Geçen akşam Yavuz Pak ile Stefan Tsanev’in yazdığı, İsmail B.Ağlagül’ün dilimize çevirip Burak Han Keyif’in başarıyla yönettiği “Sokrates’in Son Gecesi” ni izlerken, suretler, gölgeler, düşler ve gerçekler arasında buldum kendimi. Dahası, her an horoz üçüncü kez ötebilir ve baldıran zehirli şerbet bize de sunulabilirdi. İçmeyebilirdik. Gardiyan ve Sokrates de içmeyebilirlerdi aslında. Köklerimizden mi sallanırdık, bilemem.

Şimdi düşünüyorum da zamanlardan bu zamana hiçbir şey değişmemişti sanki. Korkular, hırslar ve söylenecek sözler.

İnfaza saatler kalmıştı. Geçmişle gelecek ve şu an birbirine karışmıştı. Kim gardiyandı, kim Sokrates? Karanlık gittikçe koyulaşıyor, gardiyan ben Sokrates’im, diyordu. Belki de haklıydı:

 “İnsan yalnızca kendine mahkûmdur ve kendi izin verdiği kadar gardiyan..”

Zaman: İsa’dan önce 399. Yer: Atina’da bir tutukevi, bir hücre.

Ve orada yaşanan yüzleşmeler, yitirilen kimlikler. Ölüm korkusuna eşlik eden sonsuzluğa kalma arzusu, vazgeçişler. Sahiplenişler. Hayatın en gözü kara sapaklarından geçme zorunluluğu.

Yunus İma, Umur Berk Seven ve Bahar Ahçıoğlu’nu özellikle ‘başarılı, tempolu oyunculukları’ nedeniyle kutlamak istiyorum.

HedoneArt’ın yapımcılığını üstlendiği, “Sokrates’in Son Gecesi” adlı absürt komedi, oyunculuk ve rejisiyle ulaştığı yüksek düzey nedeniyle, şimdiden sezonun ‘iyi’lerinden biri olmaya aday.

Eserin yönetmeni Burak Han Keyif ile kısa bir söyleşi gerçekleştirdik.

Pınar Çekirge: Beykent Üniversitesi Oyunculuk Ana Bilim Dalı’ndan mezun olduktan sonra, Aydın Üniversitesi’nde yönetmenlik üzerine yüksek lisans yapıyorsun…

Burak Han Keyif: Aslında Beykent’ten önce bir de, bir buçuk senelik Çanakkale GSF’de oyunculuk okudum. Evet, şu anda İstanbul Aydın’da 2. sınıf öğrencisiyim.

PÇ: Yönetmenlik mi, oyunculuk mu yoksa ikisi birden mi?

BK: Kesinlikle yönetmenlik! Çünkü birisinin hayal dünyasında yer almaktansa, kendi hayal dünyamı sergilemek daha cezbedici geliyor bana.

PÇ:” Sokrates’in Son Gecesi ” önerildi mi, yoksa senin seçimin miydi?

BK: Gerçekte metni seçen ben oldum. Sahnelemek için, bir sürü metin incelemesi içinde, okurken kahkahalar atarken düşündüğüm, her ne kadar Sokrates’i anlatıyor gibi gözükse de tamamen bugünün Türkiye’sinin de sorunlarını anlatan, bir metin olduğunu görüp “Evet, aranılan kan bu!”  dedirttiği için seçtim. Sanki biraz “Doğru metin kendi dönemini buldu,” tadında bir izlek oldu. Araştırmalarım sonucu daha önce sahneleyenlerin (haddim olmayarak) yazarın sesine kulak vermediğini hissettim. Nitekim heyecanla metne sarıldım.

PÇ: Stefan Tsanev’in bu absürt komedisi hayli tempolu ve hareketli bir oyun. Rejisör olarak çıkış noktan ne oldu?

