Bir ekim öğleninin ışıklı gölgesinde, yaprakların hışırtısı üzerimde. Donup kalmak yapraklardan sızan ışığın gölgesinde. Eski, taş yollarda günün akış sesleri usul usul süzülür. Kemanlar hafif esintinin melodisinde. Bir başınalık, kitap ve kahveyle. Haz iliklerine işliyor insanın, zerrelerinde dolaşıyor. Sayfaları okşayan rüzgâr ve bir ekim düşünde dolaşıyorum kahvemi yudumlayıp. Bir sarhoşluk hali. Sarhoşken daha nettir her şey, perdeler açılır önümüzde birden, bir haz sarhoşluğu, akıllı bir delilik hali. Gerçeklik algısının değişmesi bir parça, bir düşün içinde yaşar gibi. Kendini seyretmek, bir oyunmuş gibi, yürekten kopup gelen devinimler.

Issız odaları dolaşıyorum zihnimde, kapalı pencereler, kilitli kapı, bakıp düşündüğüm eşyalar, hayır, artık bir sevgi yumağım var, kahvemden bir yudum daha alıyorum, bir başınalık uykusunda mıdır şimdi acaba? Gülümsüyorum bal rengi gözlü dostumu düşününce küçük şehrin küçücük yeşil sığınağında. Sevgi dolu mırıltılarıyla tam yalnızlık tüneline girecekken başını bacağınıza yaslayıp adeta “Bak, ben buradayım” diyen tatlı bir dost, karanlık dolu labirentlerin kapısında elinizden tutup kendi ışıltılı dünyasına götüren bir tanecik. Yazarcılık oynayıp yazarken ayakucunuzda ya da masanın diğer tarafında huzurla dolu olduğunu size hissettirerek uyuyan ve tuhaf bir şekilde size ilham perilerini getiren can. Kitabınızı okurken başını sevilmesi için uzatıp size eşlik eder, kitaptaki yeni arkadaşlarla tanışır. Minik muzipliklerle süsler akıp giden dakikaları. Bitmeyen bir arkadaşlık sağanağının altında, ay ve güneş tebessüm eder size artık.

Kitabıma çeviriyorum güneşin tebessümüyle kamaşmış gözlerimi. Sözcükler hüzünler, bitmeyen hüzünlerle dolu. Ekime de bu mu yakışır, John Banville’in “Deniz” kitabındaki gibi? Yitiriliş, izleri bütün yaşam boyunca devam eden çocukluk hatıraları, deniz, şu kocaman tuzlu su, bizi umursamaz görünen, karanlık derinliklerinde sırlar saklı duran. Yaşanmış günlerin kıyısına vuran dalgalar, kalbimize çarpıp duran dalgalar, artık ömrün sonbaharında yaşayanlar. Sonbahar ve kış günbatımları eşsizdir oysa bazen kederli olsa da, her zaman bir altın dokunuşları vardır. Güçlü bir fırtınanın sözlerini dinlerken, denizin aslında karanlık olmadığını biliriz ve ne muhteşemdir fırtınadan sonraki sessizlik. Patti Smith kaybın kaçınılmaz olduğunu ve o sevdiğimiz, şimdi yanımızda olmayanların bize bıraktığı ışığı nasıl da içimizde hissettiğimizi vurgular. Yaşadığımız güzellikler, paylaşılan sevgi dolu saniyeler, birçok kişinin hayal etmeye bile cesaret edemediği ışıltılarla dolu günler, birkaç hayata bedel, o mutluluğu yaşamış olmak, ne yüce bir his. Sonbahar düşünceleri, okuduklarım mart ayında oysa ne tezat, ilkbaharın sevinci “Palyaço”nun gözyaşlarına karışıyor. Bonn’da beş parasız, aşkıyla birlikte umudunu da kaybetmiş, herkesin önünde itaatkâr köleler olarak eğildiği kurumlara, düşüncelere karşı çıkan, yaşamını başkalarının dayattığı şekilde yaşamayı reddeden bir genç. “Yüzümü başına dayayıp saçının kokusunu uykuma beraberimde götürmeliydim,” dediği sevgili Marie’si yanında değil. Şeytandan daha keskin gözleri olduğunu iddia ettiği komşular tabii ki insanı rahat bırakmıyorlar. Ahlaksız bulduğu genel geçer ahlak kuralları Marie’yi alıp götürüyor, içki köpüklerinin sığınağında buluyor kendini, “Deniz” romanının kahramanı gibi. Her şeyin “en iyisini” isteyen babası, “para ebedidir” diyip duran annesi, savaşta sonuna kadar Nazi yanlısı olup sonra ateşli bir demokrasi taraftarı olan annesi, çevrelerindeki birçok insan gibi. “İyi ve doğru olanı sanırım kendilerine de bir yarar sağladığı zaman yapacaklardı”, bu iyilik ve doğruluk timsali olanlar. Provasını yapamayan palyaçomuz, aynanın önünde yapması gereken provasını. “En etkileyici yanı hareketsiz yüzü olan bir palyaço…” Çünkü provadan sonra sevdiğini görmesi gerekiyor:

“Böyle anlarda hemen Marie’ye koşar, onun gözlerinde kendimi seyrederdim. O beni bırakıp gittiğinden bu yana yüz idmanımı yapmıyorum. Korkuyorum, deli olurum diye… Beni aynadan geri getirecek kimse yoktu.”

Yanında istediği tek insan yanında değil , “ruhsal bir kanama” geçiriyor. Marie’nin de mutlu olamayacağını hissediyor. “Hep karanlıkta, sayın hanımefendi, sinemada ve kilisede…” Aradığı, ihtiyaç duyduğu ise “bir palyaço” işte.

“Palyaço”yu dinliyorum, Bonn’daki evinin penceresinden dışarı bakıyoruz beraber, son sigaralarından birini içiyor. Kendi hikâyemizi anlatıyor aslında, binlerce yıllık bir hikâye, herkesin gittiği yoldan gitmeme hikâyesi, ışığın kendi ellerinde olduğunu bilme hikâyesi, bütün önyargılar, saçma kurallar ve davranış biçimlerinden uzak olmaya çalışmanın hüznü. Kendin olmak, bir dağın başında bir başınalık demek bir bakıma, altıncı kattan bitmeyen koşuşmaları izlemek. Ayın selamını alıp onunla gülüşmek aynı zamanda, kokusu tükenmeyen melisaların eşliğinde. Kitabını kapatıp mırmır dostuna sarılmak için yola koyulmak, sevinçle karşılanacağından hiç şüphe duymadan. Son ısıtan ışıklar belki de, daha tatlı ışıltılara kavuşmak için. Janis Joplin’in “Kozmic Blues” şarkısı dönüyor zihnimde, “Zaman ilerlemeye devam ediyor… Hepimizin içinde bir ateş var”. İçimizdeki ateş, ışıkla devam düşlerle karışık yaşamlara, hayaller yelkenlisiyle gerçeklere açılmaya.    

Not:  İngilizce yazılarımı blogum artidelight.com adresinden takip edebilirsiniz.