Bir süredir yazamıyordum, biraz aradan sonra tekrar merhabalar.

Uzun süredir bir şeyler izleyecek, izlesem de yazacak zaman bulamayan ben “Kendini beslemezsen ölürsün” savıyla hızlı bir toparlanma sürecine girişimin ilk yazısı ile karşınızdayım. Bugün sizinle çok özel bir yönetmen olan Gus Van Sant’ın yeni filmi “Don’t Worry, He Won’t Get Far On Foot” hakkında konuşacağız. Ve tabii ki başlıktaki özel adam Joaquin Phoenix’ten de bahsedeceğiz.

Gus Van Sant’ı çoğu kişi “Milk” filmi ile tanır. Biyografilerin adamı olan yönetmenimiz bu hikayeleri ve kişileri seçerken koyduğu ilk kriteri “Ötekilik”. Kendisi ötekilik konusunda çok hassas. Ve bu konuda ses olmayı tercih eden bir yönetmen. Öyle ki “Milk” filmi ile çok ses getirmiş ve başarılı olmuş olacak ki günümüzde var olan ana akım stüdyoları bile etkileyecek dereceye kadar gelmiş. Hatta kendisine “New World Order”ın kural belirleyicilerinden biri bile diyebiliriz. Çünkü bu kuralların çıkmasına sebep olan yönetmenlerden biridir. Günümüzde var olan eşcinsellik, kadın, polis şiddeti, toplumsal algı gibi konuların işlenmesine yaptığı sinema ile cesaret vermiş bir yönetmenden bahsediyoruz. Bu etkisi güçlü sinematografisi ve kendine has duruşunu birleştirmesiyle ortaya çıkıyor. Bu da onu auter kılan unsurların başında geliyor.

Filme gelecek olursak filmin konusu “John Callahan Amerikalı bir karikatüristtir. Gençliğinde klasik bir Amerikan genci olan Callahan , gece parti parti gezerken geçirdiği trafik kazası sonucu felç olur. Sadece sağ kolunu kullanabilen John, sürekli tekerlekli sandalyesi ile problem yaşadığı için kendine bir destekçi arar. Bu arayış sonucunda Donnie ile tanışır. Donnie zengin bir ailenin çocuğudur. Bir terapi grubuna sahiptir ve bu gruba dahil olup belli adımları geçerse kendine sponsor olacağını söyler. John burada insanlarla tanışır ve hikaye başlar.”

Konusuna baktığımızda aslında tam bir Gus Van Sant hikayesi. Çünkü kendisi toplumda görmezden gelinen ne varsa onu göz önüne getirmeye , onun sesi olmaya, onun için konuşmaya ve ona destek olmaya kendini adamış biri. Bu konuya inanıyor ve biraz anarşist, biraz pragmatist davranarak kendi hikayesini şekillendiriyor. Genel olarak bu hikayeler biyografiler olsa da Sant kendi dokunuşları ve ince ince işlenen diyalogları ile asıl olan mesajı seyirciye ulaştırmayı seviyor. Bu filmde de tam olarak buna ulaşmaya çalışıyor. Buna da ulaşmış. Öncelikle ilgi çekici hikayesi ile sizi sarmalayan film, ana akım sinemanın kullandığı o mükemmel güç “ajitasyon ve aşırı dramatize” ile seyircisine yaklaşmıyor. Tam aksine kara mizah – hicivsel ögelerle filmi bezeyerek asıl konudan uzaklaşmanızı engelliyor. Özellikle çoğu sinemacının uzak duracağı bu tavrı kullanarak adeta sivri dili ile “sinemada hiciv” isimli bir ders veriyor.  Amatör bir tavırla kullandığı kamera ile sizi adeta olayın göbeğine koyan yönetmen, sizin odaklanmanız gereken kısmı sizin için ani zoomlarla odağınıza koyuyor. Bunu bir anlatı diline çeviren Sant, bunu yaparken sizi asla rahatsız etmiyor. Çünkü genel düşündüğümüzde bu yapı bozucu bir hareket ya da başkalaştırma efekti olarak adlandırılabilir. Ayrıca bunu sadece kamera ile de yapmıyor. Geçişler ve efektlerle de bu yapı bozucu, yenilikçi tavrını devam ettiriyor. Bu kurgusal farklarla da anlatıyı rahatlatan yönetmen, özellikle çekim geçişlerinde ve sahne geçişlerinde kullandığı teknikle bir kez daha kendini belli ediyor. “Bir yönetmen kendini belli ettiği sürece özgündür.”  Gus Van Sant bu filminde hakkını veriyor.

