“…Süreyya Opereti gene isim değiştirmiş. Devrin vekillerinden Şükrü Kaya’nın yardımıyla şimdiki Fitaş Sineması’nın yerinde olan Moulin Rouge isimli gazinoyu tiyatro haline getiriyor babam. Artık tiyatronun hem oyuncusu hem yöneticisi Lütfullah Sururi, tiyatronun adı Halk Opereti. Halk Opereti öyle başarılı oyunlar oynuyor ki, yerli yabancı öyle operetler sahneliyor ki, şu, tarifi gayrı kabili mümkün olan, halkın malı oluyor Atatürk Türkiyesi’nde. 

Halime operetini seyrettiğim gün rüyada sanmıştım kendimi. Zozo Dalmas sarışın, güzel sesli bir kadındı. O Yunanca söylüyordu şarkıları, Ali amcam Türkçe. Oyunda Celal amcam, Toto Karaca ve bir sürü tanıdık oyuncu daha vardı. 

Herkese başka bir hayranlık duyuyordum. En az otuz kere seyrettim herhalde Halime operetini. Bütün şarkıları ezbere biliyordum. Zozo Dalmas’ın Rumca söylediği partileri bile. Sahnede cin gibi bakan Zozo Dalmas, kulise çıkar çıkmaz eline gözlükleri verilmezse önünü bile göremeyecek kadar kördü. Çok şaşırmıştım buna. Babamı en çok Leblebici Horhor operetindeki Sansar Hasan rolünde beğeniyordum. Hiç doyamıyordum seyretmeye. 

Kulislerde kucaktan kucağa dolaştırılıp şımartılmak olağan bir şeydi benim için. Hemen herkes büyüyünce artist olup olmayacağımı sorardı. “Hayır” derdim, “İstemiyorum, artist olmayacağım.” Ama tiyatrodan eve dönünce, bale yapan kızların danslarını tekrarlamaya çalışırdım gizli gizli odamda…”

Gülriz Sururi/Bir An Gelir (2013)

Bakın siz, şu badem gözlü “Artist olmayacağım!” diye dört dönen ufak kızın şimdilerde; hafızalarımızda nasıl yer ettiğine…

Sally Bowles, Zilli Zarife, Mahpeyker, İrma, Desdemona, İsabel, Ayşe, Laura, Halide, Zehra, Edith Piaf, Zeyno Bacı, Angela, Nevvare, Shella,  Zilha, Mehmene Banu ve dahası…

E hani nerde “Artist olmayacağım!”cılık? 

Onca karakter, açılan yüzlerce perde, çocukluktan bugüne yutulan sonsuz sahne tozları…

Neydi tüm bunlar? diye düşünürken bir bıçak saplanıyor, acımasızca kalbimin tam ortasına…

Ah Gülriz Sururi… Canım Gülriz Sururi… Zarif Kadın!

Nasıl bir zarafetle yok oldun, çektin gittin… Bir rüzgâr gibi estin… 

Sizlerle kalbime saplanan bu bıçağın hangi yönden geldiği üzerine konuşmak istiyorum. ​​​​​Öyle bir bıçak ki bu; vefatından üç gün önce telefonlaşıp 17 Ocak için randevulaştığım Gülriz Sururi’nin ellerinden geçen bir bıçak… Düşünün acısını… Eğer veda etmeseydi gizlice bizlere; arkasından gözyaşlarıyla yazmak yerine bu satırları, her zamanki gibi kahkahalarımızla çınlatıyor olacaktık sayfaları…

Ne kadar canhıraş bir durum öyle değil mi? 

        Peki ya ne düşer şimdi benim üstüme?

                               Elbette bu özel kadını en güzel şekilde anlatmak, fütursuzca yansıtmak… 

Öyleyse başlayayım; zarifliği ve zeyrekliğiyle bizleri büyüleyen, sahneleri süsleyen; kimi zaman Sokak Kızı İrma, kimi zaman Mehmene Banu, kimi zaman ise Zilli Zarife olarak perde arkasından el sallayan Sururi’nin hikâyesine…

​Gülriz Sururi, memleketin ilk primadonnası Suzan Lütfullah’ın kızı. Babası, ilk operet kurucularından tenor Lütfullah Sururi. Onları buluşturan, Muhlis Sabahattin’in bir oyunu: “Ayşe”. Suzan Lütfullah’ın en yakın arkadaşlarından biri, Muhlis Sabahattin’in kızı Melek Kobra. Yan yana gelemeyişlerine üzülüyor, onları babasıyla tanıştırıyor ve yeni yazdığı operetin başrollerini almalarını sağlıyor. Oyunun turnelerinde gelişen aşk, İstanbul’da evlilikle sonuçlanıyor ve Gülriz, bu evliliğin ilk ve tek çocuğu olarak dünyaya geliyor. İsim konusunda aile çapında çıkan küçük anlaşmazlık, Abdülhak Hamit Tarhan tarafından çözülüyor: Anne Özhan isminde ısrar ederken büyükbaba Manzume diyor, Tarhan ise Farsça “gül dağıtan” anlamında Gülriz’i öneriyor. Dedesi Nazif Bey, isminden müsemma onu Gül Hanım diye çağırıyor.

