İşte seyreyle gözüm, hünerini Balaban’ın.

İşte şafak vakti, Mayıs ayındayız.

İşte aydınlık:

akıllı, cesur, taze, diri, insafsız.

İşte bulut:

kaymak gibi lüle lüle.

İşte dağlar:

hem de mavi, hem de serin.

(…)

Nâzım Hikmet – “İbrahim Balaban’ın “Bahar” tablosu üstüne söylenmiştir.”

 

Seç köyünden İbrahim; henüz on altısındaydı mapus damına düştüğünde. Babasının gönderdiği işe ıslık çala çala gitti o sabah. Gelecek sabahları rutubetli duvarlar arasında karşılayacağını bilmeden. Nereden bilsindi İbrahim. Babası da bilemedi, kandırıldılar. Bu suçtan fazla yatmayacaktı mapusta ama talihsiz bir olay yeniden sürükleyecekti onu “Bursa Kalesi”ne…

Üçüncü sınıfa kadar okuyabilmişti İbrahim, oysa kafasının içi apaydınlıktı. Durmadan okumak, en çok da resim yapmak istiyordu. Altı yaşında başladı çizmeye. Tarlaya gittiğinde elinde kalem defter, bulduğu her köşede boyuna resim yapardı. Ama artık içerideydi. İçerininse ne uçsuz bucaksız tarlaları vardı çizilecek, ne de başı bulutlu dağları. Olsun dedi İbrahim, insan yüzünde de uçsuz bucaksız manzaralar yok muydu? Ayrılmadı kaleminden, defterinden. Mapushane arkadaşlarının portrelerini yapmaya başladı. Bir yandan da marangozhanede çıraklık ediyor, para kazanıyordu. Koğuşa heyecan yayıldı bir sabah. “Nâzım Hikmet Bursa’da”, “Damımıza okumuş yazmış adam gelmiş”..  Herkes bir şey söylüyordu Nâzım Hikmet için. Kimdir, necidir bu adam? diye sordu İbrahim. “Mani yazar, suret çizer” dediler. Resim sözünü duyunca gözleri parladı. Ne yapıp edip kendini Nâzım Hikmet’e göstermeli, ondan hüner kapmalıydı. “Beni yanına çırak alır mı ki?” dedi İbrahim. “Olmaz,” dediler. “Neden?” diye sorduğunda. “Komünisttir yaklaşma,” dediler. “Komünist ne demek?” diye sordu. Cevabı onlarda bilmiyorlardı, hükümete karşı geldiyse kötü bir şeydi muhakkak. Dinlemedi İbrahim onları. Şiir yazan, resim yapan biri kötü olur muydu hiç.  Sonunda götürdüler Nâzım’ın yanına, tanıştırdılar. İbrahim  bir bahane bulup sık sık Nâzım’ın koğuşuna gitmeye başladı. Gidiyor, onun her hareketini büyük bir dikkatle izliyordu.  Kalemiyle insan yüzlerini nasıl ölçtüğünü ezber edip arkadaşlarının resmini çizerken o da aynını yapıyordu. Bir gün “Sana çıraklık edeyim, bana yağlı boya yapmayı öğret şair baba,” dedi Nâzım’a.. Anlaştılar. Şair babasının çırağıydı artık. Onun fırçalarını temizleyip paletine boya sıkıyor, tutkal ve üstübeçle resim bezi hazırlıyordu. Büyük bir sabırla ustasının fırça darbelerini izledi uzun süre. Nâzım ışığı görmüştü. “Senin bu kalem desenlerini, değil Türkiye’de dünyada çizen yok,” derken, dostu Kemal Tahir’e mektuplarında şöyle anlatıyordu İbrahim’i. “Ben burada bir ressam Yunus Emre keşfettim. Köylü, köy mektebinde okumuş, bir gün boya istedi verdim ve ilk iş olarak aynada kendi resmini yaptı. İkinci portre bir şaheserdi ve şimdi üç aydır şaheser portreler yapmakla meşgul. Bütün boyalarımı ona verdim. Sahici milletimle bir kere daha sahiden övündüm…”

İbrahim yaptığı resimlerden memnun olmuyordu bir türlü. Bakıyor, bakıyor “Bir şeyler eksik,” diyor ustasına. Nâzım düşünüyor ve “Sadece resim öğrenmekle olmaz,” diyor, “ders yapacağız”. İlk dersleri diyalektik felsefe. Nâzım öğretiyor, İbrahim öğreniyor. Ardından sosyoloji, ekonomi politik ve sanat tarihi… Mapus damı akademi oluyor İbrahim’e. Gün geliyor “Dersler bitti,” diyor hocası. ”Ben büyük şairim, sen de büyük ressamsın. Tekrarla bu sözü,” diyor. Her gün inançla söyletiyor İbrahim’e bunları Nâzım.

