Bazı yazarlar çok büyük etkiler bırakırlar üzerimizde, yaşamımız boyunca unutamayız onların satırlarından dökülenleri. Kitabı okurken gözümüzde canlanan görüntüler yaşam yolculuğumuzda önderlik ederler bize adeta. Bazıları da ne kadar mükemmel olursa olsun, kitaplarıyla ne kadar güzel zaman geçirirsek geçirelim, yazılanların büyük bir kısmı uçar gider zihnimizden. Zihin kendince bir tasnif yapar sanki olaylar ve karakterler silikleşir çabucak. Marie-Henri Beyle’in, ya da takma adıyla Stendhal’in iki kitabı, dünyanın en unutulmaz klasiklerinden olan “Kırmızı ve Siyah” ve “Parma Manastırı” benim için bu kategoride ne yazık ki. Birçok ayrıntıyı canlandıramıyorum zihnimde ve bu bana acı veriyor doğal olarak. Kitapçıda onun “İtalya Hikâyeleri” adlı kitabını görünce, belki biraz da bu yüzden, yeniden sevdiğim bir yazarla buluşmak için önüne geçilmez bir heyecan duydum ve aynı heyecanla sayfaları çevirdim.

Orta Çağ ve Rönesans’a ait bu hikâyelerde, yaşamın bin bir kafesle örülü tutsaklıkları içinde yaşanan çok derin duygular, tutkular, aynı zamanda gücün getirdiği sarhoşluklar, acımasızlıklar çok sade bir üslupla bize aktarılıyor. Yazar, İtalyanca elyazmalarından olduğu gibi çevirdiğini iddia ettiği bu öykülerin gerçek hayat hikâyeleri olduğunu belirtir. Çok sade bir üslupla, adeta bir tarih yazıcılığı titizliğinde bu acı dolu hikâyeler bize aktarılır. Hız çağında belki de anlamını yitirmiştir bu aşklar, acılar, tutkular. Stendhal bu duyguların on dokuzuncu yüzyıl için, hatta Fransa için bile uzak olduğunu ifade eder. Yazar, “Düşes de Palliano” adlı öykünün başında şunları belirtir:

“Dikkat ediyorum, İngiltere’de, hele Fransa’da, İtalyan aşkından, İtalya’da on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda görülen çılgınca aşktan, sık sık söz ediliyor. Zamanımızda, bu güzel aşk, Fransız göreneklerine, Paris’te ve Londra’da moda olan tavırlara öykünen sınıflarda, ölmüş, büsbütün ölmüştür.”

Daha sonra, bu aşkın “doyum almayı hedef tutan aşk” olduğunu açıklar. Aşkın, kendisinden başka bir hedefi yoktur, aşk, aşk içindir bir bakıma.

Her yer âşıklar için engellerle doludur, bazen yine İtalya’da geçen “Romeo ve Juliet” oyununda olduğu gibi aileler düşmandır. İntikam hırsı, daha da zengin olma arzusu, daha dindar görünme ve daha fazla dünya nimeti elde etme merakı her zaman sevgililerin karşısındadır ve bunlar bazen yanlışa sürüklenmelerine sebep olur. Öyküler zehir, işkenceler, güç savaşları, tuzaklar ve kılık değiştirmelerle doludur, bir şekilde aşkla karışır hepsi. Aşka engel olan gurur da bir tuzak olarak karşımıza çıkar, aşkı anlamamıza, kendimizi ya da sevdiğimizi affetmeye engel olan gurur. Burada büyük İtalyan operaları hatıra geliyor, “Tosca” örneğin, Puccini’nin ölümsüz eseri adı anılmadan geçilecek gibi değil. Bazılarının güç ve otorite tutkusu yüzünden kavuşamayan âşıkları anlatır bu trajik opera. Cavaradossi adlı bir ressam ve şarkıcı Tosca birbirlerine âşıktır, ama Cavaradossi bir kaçağa yardım ettiği gerekçesiyle tutuklanır ve işkence edilir kendisine. Tosca, sevgilisini kurtarmak için görevlilere bilgi verir, ancak polis müdürünün gözü kendisindedir. Onun iğrenç teklifini kabul eder gözükür Tosca, fakat sonra onu yaralar. Polis müdürü verdiği sözde durmamış, Cavaradossi idam edilmiştir, Tosca da kale duvarından atlar.  Yine “Aida” adlı, başka bir İtalyan besteci olan Verdi’nin eseri, iki düşman arasındaki aşkla, Mısırlı kumandan Radames ve Habeş kralının esir kızı Aida’nın aşkıyla ilgilidir. Radames bazı savaş sırlarını Aida’ya verdiği için vatan hainliğinden suçlu bulunur ve diri diri gömülme cezası alır. Aida’ysa babasıyla kaçıp kurtulmak yerine Radames’in mezarına saklanır ve onunla ölmeyi tercih eder. Gönül, soydan, makamdan, rütbeden anlamaz. Kalbin kendine ait bir dili vardır, sevenler yalnızca kalp dünyasında hissedilen sözsüz bir büyüyle bağlıdırlar birbirlerine.