Küçük Gülriz, yedi yaşına kadar dedesinin Kalamış’taki köşkünde yaşıyor. Annesi bir yandan plak doldururken diğer yandan Muhlis Sabahattin’in kumpanyasında sahneye çıkmayı sürdürüyor. Kumpanya, ilerleyen yıllarda Kadıköy’de yerleşik düzene geçiyor ve adı Süreyya Opereti oluyor. Suzan Lütfullah, operetin başaktristi ki anısına yaptırılan büst, hâlâ Süreyya Operası’nda… Yazık ki amansız bir hastalık onu 23 yaşında bu dünyadan alıyor. Gülriz Sururi, hayatının kalanını hayran olduğu annesine hasret geçiriyor. O yaşta ne büyük bir acı!

Sonrası, babasının dizinin dibinde, büyük ailesiyle geçen yıllar. Önce Beyoğlu’na, Şükrü Paşa Apartmanı’na taşınıyorlar. Küçük Gülriz için Kadıköy’den İstanbul’a gitmek bir hayalken, göbeğine yerleşiyorlar. Sonrası rüya gibi… 

O günleri anılarında şöyle anlatıyor: “O zamanlar Beyoğlu evimizin bahçesi gibi neredeyse. Evden tiyatroya giderken ya da dönerken, hemen her gün rastladığım insanlar arasında kimler yok ki? Şevkiye Hanım, Melahat İçli Hanım, her gün aynı saatte Orman Birahanesine girerken karşılaşıp konuştuğum Sait Faik, acele acele Galatasaray Lisesi’ne derse giderken yanağımdan makas alan Esat Mahmut Karakurt, Çiçek Pasajı’ndan çıkan Fikret Adil Bey, Beyoğlu mağazasına her gün uğrayan, her görüşte elini öptüğüm Hacı Bekir Ali Muhiddin Bey ki, bana annemin bütün plaklarını hediye etmişti. Ayrıca Tokatlıyan Oteli’nin vitrinlerinin ardında oturan Ali Naci Karacan, bazen Sedat Simavi, Yahya Kemal, Celalettin Ezine, kapı komşumuz Celal Sılay, sinemalarına giden Osman ve İhsan İpekçi Beyler, Cemali kardeşler, Sümer Sineması’nın şişman müdürü Fevzi Bey, Dişçi Siret Bey… Bunların çoğu amcalarımın, babamın tanışı, dostu, benim de selamlaştığım kişiler.”

Gülriz Sururi, yukarıdaki satırlarda onlu yaşlarının ilk yarısını anlatıyor. Tiyatro dediği, kadrosuna girdiği Şehir Tiyatroları Çocuk Bölümü. Babaannesinin sert muhalefetine rağmen bizzat babası tarafından Muhsin Ertuğrul’a emanet ediliyor. Sahneye çıktığı ilk piyes, “Şeytan”. Sonrası geliyor. Üç yıl kadar çocuk oyunlarında başrol oynadıktan sonra Reşat Nuri Güntekin’in “Yaprak Dökümü” adlı oyununda ilk önemli rolüne çıkıyor. Bu arada İstanbul Konservatuvarına devam ediyor, Muhsin Ertuğrul, Galip Arcan, Behzat Butak gibi hocalardan tiyatro eğitimi görüyor, şan ve bale dersleri alıyor.

Yazlarını babası ve amcalarıyla çıktığı turnelerde geçiriyor, kışın İstanbul’a dönüyor. Arada yaptığı başarısız bir evliliği saymazsak hep ailesiyle yaşıyor. Sonrasında Muammer Karaca Tiyatrosu’na giriyor, orada bir kısım bulvar komedilerinde ve “Ednan Bey Duymasın” gibi güncel siyaseti makaraya alan oyunlarda oynuyor. Oradan Haldun Dormen’in Küçük Sahne’sine geçiyor ve onunla çalışıyor. Hayatının en eğlenceli, kariyerinin başarılı dönemlerinden biri bu olsa gerek…

Küçük Sahne yılları, Gülriz Sururi’nin hayatında bir kırılma noktası: Hamlet rolüyle büyük başarı kazanan Engin Cezzar’la tanıştığı dönem bu. Ve işte aşk! Doludizgin geçen bir flört döneminin ardından 1961 yılında evleniyorlar ve ertesi yıl kendi tiyatrolarını kuruyorlar. Evlendikleri yıl, Gülriz Sururi, Haldun Dormen’in sahneye koyduğu “Sokak Kızı İrma” ile sahnede devleşiyor ki operetlerden sonra müzikal dönemini yeniden başlatacak oyun bu. 