Mapushane Kapısı- 1949

Bir süre sonra İmralı Yarı Açık Cezaevine gönderiyorlar İbrahim’i, yolları ayrılıyor Nâzım’la. İki yıl eşekleri, öküzleri, doğayı resmediyor orada. Cezaevi doktoru resimlerinden birini beğenip satın alıyor. Sonra İstanbul ve İzmir’deki galerilere gönderiyorlar tablolarını. Resimler satılıyor ancak paralarını hiçbir zaman alamıyor İbrahim. Nâzım’ın yakınında olup da bedel ödemeyen var mı? “Komünist damgası” yemek büyük bedel o zamanlar. İbrahim de ödüyor o bedeli ama gurur duyuyor bundan. Başına bir çorap örülüyor İmralı’da, infazını yakıp tekrar Bursa Cezaevine gönderiliyor. Ama umurunda değil İbrahim’in, yeniden ustasına kavuşacak ya hiç üzülmüyor.. İçini yakan tek şey İmralı’da çizdiği yedi bin kara kalem desenini acımadan Marmara’nın sularına gömmeleri.

Bahar-1949

İsmi ilk “Mapushane Kapısı” ve “Bahar” tabloları ile duyuluyor İbrahim’in. Nâzım bu iki şahaser için ayrı ayrı şiir yazıyor. Cezaevine Nâzım’ı ziyarete gelen Sinan Korle heyecanlanıyor üstüe şiirler yazılmış tabloları görünce ve bir yazı kaleme alıyor gazetesinde. “Halk şiirinin yanında, Halk resmi” diyor ve Aşık Veysel’e benzetiyor İbrahim’i. O yazıyla birlikte konuşulmaya başlanıyor İbrahim.

1950 yılında çıkan afla bitiyor mapusluğu. Tabloları ve ustasıyla birlikte çıkıyorlar hapishaneden. Nâzım İstanbul’a, İbrahim köyüne dönüyor ancak fazla ayrı kalamıyorlar. “Resimlerini de al İstanbul’a gel,” diyor Nâzım. Kalkıp gidiyor yeditepeli şehre İbrahim. Nâzım dostlarıyla tanıştırıyor onu. Ancak fazla birlikte olamıyorlar, altı ay sonra İbrahim askere alınıyor, Nâzım da yurt dışına kaçmak zorunda kalıyor. Bu ustayla çırağın son görüşmesi oluyor.

Doğum-1950

İbrahim akademik çevrelerce “köylü ressam” diye aşağılanıyor, komünist olduğu için devlet ve belediye galerilerinde resimlerini sergileyemiyor ama yılmıyor. Nâzım Hikmet’in dostları ve sanatseverler sahip çıkıyorlar ona. İlk sergisini 1953 yılında Fransız Konsolosluğunda açıyor. Müthiş ilgi görüyor sergi, elliye yakın tablosu satılıyor. Sonrasında adı ünlü ressamlar arasında anılıyor İbrahim Balaban’nın. Kazandığı ün mütevazı kişiliğinde bir santim sapma yapmıyor. Anadolu’yu dolaşıyor, Hitit kabartmalarını, Anadolu evliyalarını, halk efsanelerini inceliyor. Gördüğü, hissettiği her ayrıntıyı nakış gibi işliyor tuvaline. Eleştirmenler “Anadolu insanının yaşamından ve halk efsanelerinden yola çıkarak toplumsal gerçekçi yapıtlar üreten ressam,” diye tanımlıyorlar onu.

Nesimi-1967

Balaban eserlerini dönemlere ayırıyor ve ‘Dağınık, Nakışsı, Ağır Aksak, Oyuncaksı, Tutsak, Özgürlük’ gibi özgün adlar veriyor onlara. Sanat anlayışını ise “Sanat, yaşantımın izdüşümüdür. Konu bir özdür, her öz kendi kabuğunu yapar. Ben insanı santimetrik ölçülerle değil, diyalektik ölçülerle resmediyorum.” diyerek özetliyor.

Mapushane, göç, cinayet, yol ve köy yaşantısına ilişkin temaları işleyerek başladığı yolculuğuna efsanelerle, mitolojiyle, toplumsal olaylarla, Anadolu erenleriyle devam ediyor Balaban. Bu yolculuk sırasında sergileri basılıyor, resimleri tahrip ediliyor, yasaklanıyor, darbeler görüyor, tutuklanıyor ama ellerindeki boyanın kurumasına hiç izin vermiyor. Bugün 95 yaşında, iki binden fazla tablosu, binlerce desen çalışması yanında kitapları ve heykelleri mevcut ünlü ressamın… Şair babasının adını her duyduğunda ayağa kalkıyor ve hâlâ ezbere okuyor onun şiirlerini.

“Nâzım Hikmet gerçekten de büyük bir adamdı. Beni kültürle donattı, ressamlığa yöneltti. Bir güneşti ve ben o güneşin içinden doğdum.”

 

Kaynak :

Şair Baba ve Damdakiler- İbrahim Balaban

Kemal Tahir’e Mapushaneden Mektuplar-Nâzım Hikmet

H.N. Balaban