Hikayesi açısından inanılmaz materyallere sahip olan film, bu hikayeye yakışır şekilde bize sunuyor. Özellikle her karakteri çok ince işliyor. Hikayemizin merkezinde John Callahan’ı görüyoruz fakat senaryo derinliği o kadar güzel ayarlanmış ki çevresindeki her karakterin hikayesini dinlerken ana konudan kopmuyor. Derinlik konusundaki titizliği de senaryosunun sarkmasını engelliyor. Fakat mesajın seyircisine ulaşmasını engellemiyor. Diyalogları ile seyircisine mesajını ince ince işleyen Sant, bazen bunu abartsa da boğmuyor. Alkoliklikten büyük anlatılara, toplumsal vurdumduymazlıktan aşka kadar birçok konuyu bir arada barındıran film , sonunda şükredene bağlanıyor olması biraz can sıkıcı. Filmin en büyük eksisi bu.

Veeee! Filmin en can alıcı noktasına gelelim. Joaquin Phoenix. Kendisi inanılmaz performansların oyuncusu. Daha önce de kendisini yazmıştım. Ve daha ileriye taşıyacağını bilmeme rağmen yine de kendi içimde “Herhalde burası sondur. Sınırı bu kadardır,” demiştim fakat hayır. Bu filmde izlediğimiz Joaquin Phoenix bu yazının başlığıdır. Hiç makyaj olmadan kendinin bir “avokado” olduğuna inandırabilir. Sınırsız bir kabiliyet ve bence aşkla yapılan bir iş. Yoksa başka türlü mümkün değil, böyle bir performans sergileyemez. İnanılmaz bir performans. Filmde Jonah Hill, Rooney Mara gibi oyuncular olmasına rağmen filmi tek başına sırtlıyor götürüyor. Diğer oyuncular adeta destek atıyorlar. Filmin başından sonuna kadar John Callahan’dan daha John Callahan olmuş. Jonah Hill’in desteğiyle de adeta şaha kalkmış. Bu film akademinin ne kadar ilgisini çeker bilemiyorum. Hali hazırda birçok film var lakin; Joaquin Phoenix’in bu Performansı Eddie Redmayne’in “The Theory of Everything” performansından bir tık daha üstte. Bu film Joaquin’in “The Joker” filminde oynaması ile biraz gölgede kalmış olsa da kesinlikle dikkate alınması gereken bir performans. İzleyenler müthiş bir deneyim sunuyor. Öyle ki Daniel Day Lewis oyunculuğu bıraktı diye üzülen ben Joaquin Phoenix’in varlığıyla mest oluyorum.

“Don’t Worry , He Won’t Get Far on Foot” büyük bir hikayeyi, auter bir yönetmeni , büyük bir oyuncuyu ve belki de en önemlisi büyük bir farkındalığı içinde barındıran bir film. Gus Van Sant sevenler için yönetmenin alışılagelmiş sinematik tavrına sahip ama bazı sinematografik değişiklerle anlatısını yer yer güçlendirdiği, yer yer zorladığı bir film olmuş. Seyircisine güzel bir deneyim sunan filmi izleyenlere “Zevkinize ortak oldum,” izlemeyenlere “izleyiniz efenimler” diliyorum. Bana vakit ayırdığınız için teşekkürler. Saygılar …