İnsanın kendi kendini yok edişi olayı şüphesiz ki yirminci yüzyılın en çarpıcı mefhumu olarak zirve noktasına ulaşmıştır. Nasyonal sosyalist partinin üyeleri bu konunun en çarpıcı örnekleridir. Kendilerini ve yaptıkları eylemleri yalnızca birey olarak kendi düşünce sistemleri ve yöntemleri var etmemiştir, bununla birlikte hiyerarşik bir organizmanın düşünce yetisinden uzak eyleyicileri olmuşlardır. Böyle bir organizmanın işleyişine dahil olmanın ve toprağa karanlık çığlıkların acısına bulanmış tohumları serpmek, en başında insanın kendinden uzaklaşarak kendini yok etmesiyle başlamıştır. Asıl facia insanın kendine yönelik olan bu yok etme eylemin yönünü değiştirmekle olmuştur. Kendini yok etmiş insan başka insanlardan da kendini uzaklaştırmıştır, ardından kendi ilan ettiği günah keçilerini yine kendi zihninde insanlıktan uzaklaştırmıştır. İşte bu uzaklaşma olgusu insanı hem fiziksel hem de düşünsel olarak kuşatan infazı beraberinde getirmiştir. Tüm bunların ardından övündüğümüz modern dünyada insanın kendinden ve başkalarından  uzaklaşarak kendi kendinin yok edişi, biçimini değiştirerek ve çeşitlendirerek varlığını sinsice sürdürmeye devam etmiştir. Bu çeşitlilik arasından kolayca seçebileceğimiz bir konu bulunmaktadır, sanal gerçeklik.

Slavoj Zizek 2004 tarihli “The Reality of the Virtual (Sanalın Gerçekliği)” belgeselinde bu mefhumu Lacan’ın imgesel, simgesel ve gerçek üçlemesini kullanarak üç anlamda incelemektedir (imgesel sanal, simgesel sanal ve gerçek sanal). İmgesel sanal; biriyle sanal olarak iletişime geçtiğimizde sanki o insanın tüm katmanları orada değilmiş gibi davranmamız ve bu katmanları silmemiz, yani karşımızdaki insanın imgesini sınırlamamız. Simgesel sanal; hayal kırıklığına uğramasını istemediğimiz masum, cahil kalması gerektiğinden, onlara karşı “mış gibi” yapmaya mecbur olduğumuz tamamen sanal bir mevcudiyet varlığıdır. Bu taklitçi davranış içinde bir paradoks barındırır, kimse tam olarak inanmasa da, birilerinin inandığı varsayımının yeterli oluşu. Bu inanç gerçekliği biçimlendiren gerçek bir inançtır. Sanal dünyanın yapmaya başardığı en önemli şey; gerçekliğin henüz tam anlamıyla var olmayan, fiili olmayan bir şey tarafından, üretilmiş meydana getirilmiş olmasıdır.

Simgesel bir şekilde kendimizi sanal dünyada var ederiz. Ve sanal dünyada var ettiğimiz bu simgesel varoluşa kendimizi inandırırız. En sonunda simgesel sanala olan inancımız kendi gerçekliğimizi de şekillendirir ve dönüştürür. Gerçek sanal, Zizek’in belgeseldeki ifadesini direkt alırsak;

“Gerçek sanallık. Yani gerçek sanal. Buradaki sorun, bityeniği, elbette gerçek kavramı. Yani bu sıkıcı görünebilir ama yine “imgesel-simgesel-gerçek” üçlemesinden gitmeliyiz. Çünkü Lacan bu üçlemeyi düğüm üçlüsü olarak tarif etmiştir. Yani bu üçlü, kelimenin tam manasıyla iç içe geçmiştir. Doğrudan söylemek gerekirse tüm üçlemenin her üç terime yansıtılmış olması anlamında, yine elimizde olan, imgesel gerçek, simgesel gerçek ve gerçek gerçektir.”

