Yanlış zamanda ilave yaptın. Çok köpürdü malzeme.”

 “Alevin altında da çalıştım ama hocam, dediğiniz gibi.”

 “Oksijeni azaltmalı ve doğru zamanda davranmalısın. Yoksa camda istenmeyen hava kabarcıkları bırakırsın.”

 “Kusur mu bu ?”

 “Evet temiz bir işte istenmez, kaliteyi düşürür. En önemlisi camın zayıf noktasıdır bu boşluklar.

 “Ama kusur diyorsunuz da hocam bu hava kabarcıklarının büyüleyen bir hali var,” dedi hayal kırıklığını gizlemek isteyerek.

 “Sıkma canını olur mu ? Kuralı öğren ki sonra bozasın,” dedi öğretmeni.

Duydunuz mu? İstenmiyorum, kusurmuşum. Zamanlama hatasıymışım.

Bu insanoğlu hep çok bilir. Ne geldiyse başına da hep o bilmişliğinden gelir. Oysaki benim varlığım bakanın gördüğü yerdedir.

Şu eski konağın merdiven çıtırtılarına karışıyor Müzeyyen’in sesi. Benzemezmiş kimse ona. Duvardaki varaklı çerçevede duran yıllar önce kaybettiği, aşkın ve ölümün aynı yüzde yuvalandığı güzel yüzlü adama benzemezmiş kimse. Köprüyü gören pencerenin karşısındaki konsolun üzerindeyim. Art Nouveau dedikleri akıma ait cam bir vazodan izliyorum konağı. İçbükey bir aynaya bakar gibiyim, Her şey kocaman bu evde. Evin hanımı önce fotoğrafa bakıyor. Ara sıra eğilip seviyor beni. Eğildiğinde gömleğinin dantel yakası perde gibi iniyor evime. Rahmetli eşinin hediyesiymiş. “Kabarcıklarını seveyim senin,” diyor göz bebeğini bana dikerek.

Bilinçli bir şekilde sanatçım tarafından özellikle bırakılmışım. Beni yapan da  hediye edildiğim kadın da her halimle seviyor beni. Şehir öyle bir şehir ki katman katman yükseliyor. Bu konağın tam karşı tepesindeki mahallede gece kondurulmuş bir evde uzun süre yıkanmamış küllüklere bakıyorum.

Küllükler gibi her şey tozlu ve dumansı. Tam karşılarında içlerine hiçbir zaman çiçek konmamış vazonun içindeyim. Oradan izliyorum aileyi. Gözlerinin feri sönmüş, beş çocukla ve işsiz bir kocayla baş etmeye çalışan kadın dolanıyor ortada. Desenlerinin birbiriyle bağı olmayan üç dört halı birleştirilmiş salonda. Derme çatma yapılmış mutfak ve banyonun üzerinde sallanan tozlu ampulden yayılan sönük ışıkla daha da sönen bir yaşamı seyrediyorum.

“Ben işe gidiyorum. Yemekler ocağın üzerinde.”

“Milletin evini temizleyeceğine kendi evini temizlesene!” diye bağırıyor adam.

Mutsuz sesine oğlunun “Batsın bu dünya….”ya eşlik eden sesi karışıyor. Ne yuvamın hangi malzemeden yapıldığı ne içindeki hava kabarcığının farkındalar. Yaşam savaşı veren bir evden farkındalık beklemek budalalık, diyorum kendime.

Zamanla bağım yok benim. Ben hep varım. Birileri konuşuyor. “Para onlarda artık, bizde değil. Altyapısız para da böyle oluyor işte!” diyor içinde olduğum cam vazonun tasarımcısı evdeki uşağa. Pek anlamıyorum ne demek istediklerini. Bir kadının “Ben buna tonla para saydım. Getire getire bu kabarcıklı şeyi mi getirdiniz vazo diye. Çok istesem akvaryum alırdım bu baloncukları seyretmek için!” diyerek bağırdığını duyuyorum. İstenmediğim yerde titreme geliyor. Yuvam da huzursuzlanıyor. Çatladı çatlayacak. Çatlayıp kadının evinde oraya buraya dağılasım da gelmiyor değil hani.

Yeşillikler içinde şehrin en eski akıl hastanelerinden birinin odasındayım. Hastanın başındaki sehpanın üzerinde duran yeşili mavisi bulanıklaşmış başka bir vazodan seyrediyorum aklın sınırlarını. Burada zamanlama hatası yok çünkü buradakilerin hepsi zamanın dışındalar. Dünyanın hatalarını seyrediyorlar. Koridordan diğer görevlileri olduğum odaya çağırıyor hemşire. Aşk bahanesiyle deliren bu kadını sakinleştirmek için iğne yapmaya çalışıyorlar kollarını tutarak. Yavaş yavaş kasları gevşiyor. Birkaç dakika içinde yalnız kalıyoruz ve uykuya dalmadan önce bana dikiyor gözünü. Bakışı, bakış değil. Ben bile görüyorum neler yapabileceğini ama beni beğenmeyen insanoğlu konduramıyor olabilecekleri. Kararıyor oda, ay yükseliyor.

Büyülü sarkacın acıları çoğalttığı saatler. Açık pencereden, şehrin kuytularından bir şiirin melodisi süzülüyor:

“….gizemli kanatları ruhta ölüm karanlığının..Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegahın…”

Kadın, elleri titreyerek yanımdaki su dolu bardağa uzanıyor. Biz yine göz göze geliyoruz. Doktor çağırsam yok, atlasam sehpadan yürüsem koşsam acil çağrısına bassam, olmuyor. Yok böyle bir aklım, yeteneğim yok. Eninde sonunda bir hava kabarcığı ne yapabilir ki? Sadece sezebilir. Kadın, kendi kendine söyleniyor.

Cümlelerinin başı sonu belli değil. Kurumuş elleri titriyor. Bardağı kavrayabilse su içecek. Şuursuzca bardak yerine vazoyu kavrıyor. Durgun ama tekinsiniz bir halden ani bir geçişle elindekini yere fırlatıyor. Yuvam paramparça. Ben bir vazonun kıvrım yerinden  kırılınca iyice keskinleşiyorum. En zayıf nokta, en zayıf yeri vuruyor.

Doktor “Ben size demedim mi böyle bir hastanın odasında cam eşya bulundurmayın,” diye bağırıyor hemşirelere odaya koşarken.

Aşka, zorbalığa, yoksulluğa, sonradan olmuşluğa, sınırlara tanıklığım damarların çatallı yollarında yuvarlanarak devam ediyor.