BK: İşin enteresan tarafı metin, yazım dilinde hareketli ve tempolu görünmüyor. Dili çok didaktik ve ağır hatta ulaşabildiğim örneklerine baktığım zamanda da, yönetmenlerin bu metni trajedi ya da dram türünde ele aldıklarına denk geldim. Ancak en tuhaf tarafı metnin üzerinde kocaman “halk komedyası” yazmasıydı. Bu da beni üç buçuk aylık sadece masa başı çalışması yapmaya itti zaten. Çünkü bir terslik var gibi geldi, ya yazar problemliydi ya da ben  -ki büyük ihtimalle ben – yaptığım bu çalışma sonucu Tsanev’e hayran olmamak aptallık olurdu.

“Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü”, “Tüm Çılgınlar Sever Beni” gibi diğer oyunları da ustalığının kanıtı zaten. Sokrates’in her cümlesini o kadar ustaca kaleme almış ki sadece Sokrates değil, bazen Konfüçyüs gibi başka filozofların sesiyken bazen devlet büyüklerinin sesine geçmiş, bazen halkın sesiyken bazen din adamlarının sesine geçmiş ve bize geçmiş dönemde bir oyun anlatacak gibi başlamışken aslında hep bugünü ve yarını anlatmak istemiş. Bunu da en kolay yolla “gülünçleştirerek” söylemiş.

Ama tıpkı Nasreddin Hoca gibi hem zekice hem de cesurca dile getirmiş. Biz tiyatrocular olarak hep öğütler vermeye alışmışız ve bu sırada da asıl önemli olan “bilinçli seyirci” yetiştirmeyi unutmuşuz. Hocalarımız böyle derdi. Bu oyunun mizahı her kesime hitap ediyor. Herkesi eğlendirecek noktaları var ama en önemlisi her kesime öğreteceği ya da hatırlatacağı noktaları var. Çıkış noktam bu oldu, kazanın doğurduğuna inanmak isteyen seyirciye kazanın ölebileceğini de hatırlatmak…

PÇ: Gardiyan, Sokrates ve Ksantipi… Kurbanken cellat, cellatken kurban olmayı seçmek… Gala gecesi, sahnede hayalindeki karakterlerle karşılaşabildin mi?

BK: Beraber çalıştığım oyuncularımdan yana büyük mutluluk duyuyorum. Hepsi de birbirinden yetenekli. Yardımcımdan, teknikteki arkadaşlarımıza kadar herkes canla başla çalıştı. Prömiyer nazarlarımız, en az başka tiyatrolar kadardı. E tabii hâl böyle olunca prömiyer heyecanı da, bu kadar aksilik üstüne, daha çoktu. Ama çok güzel kotardıklarını düşünüyorum. Çünkü iki saatlik bir oyun süresince, seyirciden gülme seslerini eksik etmeyen oyunculara laf söylemek olmaz.

PÇ: Reji anlayışın nasıl? Oyuncuyu serbest bırakmaktan yana mısın?

BK: Zor beğenen, mükemmeliyetçi bir yönetmenim öncelikle bunu söyleyebilirim. Ama oyunculuk kökenli olmanın verdiği bir gerçek var ki oyuncu için bir alan yaratmayı tercih ediyorum.  Onların doğalını yakalamanın peşindeyim. Tabi ki bu, oyuncular kafasına göre takılacak demek değil. Ben provanın ilk gününde bütün oyunu bitirmiş olarak başlıyorum. Oyuncuya bırakacağım alanlar bile önceden planlı. Eğer ki, o sahneler de oyuncu yeterli üretimi sağlayamıyorsa, yardımcı olabilmek adına kendi hazırladığım doneleri sunuyorum, sonrasında ise onlar onu kendilerine en doğal haliyle bana sunuyorlar. Seyirci adına, uygun bulursam kullanıyorum.

PÇ: Oyun sonrası izleyicilerden gelen ilk tepkiler ne oldu?

