Yirminci yüzyılın başlarında özellikle de Amerika ve Avrupa’da sanat kavramı köklü bir değişime uğradı. Her daldan sanatçıların protest ve bir o kadar da alaycı tutumları avangart akımdaki dönüşüm ve gelişimin şaha kalkmasına sebep oldu. Eh, her zaman başta bir hor görülmüş olsa da neticede artistik değerini kabul ettirmiş olan yedinci sanatın da bundan etkilenmeden sıyrılması pek mümkün olmadı. Özellikle de deneysel sinemanın seyrine etki ettiğini düşündüğümüz birkaç filmi sizler için seçip liste haline getirdik. Listede olmayan diğer filmlerin ise bizi affetmeleri için “kolay bulunabilirlik” kaidesi ile etrafına ince bir sınır çektik.

10) Symphonie Diagonale (1924) – Viking Eggeling

20’lerdeki avangart sevdasının bir dönemler beyaz perdedeki şizofreni modası gibi olduğunu düşündüğünüzü biliyorum. En azından bu film öyle değil zira Eggeling yedinci sanata sürrealizm tıkıştıran öncü yönetmenlerden biri. Yani moda olduysa bile bu adam ilklerden olduğu için sorun yok. Filmde art deco tarzında çizilmiş figürlerin ritmik kurgusunu görüyoruz. Başta söylediğime istinaden, bana soracak olursanız, 20’lerin “insanlar ne yapıyorsa yaparım”cı genç kızları millete caka satmak için bu tarz filmleri izlemiyordur ama yaşamadık tabii, belli olmaz.

9) Filmstudie (1925) – Hans Richter

Rhythmus ile ünlenen Hans Richer’in, Filmstudie filmi listemizdeki yerini biraz gerilerde olsa da öncü olma meziyeti sebebiyle alıyor. Özellikle de 20’lerin başlarında filmlerin ardında çok fazla alt metin aramamak gerek. Zira bu dönemde tıpkı diğer sanatçılar gibi yönetmenler de hareket eden görseller üzerinde ufak tefek deneyler yapmaya başlıyorlar. Yapılan bu görsel deneyler neticesinde ise dadacılık ve sürrealizm avangardın demirbaşı haline geliyor. Fazlaca kübist olan bu abimiz sinemanın devrime katkıda bulunması ve politik olması gerektiğini savunuyor. Hatta işi biraz abartıp Artistes Radicaux yani Radikal(Devrimci) Artistler adlı bir oluşumun kurucularından oluyor. Kendisi gaza gelip Rhythmus’un ilk abstrakt film olduğunu iddia etse de bu bilginin ne kadar doğru olduğunu bilemiyoruz. Görsel değeri hakkında ne düşünürsünüz ne hissedersiniz bilemiyorum fakat deneysel sinema tarihi açısından en azından bir defa izlemek gerek.

8) Ballet Mécanique (1924) – Fernand Leger

Ballet Mécanique avangart sinema üzerinde oldukça etkili, zamanının ötesinde bir iş. Filmde bireyler ve makinelerin ritmik bir kurgusunu görüyoruz. Şişeler, şapkalar, geometrik şekiller, gülen bir kadın, ışıklar, çizgiler, prizmalar, numarlar, mutfak gereçleri, vitrin mankeni uzuvları, ayakkabılar… Zihinsel mide bulantısına hoş geldiniz! Oturduğunuz yerde yorulacaksınız. Bonus olarak filmdeki ince dudaklı kadın Man Ray’in gözbebeği Fransız model Montparnasselı Kiki. (Şakaysa komik: Videonun altındaki yorumlar kısmında “Hangi kurgu programını kullanmış?” sorusunun yönetildiğini görebilirsiniz.)

7) Six Men Getting Sick (1966) – David Lynch

Six Men Getting Sick, David Lynch’in öğrencilik yıllarında yaratmış olduğu bir videodur. Özellikle “film” kelimesini kullanmak istemememin sebebi videonun filmden çok hareketlendirilmiş bir tablo niteliğinde olmasıdır. Nitekim dediğine göre kendisinin kamera arkasına geçme amacı da budur. Hareketli bir tablo yaratmak. Tabii işin ucunda Lynch olunca olaylar pek sevimli ilerlemiyor. Dört defa loop eden video izleyiciye sırasıyla kusan 6 adamı gösteriyor. Bir de siren sesi. Hepsi bu. Bunun bir çeşit acı ve rahatlama döngüsü olduğunu sanıyor olsak da deneysel sinemada kesinliğe yer yoktur.

6) The Alphabet (1968) – David Lynch

İtiraf edeyim, alfabeyi hala “ey bi si di i ef ci” diye ritim tutturarak hatırlıyorum. Alfabeyi adam akıllı öğrenememe sebebim kesinlikle bu film değil. Ama eğer 6 yaşındayken bu videoyu izlemiş olsaydım şu anda bu yazıyı yazamıyor olabilirdim. Safi travma. Videonun tam olarak ne anlattığını bilemesek de notaların perde perde yükselişi, yataktaki genç kız, ilk öğrendiğimiz şeylerden biri olan alfabe ve bebek sesleri okları çocukluk olgusuna çeviriyor. Film bir yandan çocuklara hitap edercesine robotik bir sıra içerisinde ilerlerken bir yandan da uykularınızı kaçıracak cinsten bir görsel terörü gümüş tepside misafirlerine sunuyor.