Bu öykülerde kadınlara nasıl bir ikiyüzlülükle davranıldığını da görmekteyiz. Erkekler için normal olan ya da bir gurur vesilesi sayılan olaylar, kadınlar için utanç verici bulunmakta ve kadınlar, bunlardan dolayı en ağır şekilde cezalandırılmaktadırlar. Aşk dedikodusu bile öldürülmesi için yeterlidir kadınların. “Düşes de Palliano” öyküsünde, düşesin kocası dük sürekli başka kadınlarla aşk yaşamakta, herkes de bunu bilmektedir. Kocasının adamlarından birinin aşk sözlerini dinlemeyi kabul ettiğinde, düşes suçlu bulunur ve erkek kardeşi onu öldürür. Kardeşi zorunlu olarak bunu yapar, neredeyse kanun budur ve erkek kardeşler ya da koca bunu yapmazsa, onursuz insanlar durumuna düşerler. “Castro Başrahibesi” öyküsünde, Elena di Campireali, babası asker ve aynı zamanda haydut olan Branciforte’ye âşık olur, ama babası ve ağabeyi Branciforte’yi öldürmeye çalışırlar. Ağabeyi bir aşk macerası yaşarsa kız kardeşini öldürmek zorunda kalacağını söyler babasına. Elena sevdiğini ne heyecanlarla bekler balkonda, “Romeo ve Juliet”i bize hatırlatır bu sahne. Kadın her zaman ailenin namusu, şerefi konusunda ölçü kabul edilmiştir, erkeğin aşk konusundaki bütün davranışları onurludur, fakat iş kadına gelince, kadın uslu uslu evde oturmadıkça her zaman sorun kaynağıdır. Evin dışına çıktıklarında ya da kendilerinden beklenmeyen şeyler yaptıklarında kadınlar sokak kadını veya cadıdır. Bu tür cezalandırmalar Heinrich Böll’ün “Gül ve Dinamit” adlı deneme kitabında da farklı bir şekilde geçer. Denemelerinden birinde Böll, Dominik tarikatının kurucusu Aziz Dominikus’un kendisini görmek isteyen kadınlardan genelde güzel olanlarıyla görüşmüş olduğunu ölürken itiraf ettiğinin söylendiğini belirtir. Bu aziz bir sürü kadını cadı diye yaktırmasıyla ünlüdür. Cadılar, “çevrenin çokluk katlanabileceğinden güzel, katlanabileceğinden akıllı ya da özgür kadınlar” diye devam eder Böll. Din ve siyaset el ele kendileri için karlı buldukları şekilde insanları yönetebilirler ve insanlar da korkudan onların istediği gibi davranır.  Cezalandırılmayacaklarını bildikleri zaman da insanlar istediklerini yaparlar. Bu öykülerde papa öldüğünde çok suç işlendiğini görürüz, yeni papa seçilene kadar kanun yoktur çünkü.

Belki de birçok insan aşkın çok kolay bulunacak bir şey olduğunu düşünüyordur günümüzde. Bu kitap aşk hakkındaki düşüncelerimizi sorgulatır bize. Öyküler aşkla yanmanın ne olduğunu bize fısıldamasının yanında insanların adalet, onur için ne zor zamanlar yaşadıklarını anlamaya çalışmamızı sağlamaktadır. Zorluklar mıydı aşkı, tutkuyu bu kadar değerli yapan, yollarındaki engeller miydi? Kolayca elde ettiğimiz şeyler o kadar da değerli olmuyor ve günlük yaşantının gürültülü koşuşturması içerisinde derin duygular hissedilemiyor. Derinlere dalıp beklememiz, doğru zaman, doğru yer için beklememiz gerekiyor. Modern kulaklarımızın Loreena Mckennitt’in tutkuyla, tehlikeli bir aşkla dolu “The Highwayman”in melodisine ihtiyacı var, birisinin kendi canından çok nasıl sevildiğini anlatan o büyüleyici şarkıya. Kendisinden başka bir hedefi olmayan aşk, ruh asla bırakmaz hissetmeyi, göklere ait bir kıvılcımla tutuşan ateş, içgüdülerinin peşinden gitmeyi asla terk etmeden bir aşk.