BK: Amacım ilk etapta seyirciye keyifli vakit geçirtmekti ve nitekim herkesten ilk duyduğumuz şey bu oldu. Tabii ki reji içerisinde anlayamadıkları ya da anlam vermekte zorlandıkları yerler de oldu. “İyi ki de oldu” çünkü bu durum, yaptığımız sohbetler sonrasında oyunu tekrar izlemek istemelerine yol açtı -ki bu oyunun yönetmeni olarak benim için çok büyük bir gurur. Metnin dilini ağır bulanlar da oldu kahkahasını saklayamayanlar da… Ama gördüğüm, duyduğum kadarıyla seyircilerimizin hepsi mutlu ayrıldı.

PÇ: ” Sokrates’in Son Gecesi ” yönettiğin ilk oyun muydu?

BK: Bu benim profesyonel anlamda yönettiğim ikinci oyun, diğeri geçen sene Plinio Marcos’un “Gece O Kadar Kirliydi ki İkisi De Kayboldular” metniydi. Tabii ki daha önce, Bursa Devlet Tiyatrosu’nda ve birçok özel tiyatroda oyuncu olarak da çalıştım. Tiyatronun her parçasında oldum. Figüran da oldum dekor da taşıdım.

PÇ: Ve son olarak, gelelim Ksantipi’nin monoloğuna…

BK: Ksantipi’nin monolog sahnesi insanların birbiri ile anlamsızca savaşının, oligarşi ve demokrasi sisteminin toplumu bölmesinin, sağ ve sol gibi insan ayrımının üst üste binmesinin, insanların amaçsızca vahşileşmesinin ve tüm bu savaşların gereksizliğini anlatıyor.

Yazar metinde bu sahne için gardiyanla Sokrates’in dövüşmesini uygun bulmuş. Çünkü muhtemelen biliyor ki Ksantipi bu ciddi konuşmayı yaparken insanlar sadece o dövüşmeyi izleyecek. Zaten Ksantipi’nin konuşması insanların umurunda olmayacak.

“Çünkü haber değeri olan şey gerçekler değildir.”

Ben rejide, yazarın vermek istediğini biraz daha süslemeyi tercih ettim. Ksantipi’nin konuşmasında Sokrates ve Gardiyanı, kavga etmek yerine basit çocuk oyunları oynattım ve Ksantipi’yi gölgede bırakarak ayrıca fondan gelen destekleyici sesi de yükselterek onun bu çağrısını seyircinin gözleri önünde gölgeledim.

Amacım insanlara tek bir şeyin farkına varmalarını sağlatmaktı. Ksantipi’nin sözleri, bugün yardım çığlığı atanların sözlerinden farklı değildi! “Onca çığlığı her gün duyuyorsunuz hayatınızda neyi değiştirdiniz!? Sizler sadece önde oynanan çocuk oyunlarını izlemeyi seçtiniz. Hep kanal değiştirdiniz.

Tıpkı Ksantipi için kavga eden Sokrates ve Gardiyan gibi sadece basit bir yardım eli uzatması gerekenlerin çocukça kavgalarını ya da atışmalarını izlediniz.

Madem öyle, Ksantipi’yi duysanız ne ya da görseniz ne? Ben sizin adınıza onu tam anlamıyla sildim ve asıl istedikleri oyunu serdim gözler önüne, demek istedim. Öndeki hareketleri de yavaşlatarak seyircinin Ksantipi’nin ne dediğini öğrenmek için uğraşmasını istedim. Belki bir uğraş sonucu yazılanları görürlerse, bir ihtimal hayatlarında bir şeyler değiştiririm, dedim. Çünkü Ksantipi bugüne kadar seslenenlerden farklı bir şey demiyor ve biz ısrarla öndeki iki ahmağın çocukça oyunlarını izliyoruz.

PÇ: Bu yoruma ve sahneyi ele alış biçimine hayran kaldığımı ifade etmeliyim.