Uzakdoğu ülkelerinin halkına, halkının icra etmiş olduğu sanata olan ilgi son yüzyıllarda sürekli bir artış göstermiştir. Özellikle Japon sanatı, dünya sanatını etkileyen birçok niteliğe sahip olmuştur fakat her şeyden önce Zen algısının ruh ve doğa ile yakından ilişkili olması büyük bir rol oynamıştır bu etkileşimde. Kabul edelim, kendisine özel bir mistisizmi var bu sanatın.

Vincent Van Gogh

Bu mistisizmden birçok sanatçı etkilenmiştir; özellikle resim sanatındaki etkileri sıklıkla karşımıza çıkmıştır. Vincent Van Gogh, Theo’ya olan mektuplarından birinde “İşte, günden güne hayatım Japon bir sanatçının hayatına dönüşüyor.” yazmıştır ve bir dönem eserlerinde Japon sanatının etkisi yoğun bir şekilde görülebilir. Yalnızca Van Gogh da değil; Toulouse-Lautrec, Pissarro, Monet, Munch, Hodler gibi sanatçıların da bu büyülü ve oldukça ruhani sanattan etkilendiğini söylemek yanlış olmaz. Peki Japon sanatı Batı’daki yorumunu nasıl buldu?

Claude Monet

World’s Fair

İlki 19. Yüzyılın başlarında düzenlenen “World’s Fair” yani “Dünya Fuarı” olarak adlandırılan, günümüzde “Expo” adının yaygın kullanımda olduğu fuarlar ve sergilerle ülkeler bulundukları coğrafyanın sınırları dışına çıkarak kültürlerini tanıtma fırsatı bulmuşlardı. Yapılan dünya fuarları için özel binalar ve sembolik yapılar tasarlanır, fuarın sonunda bu yapılar yıkılırdı. Fuar için tasarlanan ve yıkılması planlanan fakat oldukça fazla beğeni topladığı için yıkılmayan yapılardan birisini anımsatmak isterim sizlere; Eiffel Kulesi. Birkaç örnek dışında, dünya fuarları için inşa edilen yapıların neredeyse hepsi ortadan kaldırılmıştır. Bu yapılar fuar alanlarına uygun olarak tasarlanmışlardı ve bu fuarlarda ülkeler kendi ürünlerini, kültürlerini, halklarını tanıtan öğeler ile donatılmış alanlara sahiplerdi.

World’s Fair France

İşte bu fuarlar ile kültürlerarası etkileşim artmış, topluluklar birbirleri ile etkileşim içine geçmişti. Bu etkileşimin en güçlü hissedildiği iki olgu hiç şüphesiz Japon sanatı ve Batı kültürü olmuştu. Batı’nın bir negatif bir pozitif ilerleyen abartı – sadelik – abartı – sadelik şeklinde birbirini takip eden sanat akımlarından bunalması, onları yeni bir şeyin arayışına girmeye itmişti. Neo-klasisizm ya da neo-gotik adı verdiğimiz sanat akımları ile geçmişi yeniden tekrarlamanın çok da ötesine gitmeyen çabalarını aşıp, “Yeni” bir şeyi keşfetmeye ihtiyaç duymuşlardı. Böylece, Art Nouveau yani “Yeni Sanat” doğdu.

Dünya fuarlarının da etkisiyle batıda kendini gösteren Japon sanatının ilhamını doğadan ve ruhtan aldığından bahsetmiştik. Bu mistik etki, devrin Avrupa insanının tam olarak ihtiyaç duyduğu bir şeydi. Doğru yerde, doğru zamanda kendini göstermişti Japon sanatı. Bu sanatın doğadan ilhamını alması, bitkisel kıvrımları ve soyut yapısı Batı sanatçılarını çok etkilemişti çünkü uzun zamandır varlıkları tüm gerçekçilikleri ile resmetmeye çalışmakla meşgul olmuşlardı.

Peki Art Nouveau’yu tanımlayan nitelikler nedir?

Art Nouveau’yu tanımlayabilmemiz için Japon sanatının motiflerini anımsamamız gerekiyor. Burada kompozisyonun ve gerçekçiliğin ötesine geçerek soyutlamayı ve motifleri anmakta fayda var. Çünkü dönemin estetik algısı artık gerçekçiliği aramıyor, mükemmel kompozisyonu ya da altın oranı istemiyor çünkü zaten yapılabilecek her şey daha öncesinde yapılmış. Çünkü “Yeni” bir şey arzu ediliyor artık sanat tüketicileri tarafından.

Art Nouveau mimarlığında, mimari plan ya da hacim önemini kaybediyor ve biçim gitgide önem kazanmaya başlıyor. Çünkü tamamen yeni bir şey ortaya koymak için eskiden gelen alışılmış şeylerin dışına çıkmaya gayret gösteriliyor Art Nouveau akımında. Mekanların içindeki merdiven korkulukları, merdiven tasarımları, demir malzemenin kullanıldığı tüm ince detaylar birbirlerini çeşitli şekillerde saran bitkileri anımsatan kıvrımlı formlarla bezeniyorlar. Bunun en güzel örneği olarak Victor Horta tarafından tasarlanmış olan Hotel Tassel’in merdivenini söyleyebiliriz.

Hotel Tassel

Yalnızca yapıların içinde değil, aynı zamanda dış cephelerinde de sık sık Art Nouveau etkisini görebiliyoruz. Örneğin Hector Guimard tarafından Paris’te tasarlanan bir girişte dökme demir malzeme ile cam birlikte kullanılmıştır. Bu iki malzemenin birlikte kullanımı zaten oldukça sevilmişti bu dönemde. Demirin döküm tekniği ile her tür şekilde üretilebilmesinden ötürü kıvrım detaylarını vermekte zorlanmayan Art Nouveau sanatçıları bu fırsatı değerlendirmiş ve severek kullanmışlardı.

Art Nouveau mimarlığı çeşitli bölgelerde çeşitli isimlerle anılmıştır, etkisini yoğunluklu olarak Victor Horta ile Belçika’da, Hector Guimard ile Paris’te göstermiştir. Art Nouveau’nun etkisi, ünlü mimar Raimondo D’Aronco ile birlikte İstanbul’a dek uzanmıştır.

Botter Apartmanı

Bahsettiğimiz kıvrım dalı motiflerin yapı cephesi boyunca devam ettiği ve demir döküm ile bitkisel modellemenin yapıldığı korkulukların en bilinen örneklerini İstiklal Caddesi üzerinde yer alan Mısır Apartmanı veya Botter Apartmanı’nda da görebilirsiniz.

Mısır Apartmanı

Sevgiler.

1996’da Antalya’da doğdu. İlk kez “Büyüyünce ne olacaksın?” dediklerinde “Yazar!” diye cevap verdi, o günden sonra verdiği bu cevap da hiç değişmedi. Sanatla iç içe büyüdü, sanatçı olmak istedi. Sanatçı olamayınca, sanat tarihçisi olmak istedi. Şu anda Akdeniz Üniversitesi’nde Sanat Tarihi eğitimi alıyor ve elinden geldikçe yazmaya gayret gösteriyor.