5) The Seashell and the Clergyman (1928) – Germaine Dulac

Tabii ki 20’ler ya ne sandınız? İçinde belli bir hikaye bütünlüğü olan The Seashell and the Clergyman, Un Chien Andalou’dan önce çekilmiş olsa da maalesef Buñuel ve Dali’nin gölgesinde kalmış. Tatlı su feministliği yapmak istemiyorum fakat Germaine Dulac ve Maya Deren’i gördükçe içimin heyecanla dolmadığını söylersem büyük yalan olur. Filmde tam olarak ne anlatıldığı belli değil -Bunu söylemekten bıktım. Ne anlattığı sualsiz belli olan filmlere bu listede yer vermedim.- ama kısaca bir papaz ile kadının girdiği şehvet düzlemini anlatıyor. Karakterler için Germaine ablamız ne düşünüyor bilmiyorum ama gördüm subayı, papazı ve kızı, yapıştırdım Notre Dame de Paris’i. Victor Hugo (Hügo diye okunmaz Ügo diye okunur) ve Germaine Dulac’ın eserlerinin tek ortak noktası karakterlerin kariyer seçimleri değil ölüm ve tensel arzunun sarmaşık misali birbirine dolanarak yarattığı bütünlük. Papazın subaya saldırması falan… Her neyse, eminim Victor Hugo işleri bu kadar gerçeküstü bir şekilde anlatmazdı.

4) Le Sang d’Un Poete (1933) – Jean Cocteau

Biliyorum bu filmi her deneysel sinema hakkındaki yazının kıyısında köşesinde görmekten bıktınız. Fakat Jean Cocteau’nun ilk filmi olan Le Sang d’un Poete yani “Şair’in Kanı”nı gözardı etmemiz maalesef mümkün değil. İnanın çok denedim ama olmadı, ne yaptı etti girdi listenin içine. Film, Vicomte de Noailles adındaki bir asilzade tarafından finanse edilmiş. Kostümler ise modada feminizmin öncüsü Coco Chanel tasarlamış. Orpheus Üçlemesi’nin ilk filmi sayılan Le Sang d’Un Poete’nin özünde oldukça biyografik bir eser olduğunu ve genel olarak Cocteau’nun hayatını ele aldığını söyleyebiliriz. Bu sebepledir ki film Cocteau’nun ilham aldığı Rönesans simalarına ithaf edilmiştir. Elbette Cocteau’nun haşhaş bağımlılığının filmin muazzam avangartlığında etkisi vardır. Şairin tuvaline çizdiği dudakların eline geçip oradan da bir heykelin dudakları olarak varlığına devam etmesi ile başlayan film izleyiciyi müthiş bir psikolojik irrasyonellikle buluşturuyor.

3) L’Etoile de Mer (1928) – Man Ray

Kişisel zevkimden kaçamayıp kışkırtıcı deniz yıldızımızı listede şairin bir sıra üzerine çıkarıyorum. Man Ray tarafından çekilen bu filmin, deneysel sinemadaki gelişimin maksimum sürat kazandığı 1920’lerin lütuflarından biri olduğunu söyleyebiliriz. L’Etoile de Mer’de, Robert Desnos tarafından yazılan bir şiirden esinlenildiği söyleniyor. “Söyleniyor” zira bahsi geçen şiiri ne orjinal dilinde ne de İngilizce olarak bulabildim. Bu sebeple siz çok sevgili okuyucumuza şiirin adını vermiyorum. Gazete satan bir kadına tutulan karakterimiz, Robert Desnos’un bir kabare sanatçısına olan aşkını simgeler. Sinemada oldukça yaygın bir tema olduğuna göre buna Moulin Rouge sendromu desek nasıl olur? Bir sahne önce soyunan kadın nedeni bilinmeyen bir şekilde kaybolur. Üstü kapalı olsa da büyük ihtimalle bu bir ayrılıktır. Deniz yıldızı bastırılan arzuların nesnel bir hali olarak karşımıza çıkar ve mastürbatif diye betimleyebileceğimiz bir cinselliği simgeler. En ilgi çekici yanlarından biri ise, 17 dakika boyunca kamera ile seyircinin arasında görüntüyü deforme eden buzlu bir camın bulunmasıdır. Hayır izleyici, erkek kadına ulaşamadıkça sen de o ablanın görüntüsüne ulaşamayacaksın!

Filmin internette alt yazısı bulunamaması üzerine şöyle de bir kıyak geçiyorum;

Les dents des femmes sont des objets si charmants… (Kadınların dişleri çok çekidir…)
***
… qu’ on ne devrait les voir qu’ en rêve ou à l’instant de l’amour. (… öyle ki onları sadece bir rüyada ya da aşkın enstantenesinde görmelisiniz.)
***
Si belle! Cybèle? (Çok güzel! Cybèle?)
***
Nous sommes à jamais perdus dans le désert de l’éternèbre. (Bizler çöl ve ebedi karanlıkta kaybolduk.
***
Qu’elle est belle (Ne kadar da güzel)
***
“Après tout” (“Herşeye rağmen”)
***
Si les fleurs étaient en verre (Eğer çiçekler camdan yapılsalardı)
***
Belle, belle comme une fleur de verre (Güzel, bir cam çiçeği kadar güzel)
Belle comme une fleur de chair (Etten bir çiçek kadar güzel)
Il faut battre les morts quand ils sont froids. (Ölüyü soğukken dövmeli.) (Bu replik “Demiri sıcakken döv” anlamına gelen bir atasözünden türemiştir.)
***
Les murs de la Santé (Santé’nin duvarları)
Et si tu trouves sur cette terre une femme à l’amour sincère… (ve eğer bu dünyada aşkı gerçek olan bir kadın bulursan…)
Belle comme une fleur de feu (Bir ateş çiçeği kadar güzel)
Le soleil, un pied à l’étrier, niche un rossignol dans un voile de crêpe. (Güneş, üzengideki tek ayak, ağlama duvağının içindeki yurtsuz bir bülbül.)
***
Vous ne rêvez pas (Düşlemiyorsun)
***
Qu’elle était belle (Ne kadar güzel olduğunu)
Qu’elle est belle (Ne kadar güzel olduğunu)

2) Un Chien Andalou (1929) – Luis Buñuel & Salvador Dali

Şöyle söylüyorum; Luis Buñuel ve Salvador Dali denen iki manyak oturup birbirlerine rüyalarını anlatıyorlar ve ortaya böyle bir “şey” ortaya çıkıyor. Filmin “Endülüs” ile tek alakası yönetmenlerin İspanyol olması, “Köpek”le ise… Bilmiyorum. Hatta onların da bir fikirleri olduğunu sanmıyorum. Bu film biraz da yönetmenlerinden kaynaklı olarak ticari başarı elde eden nadir deneysel “kısa” filmlerden biri. İçerdiği şiddet unsurlarından ötürü birçok ülkede yasaklanmasına rağmen! Peki Un Chien Andalou benim en sevdiğim deneysel film mi? Hayır. Ama deneysel sinema tarihi için birçok sevdiğim filmden çok daha önemli olduğu yadsınamaz bir gerçek. Bu filmden evvel deneysel sinema hareketlendirilmiş statik görüntüler bütünü olarak anılıyordu, örneğin Duchamp’ın “Anemic Cinema”sı veya Man Ray’in “Emak-Bakia”sı. Un Chien Andalou’nun tamamen şuursuz bir film olduğunu söylemeyiz zira kendi içinde bir hikaye örgüsü var sayılır, bu da onu statik görüntüler bütünü olmaktan çıkarıyor. Rene Clair ve Germaine Dulac alınmasın, Luis Buñuel avangart sinemayı sırtlayan Fransızlardan belki de en çılgını. Eh, bir de iş Dali ile birleşince aşk, şehvet ve ölüm amorf bir rüya içinde dönüştükçe dönüşüyor. Tebrik ederim beyler (ihtiyacınız var sanki), sürrealizm kazandı! Bu film hakkında ayrı bir analiz ise mutlaka yazacağım zira biraz irdelemeye kalksak liste listeden çıkar analizler bütünü haline gelir.

1) Meshes of Afternoon (1943) – Maya Deren & Alexander Hammid

İki üstte kişisel bir zevk olayından bahsetmiştim. Hah, işte listenin burasında o mevzunun dibine vuruyorum ve Maya Deren’i Luis Buñuel ve diğer tüm müthiş yönetmenlerin üzerine çıkarıp baş tacım yapıyorum. Kan benim damar benim! Bu kadına olan sevgim o kadar büyük ki kıskanç bir sevgili gibi listeye koyup koymamak arasında kaldım. O derece. Meshes of Afternoon, Amerikan avangart sinemasının belki de en önemli eseridir. Hikaye çiçek, anahtar, bıçak, açık bırakılmış bir telefon ve yüzünde ayna olan gizemli bir adam gibi birçok semiyotik objenin etrafında dönüyor. Film, Maya Deren tarafından canlandırılan bir kadının, hatta direk Maya Deren’in yerdeki çiçeği alıp dudaklarının arasından çıkardığı bir anahtar ile evine(gerçekten kendi evi) girmesiyle başlar. Masada bir somun ekmek bir bıçak ve merdivenlerde bir adet telefon vardır. Kadın üst kata çıkar ve koltuğunda uyuyakalır. Akabinde üç sekanstan oluşan bir düşün içinde buluruz kendimizi. Hiç düşünmeden en sevdiğim film diyebileceğim bu yapım hakkında fanatik güdülerle yazacağım analizimi çok yakında Arsız Sanat’ın sarılı siyahlı çatısının altında bulabilirsiniz.