Sonraki büyük adım Haldun Taner’in “Keşanlı Ali Destanı”. Türkiye’de yazılmış ilk epik müzikal bu; hâlâ yeri doldurulamadı…

“Keşanlı Ali Destanı”nı izleyiciyle buluşturuyorlar. Müzikal, 452 temsille o dönem için bir rekora imza atıyor. Keşanlı Ali Destanı’nın başarısı yeni müzikallerin önünü açıyor. 

Ekip, ertesi sezona Refik Erduran’ın yazdığı “Direkler Arasında” ile giriyor. Sonrasında yine Haldun Taner’in “Zilli Zarife”si ve “Sokak Kızı İrma”nın ikinci temsili var: 1967 yılında 105 temsil yapan müzikal, Gülriz Sururi -Engin Cezzar tiyatrosunun en başarılı işlerinden biri oluyor. 

Tiyatronun repertuvarı müzikallerle sınırlı değil. Nâzım Hikmet’in “Ferhat ile Şirin”inden Gogol’un “Palto”suna, Yaşar Kemal’in “Teneke”sinden Vincento Gazzo’nun“Morfin”ine uzanan başarılı işler yapıyorlar. 

Nazım Hikmet demişken… Bu cesur olayı anlatmazsam olmaz…

1965-66 sezonunda 69 kez sahneye konulan Nâzım Hikmet oyunu “Ferhat ile Şirin”, bir tartışmayı gündeme getiriyor. Nâzım Hikmet’in yasak olduğu yıllar bunlar ve onun bir oyununu sahnelemek, oldukça cesur bir adım: Şairin 35 yıl sonra seyirci karşısına çıkan ilk oyunu bu. Derhal dedikodular üretiliyor ve bunlar basında yer alıyor. Kimi bu oyun için Moskova’dan para aldıklarını yazıyor, kimi halkı “Türk milletine kötü tuzaklar hazırlayan bu insanları” protestoya çağırıyor… Bu kadar da değil: İstanbul Radyosu, düzenli olarak yayımladıkları reklamlarını iptal ediyor, gazeteler oyunun ilanını basmayı reddediyor. Bütün bu engellemelere rağmen, oyun, 1965 yılının 4 Ekim günü Ruhi Su’nun sazından yükselen ezgilerle perdesini açıyor. Sonrası, büyük bir başarı…

Bu arada, Gülriz Sururi’nin hayatında yeni bir sayfa açılıyor ve hemen kapanıyor. ‘60’lı yılların sonunda büyük sükse yapan Playboy adlı kulübün sahibi Edvart Saatçi, sanatçıdan program yapmasını istiyor. Şarkıcılık müzikalde güzel, Gülriz Sururi şarkı söylemeyi seviyor ama bunu gazino sahnesine taşımak zor. Düşünüyor ve “Bir kere denemekten bir şey çıkmaz,” diyerek adımını atıyor. Başta kendince bir repertuvar hazırlıyor ama Saatçi’nin diretmesiyle dümeni piyasa şarkılarına kırıyor. Yine de çizgisinden uzaklaşmıyor. “Ayşe” operetinden şarkılar, kimi kantolar, Haldun Dormen’in seçtiği “aranjman”lar ve popüler türküler… İlk gecesini anılarında şöyle anlatıyor: “Kanat Gür Orkestrası’nın giriş müziğini çaldığını duyuyorum. Ve salonun arkasından doğru başlıyorum yürümeye. Flaşlar patlamaya başlıyor hemen. Birden başım döndü yerlere oturmuş, bana yol vermeye çalışan kalabalığı görünce. Bitmek bilmeyen bir alkış arasında orkestranın önündeki yerime ulaşıyorum. (…) Yoğun sigara dumanlarının ardından seçiyorum müşterilerin yüzlerini. Piste çıktığımda saat ikiydi; on birden, on ikiden beri şov izleyen, dans eden müşteriler sarhoş. Hemen hepsini tanıyorum, gece kulüplerinin malum ünlü simaları. Çok sarhoş hepsi. Kimi bağıra bağıra garsonu çağırıp içki tazeletiyor, öteki yanındaki hatuna sarılıyor, beriki benimle şarkı söylemeye çalışıyor. Yükses sesle elbisemi, makyajımı, saçımı konuşup duruyorlar. (…) İçime girecekler neredeyse, damağımı seyrediyorlar şarkımı söylerken. Sahne ile pistin farkını anlayıveriyorum birden. Kendimi tahtından indirilmiş bir kraliçe gibi hissettim o anda. Ne işim vardı burada benim?” İlk günkü panik sonraki günlerde de sürüyor ama mukavele gereği otuz gece sahneye çıkıyor Gülriz Sururi. Müşteri günden güne artıyor, yoğun istek üzerine program on gün uzatılıyor ama sanatçı sonunda restini çekiyor ve şarkıcılık kariyerini sonlandırıyor.