Zizek gerçek sanalı üç kategori altında incelemiştir ancak biz odak noktamızı gerçek gerçekliğe yönelteceğiz. Sanalın gerçekliğinden farklı olarak, gerçek gerçeklik kabullenişle ilişkili bir tragedyadır. Çünkü gerçekliğin gerçekliğinde kendimizi inandırdığımız simgeler veya kısıtladığımız imgeler değil, birebir kendimizin bir parçası olduğu kötülükler ve acılardır. Asıl önemli olan nokta bizlerin bu dünyayı kabullenişidir. Gerçekliğin dünyasının boyumuzu aşan ürkünç ve korkutucu dalgalarını, getirdiği tüm pisliklerle çoğunlukla kabulleniriz. Bu kabulleniş, sonrasında sanal dünya ile daha kuvvetli bir bağ kurmamıza yardımcı olur. Gerçek dünyanın tüm pislikleriyle kabulü, bu kabullenişin neticesinde gerçek dünyanın tüm vahşetine karşı bunun reddi ve sanal simgeleri ve imgeleri arasında varlığın mekanlaşması. Bu mekanlaşmanın sebebi bir ölçüde; kendi yarattığımız simgelere inanmak ve başkalarının da buna inandığını varsaymak ve gerçekliğin gerçekliğinde biriyle doğrudan iletişime geçmenin yani karşımızdaki insan ile onun tüm varlık katmanlarının farkındalığıyla iletişime geçmenin zorluğu yerine, sanalın gerçekliğinde kısıtlanmış imgeler yoluyla iletişime geçmek.

Metaların insan ilişkilerini yabancılaştırması da benzer biçimde işlemektedir. İnsanlar birbirleriyle doğrudan, toplumu var eden bireyler olarak ilişki kurmazlar. Bunun yerine ürettikleri metalar yoluyla ilişki kurarlar. Toplumsal varlık olarak birbirleriyle kurdukları tek doğrudan temas, meta mübadelesi yoluyladır. Burada yine karşımızdaki insanın varlığının tüm katmanlarını es geçerek karşılıklı ilişkiyi sınırlandırmak ve ilişkiyi nesneler üzerinden kurmak söz konusudur. Simgesel sanal gibi bu mübadele ilişkileri de metalar şahsileşmiş bir biçimle toplumsal ilişkileri şekillendirir ve cisimleştirir.

Gerçek gerçekliğin kabullenişi ve bu kabullenişin ardından gelen ret ediş, gerçek dünyadaki trajedinin rutinleşmesine neden olmaktadır. Bu olay her yeni günün rutinleşmiş aynılığında, gerçek dünyada yeni hiçbir şey yapmayan süjenin, aynı rutinden rahatsızlık duyduğu bir çıkmazdır. Bu nedenle gerçek dünyanın bu acınası mevcudiyetinde kuşkusuz asıl kahramanlar; gerçek dünyada imgelerindeki tüm katmanlarla, gerçekliğin kudretiyle kutsanmış, utancın, korkaklığın ve can sıkıntısının içindeki zavallı insanlardır. Kaosun sınırlarını tutan kederli bedenlerin sessiz direnişidir bu, gerçekliğin giriftli çelişkilerinde gözyaşlarını egzoz kokulu meltemlerin en derininde kurutan kamburlu insanların direnişi ve gerçekliğin kanserli hücrelerinin acısı. Onlar, bu yüzden,  mükemmel olan bizlerin kahramanlarıdır.

Yağmurlu bir günde ayağımızı bastığımız kaldırım taşının altından paçalarımıza ve hatta gövdemize kadar sıçrayan sokağın pis suyu ile karşılaştığımızda yağmura kızar ve yaz günlerine özlemle dolarız. Kendi pisliğimizin ve beceriksizliğimizin sebebini yüce bir kudretle yağmura atarız. Yaptığımız şey aslında paralel olarak gerçek dünyanın gerçekliğinin reddiyle birlikte sanal olan gerçekliğe -yani henüz var olamamış bir gerçekliğe- arzulamak ve hatta ona inanmak.

İnsanın kendi kendini yok edişinin bir tezahürü yalnızca bu. Önce kendimizden uzaklaşıyoruz sonra yine kendimizin şekillendirdiği gerçeklerden, ardından başkalarını insanlıktan uzaklaştırıyoruz ve sonrasında başkalarının yarattığı gerçekliği de insanlıktan uzaklaştırıyoruz. Sonuç, sanalın gerçekliğinin kalıpları içinde yaşayan gerçeklikler. İnsanın kendi kendini yok edişi ve soğukkanlı başkalaşımımızın ateşli kabullenişi ardından gelen kendi gerçekliğimize yabancılaşmamız ve kaybettiğimiz kendimizi bir türlü bulamadığımız bir arayış.

Kaynakça: