamaktadır, özellikle geceler çok tehlikelidir. Positron Projesi diye bir şey duyarlar bir reklamda, Consilience adlı bir şehirde insanlara ev ve güvenilir iş vadeden bir sosyal projedir bu. Tek yapmaları gereken bir ay evlerinde kalmak, diğer ayı da bir hapishane hücresinde geçirmektir. Evlerini hapiste oldukları zaman başka bir çift kullanacaktır, o çiftle tanışmak bile kesinlikle yasaktır. Bir de şartları kabul edip sisteme katılınca artık oradan çıkış yoktur. İçine girince çıkamayacağınız bir peri masalı. Harika bir ev, porselen tabaklar, çiçek desenli çarşaflar, yumuşacık havlular, rahat koltuklar, sağlam bir iş. Bir ay bu cennettesiniz, bir ay hapiste, olsun, bu bir rüya. Ama her şey göründüğü gibi olmayabilir, oradakiler göründüklerinden çok farklı olabilirler, isimler ve görevler aldatıcı olabilir. Sistem tam itaat ister, her yer kameralarla gözetlenmektedir, “1984” romanının havası hissedilmektedir biraz. 1950’li yıllarda gibi yaşamaktadırlar ayrıca, müzik bile o dönemlerindir, kışkırtıcı olabileceği düşünülen müzikler bile yasaktır, Doris Day çalıp durur masum aşk şarkılarıyla. Kadınlar ve erkekler ayrı ayrı işlerde çalışırlar. Ama yasaklar bir müddet sonra hiç düşünmeyecekleri şeyleri akıllarına getirir, yapmayı asla istemeyecekleri şeyleri özler, hatta yapar hale gelirler. Rüya yavaş yavaş bir kâbusa dönüşür, yöneticilerin istedikleri yönde ilerlemek zorunda kalırlar.

Kitap, Cengiz Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” kitabının bir bölümünde geçen, bilimin insanları yöneticilerin istedikleri gibi yönlendirmek için uğraştığını, bu gerçekleşirse bilinçaltına hükmedip biz hiç farkında olmadan onların istemleri doğrultusunda hareket edeceğimizi, yani birer köleye, hatta robot köleye dönüşeceğimizi anlatan satırları akla getiriyor. Kitabın ana karakteri, bunları bilimin bu kadar ilerlemesinden gurur duyarak anlatan kişinin bir mankurt olmak istediğini tiksintiyle düşünüyor, Moğolların eskiden insanların tam birer köle olması için işkenceli yöntemleri sonucu oluşan, aklını yitirmiş bir zavallı. Annesini bile tanımayıp onu efendisinin emriyle öldürebilecek kişi. Sistem için amaç iktidar ve güçse her zaman, “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” romanında olduğu gibi, bütün imkânlarını insanları kontrole ve onları itaate zorlamak için kullanacaktır zaten.

“Kalp Gidince” romanı arada distopyanın sınırlarını da zorlayarak bizleri uyarıyor, bazen tiksindiriyor, keskin bir mizahla da gülümsetiyor. Soluk soluğa kendini okutan kitap, son satırlarına kadar tempoyu düşürmüyor. Sistemin dayattığı mutluluğu yeniden irdelememizi sağlıyor, insan ve kalp kavramlarını her yönüyle ele almaya çalışıyor. Bu bağlamda özgür seçme iradesinin insan olma adına önemi bir kez daha vurgulanıyor, bunları yaparken de kitap son satırına kadar bizi hep düşündürüyor. Bittiğinde de dönüp bir daha irdelemenizi istiyor sayfalarını ve hayatınızın satırlarını.