Yazının burasında hikâyeyi anlatmaya küçük bir ara vereyim ve Sururi – Cezzar ikilisinin James Baldwin’den Don Cherry’ye uzanan “çevre”sinden söz edeyim… Nasıl böyle güçlü olduklarını gösteren bir çevre bu. Haldun Taner’den Yaşar Kemal’e uzanan isimleri ve tiyatro camiasındaki insanları saymıyorum bile. Hep yan yana oldukları isimler, onları güçlendirmiş, dünyaya bambaşka bir yerden bakmalarını sağlamış. Onca baskıya rağmen oyunlarını inatla sahnelemelerinde bunun da payı var. Altı çizilmesi gereken bir başka husus, gençlikleri. Bilhassa Gülriz Sururi, her dem genç. Zamansız bir kadın… Gençti ve hiçbir zaman yaşlanmayacaktı. Tuhaf ama bana ölümsüz gibi gelirdi. Değilmiş. Ne acı!

Ve devam…

‘70’li yılları art arda gelen başarılarla kapatan sanatçı, yol arkadaşı, yoldaşı Engin Cezzar’la birlikte ‘80’li yıllarda büyük sükse yapan prodüksiyonlara imza atıyor. Bunların ilki, Edith Piaf’ın hayatından uyarlanan “Kaldırım Serçesi”. 1981 yılında Zeynep Oral’ın teklifiyle yola koyuluyor, Ali Poyrazoğlu’nun katkısıyla işi hızlandırıyorlar. Başar Sabuncu’nun yönetiminde ortaya çıkan, muazzam bir oyun. Şarkı sözlerini çevirmek üzere projeye dâhil olan Can Yücel kısa süre sonra ayrılınca sözleri Sabuncu ve Cezzar Türkçeye uyarlıyor. Birine de Gülriz Sururi el atıyor: “Ne gariptir, en sevdiğim şarkı olan ‘Non, Je Na Regrette Rien’in çevirisinde Başar da Engin de zorlanınca Türkçe sözleri ben yazdım. ‘Hiç, hiç mi hiç, ben pişman olmadım hiç…’ O gün ruh halime yakındı bu şarkı. O nedenle başarılı oldu galiba.”

İşte böyle…

Bu sihir gibi hikâyenin sonrasında ise kitaplar ve televizyon programları var. Son nefesine kadar üreten, fikrini her dem korkusuzca söyleyen, aklındakini tane tane ve son derece temiz bir Türkçeyle anlatan çok önemli bir sanatçıydı Gülriz Sururi. 

Gidişiyle hayatımıza büyük bir boşluk bıraktı. Hayatı seven, şarkılarını şevkle söyleyen, sahnede devleşen bir isimden söz ediyorum; öğrenmekten zevk alan, bildiklerini insanlara anlatan, gerektiğinde çatır çatır tartışan bir isim… 

Gülriz Sururi, 90 yaşındaydı ama hepimizin kardeşi gibiydi. Her yaşımızda bizden sadece iki yaş büyük gibi gelirdi. Bu da zamansızlığını gösteriyor. 

Geride bıraktıkları, sahnede fırtına gibi estiği oyunlar, anılarını anlattığı kitaplar, hikâyeler, televizyon programları, şarkılar ve onu hatırladığımızda yüzümüze yerleşecek kocaman bir gülümseme. Sessiz gidişinin ardından sosyal medyada yazılanlara bakınca ne kadar çok insana değdiğini anlıyorsunuz. Şüphesiz ardından nefret kusanlar da var ama zaten onları “insan” kategorisinde değerlendirmek yanlış…

Gülriz Sururi’nin kıymetlisi, manevi kızı Zeynep Miraç Özkartal’a ve Değerli Murat Meriç’e sonsuz teşekkür ve şükranlarımla…