Bugün; 12 Temmuz 2017. Bir yıl dönümü. Kalem ortaklığımızın yıl dönümü. Şimdi son beş yılı hatırlıyorum da; röportajlar, iki kitap, izlediğimiz oyunlarla ilgili kırka yakın görüş yazısı, iki rotary konuşması, seyahatler, tüm o yaşanmışlıklar, hani nasıl derler, gözümün önünden bir film şeridi gibi akıp geçiyor tek tek. Ne çok şey paylaştık aslında.

Şimdi gülümsüyorum ama, çok ünlü bir aktörle röportajımız vardı ve hayatımda ilk kez ya, ‘fazla yükseklerdeyse’ kaygısıyla çekinmiş, ‘gitmem, erteleyelim’ diye tutturmuştum. Yavuz’un beni ikna etme çabaları boşunaydı.

Hayır, gitmeyecektim.

Tabii, gittim ve laf aramızda o söyleşiye hayran kaldım. Bir buçuk saat su gibi akıp tükendi. Bugün bile o röportajı gurur duyarak anlatıyorum herkese. Yadsıyamam,  çapaklarım oldu hep. Hani birkaç kez, hani arada sırada, hani geçici olarak ama sürekli. Arızalı olmadığımı, hiç iddia etmedim ki zaten. Ayten Alpman’ın o şarkısındaki gibi, “Ben Böyleyim”. Böyle de devam edeceğim sonuna kadar.

Sahi, çok yakınımızdakiler hariç pek bilen yoktur ama bütün o röportajların mimarı sadece Yavuz’dur gerçekte. Onunla çalışma lüksünü yaşayansa ben. Yanında rahat nefes alabildiğim dört beş kişiden birisi olduğu kadar ortak projelerde yoğunlaşmak, sonsuz bir saygı sevgiyle, tiyatroyla, okumakla, yazmakla, seyahatlerle beslenen bir dostluk bu, zafer madalyası gibi taşıdığım, onur ve güven, inanç duyduğum.

12 Temmuz 2012 / Perşembe. Kim bilir, belki de kader ağlarını örmüştü beraber çalışmamız için. “Doğru zaman, doğru yer” formülü bir kez daha devreye girmişti. Aslıhan Kandemir ile söyleşim vardı. Yavuz da gelmişti. Hayran kaldığı, Ethel Rosenberg ile tanışacak olmanın heyecanı içindeydi, biliyordum. Aslıhan Kandemir ile oyunlardan, özellikle de “Rosenbergler Ölmemeli”den konuştuk, söz sözü açtı, saatler saatlere eklendi. Günbatımına doğru, Aslıhan’a veda edip ayrıldık. Birden aklıma geldi, Yavuz’a dönüp : “Ne dersin beraber sürdürelim mi bu röportajları? Belki bir kitap. Ha, ne dersin ?” dedim.

Sosyofobik kişilik açısından, yeryüzünde benimle yaraşabilecek sayılı insanlardan biri olarak hemen, “Kesinlikle. Zinhar. Hayırrrr!”diye yanıtladı, doğal olarak. Ama bilmediği, benim uçsuz bucaksız sinsiliğim, içten pazarlılıklığım ve gerçek bir Bizanslı oluşumdu.” Olsun, yine de deneyelim. Mesela bu röportajı birlikte yazalım. Olmazsa vazgeçersin, dünyanın sonu değil a,”dedim. İkna oldu mu gerçekten, yoksa bu deliyle takışmayayım durup dururken, diye mi düşündü, bilmiyorum.

Sonrasında halen hiçbir yapımcı, özel / ödenekli tiyatronun bir araya getiremeyeceği o çok değerli sanatçılarla röportajlar yaptık. Her röportaj bizi başka diyarlara, boyutlara taşıdı, varsıllaştırdı. Eğitti. Yolumuzu aydınlattı. Kimileri gerçek dostlarımız oldu. Hepsini çok ama çok sevdik. Aslıhan Kandemir, Şebnem Köstem, Deniz Gökçer, Zafer Ergin, Genco Erkal, Haluk Bilginer, Selma Kutluğ, Erarslan Sağlam, Oya Palay, Ayşe Kökçü, Vildan Gürelman, Alev Oraloğlu, Haldun Dormen, Sevil Akı, Reha Kadak, Nihal Kaplangı, Nedim Saban, Engin Alkan, Aslı Öngören, Hüseyin Köroğlu, Şenay Saçbüker, Nedret Güvenç, Filiz Akın, Mert Tanık, Ayşe Erbulak, Füsun Erbulak, Sevinç Erbulak, Özden Özgürdal, Hakan Güner, Selin İşcan, Erhan Yazıcıoğlu, Levent Üzümcü, Arda Aydın, Yeşim Koçak, Kubilay Penbeklioğlu, Cengiz Tangör, Merve Engin, Pınar Afşar/ Kerim Afşar, Murat Garipağağoğlu, Ersan Uysal, Celile Toyon, Ani İpekkaya, Nilgün Kasapbaşoğlu, Tarık Günersel, Handan Ekinci, Ayşen İnci, Işıl Yücesoy, Aziz Sarvan, Özlem Türkad, Rüçhan Çalışkur, Can Şengel, Hikmet Körmükçü, Hülya Karakaş, Tamer Levent, Elçin Atamgüç, Prof.Dr.Nilay Kan Büyükişliyen, Emrah Özertem, İrem Arslan, Nesrin Kazankaya, Can Şengel, Mustafa Sağyaşar, Filiz Vural, Engin Çağlar, Murat Mahmutyazıcıoğlu.

Örneğin, Ani İpekkaya ile o dört saatin sonunda, sadece harika bir röportaj gerçekleştirmemiş, artık hep sürecek bir dostluğa da adım atmıştık. “Bazen bir neden gerekir yeniden insana dair umutlanmak için. Düşünmenin, sorgulamanın, merak etmenin, paylaşmanın haz haliyle. Sağ olun Yavuz. Sağ olun Pınar. Artık yol arkadaşıyız. Daima sevgimle..” demişti Jülide Kural. Ve ne çok not ne çok güzel hatıra, yaşanmışlık. Dediğim gibi, her söyleşi de mutlu olduk, eksiklerimizi ayrımsadık, kendimizi geliştirdik.

Son beş yılı güzel ve kalem ortaklığımızı, beraber çalışmamızı ( çekişmesiz, rekabetsiz ancak benim uçsuz bucaksız endişe bozukluklarımı, telaşlarımı, şüphelerimi, şımarıklık ve hunhar kaprislerimi, bir dakikamın diğerine uymayışını, nasıl bir egomanyak olduğumu da belirtmeliyim..) anlamlı kılan, hiç kuşkusuz ki, Yavuz’un  “Ödün vermeyen, ilkesi için direnen, sorumluluklarının bilincinde oluş” tavrıydı. Hayır, asıl anlatmam gereken, ben Yavuz kadar kin, nefret, gerginlik, öfkeden arınmış, sakin, her zaman gülümseyen bir insan görmedim hayatımda. Ve aslında o kadar güçlüdür ki… O gülümseyişin ardında yatan hep o dirençtir. Biliyorum, yaşantısına fazla karışıldı mı, bunaldı mı, yine o gülümseyişle kaçıp kaybolur usulca. Arkasına bile bakmaz. “Nikola beni gören iki ola”, deriz ya, aynen öyle. Laf lafa eklendi yine biliyorum, sahi son bir ayrıntı daha; Yavuz’un kızdığını, bağırıp çağırdığını, hiç duymadım, görmedim bu ortak çalışma sürecimizde. Bol küfürlü konuşurum, mesela. Hele öfkelendim mi? Eser gürler, en galiz, en yakası açılmadık küfürleri yağdırırım şimşek hızıyla. Her neyse, ya insan küfür de mi etmez, kardeşim? Etmezmiş demek ki. Yavuz’da buna tanık oldum. Paul Eluard’ın bir dizesini, “Gece asla tam değildir”, belleğinde taşıdığını bilirim. Bu nedenle umut doludur. Onun kişisel sözlüğünde ödün vermek, riya yoktur. Sağlam bir felsefe altyapısı hayat bakışını etkilemiştir kuşkusuz. Disiplinlerarası düşünceyi, öğrenmeyi savunması da bundandır, bana göre. Zaman zaman ince ironisini geç ayrımsar karşısındaki. Aydın sorumluluğuyla hareket eder hep. Kimselere tepeden bakmaz. Bugün başka, yarın başka türlü konuşmaz.

Her oyundan sonra oturup konuşuyor, o piyesin eleştirisini yapıyoruz, hoşnutsuzluklarımızı da, sevincimizi de paylaşıyoruz. Ve neredeyse hep aynı anda, “Tamam yazacağız, önce sen başla”, diyoruz. Aslında ikimiz de biliyoruz ki,  gece sabaha erişmeden, o yazıyı sıcağı sıcağına bitirmiş olacağım.

12 Temmuz 2012’den bugüne paylaştığımız tüm o dostlar, oyunlar, bale, opera, kitaplar, makaleler, dostluklar, röportajlar, seyahatleri şimdi mutlulukla, gururla, pişmanlık duymadan hatırlayabildiğimize göre önümüzdeki beş yılda da, şimdikinden daha çok yazacağız, okuyacağız, izleyeceğiz, seyahatlere çıkacağız, aktaracağız demektir.

Uzun söze gerek var mı bilemem ; bakmayla yetinmeyip baktığını görebilme, doğru anlayabilip aktarabilme becerisi, değerlendirme ve yorum yeteneğiyle de çok değerlidir Yavuz. İyi ki varsın, diyorum. Çok alışılmış bir cümle olacak ama iyi ki olduğun gibisin! Yaşama dair ve dahil tüm o fısıldadıklarınla, hep var ol.