Evrenin tüm dolaylı ve dolaysız ilişkileri sonucunda bir anlamda dolaylı diğer bir anlamda dolaysız olarak varlığımızı edinmiş ve benliğimiz dünya üzerinde konumlanmıştır. Sonrasında çevremizde nesnelere biçim vermiş, bilişsel yönelim ediminde bulunmuş ve dolayımlama aracı olarak kullandığımız nesnede uygulanmış olan, toplumsal yolla oluşmuş pratik ve bilişsel etkinlik tarzını özümseyerek bilincimizi oluşturmuşuzdur. (Lektorski, 2016) Ne garip ki bizi biz yapan bilincimiz aynı zamanda bizi biz olmaktan çıkartır.

Popüler hale gelen salon konuşmalarında, kişisel gelişim buluşmalarında ve bunların türevi olan bilincin her ürününde karşımıza çıkan bir cümle var; Güçlü Olmak! Bazen bir yaşam koçunun tavsiyesi, bazen bir arkadaşla olan hasbihalin son teselli noktasıdır. Ancak şüphesiz ki birçoğumuzun benimsediği bir sözdür “güçlü olmak!”.

Jean Auguste Dominique Ingres-Napoleon On His Imperial Throne

İnsan karşılaştığı her zorluğu alt etmek zorundaymış gibi, sürekli olarak hem kendi türünü hem de yaşadığı dolaylı ve dolaysız çevreyi alt etmek zorundaymış gibi, sosyal olarak histerik bir durum ortaya çıkar. En şiddetli rüzgarlara karşı pes etmeden, [çoğunlukla başka bilinçler tarafından tasarlanmış olan] ideallerdeki biçimden taviz vermeden, yorulmadan, bükülmeden durmak ister. Halbuki ılık bir imbatta süzülen kiraz çiçeği olmak varken. Kopmak, savrulmak ne olacağını bilmeden, planlamadan ve zayıf kalarak süzülmek tüm hafifliğimizle gök kubbenin içinde. Ancak öyle kibirli bir güçle bezenmiş ki gözlerimiz, yerine sabitlenmiş ideal mükemmellikle kendimizi özgür sayarız. Halbuki yaşamak için bağımlı olduğumuzu hatırlamak toprağa, rüzgara, insana, acıya ve sevgiye. Araçsallaşmış bilincimizle ve ideolojik bir nesne olmanın kibriyle güçlü olmak toprağa, rüzgara, insana, acıya ve sevgiye karşı güçsüzlüğün ta kendisidir. Bir şeylere karşı yaşamak değil, bir şeylerle beraber yaşamak.

Önce kendimizi yiyip bitiririz güçlü olmak için öte tarafta zayıf olmanın huzuru dururken. Öyle bir noktaya varır ki güçlü olmak topuyla, tüfeğiyle bitirir bizi. O yüzden insanın yarattığı tek şey tanrı değildi ve yok ettiği son şeyde tanrı olmadı. Kendi kendinin yüzüne vurmalı her seferinde çatlak benliğinin zavallı çaresizliğini, balmumundan kanatlarını takmadan önce.

Yirminci yüzyılın dönümünde Alman iktisatçı ve sosyolog Werner Sombart tarafından bir kavram yaratılır ve bu kavram bugünün “güçlü” insanlarının sallantısını ortaya çıkartır; Kapitalismus. İsa acılarından arınmış ve ilahi güçle kutsanmıştır. Modern kapitalismus güçlü, mükemmel, her şeyi kontrol edebilen, tanrının bile imreneceği makinalar yapan o mükemmel insanı var etmiştir.

Bütün hayatı boyunca çalışan, kendini tanımayan, yarattığı kutulara hapsolmuş insan. Ama tüm bunlara karşı “güçlü” olması gereken insan. Çalışmanın stresine, yorgunluğa, yitip gitmeye, sinmeye ve çürümeye karşı güçlü olması gereken insan. Yalnızlığa, acıya, terk edilmeye karşı güçlü olması gereken insan. Kendi yarattığı güçlüklere karşı güçlü olması gereken bir insan.

Pablo Picasso-Boy Leading a Horse

Ne var ki zayıf olmak, ruhun aldığı bir yarada bir dostun bahçesine sığınmak, acıyı benimsemek, doğanın karmaşıklığında ve düzensizliğinde kontrolü elinden bırakmak. Yaşamak için bir çakıl taşına bile muhtaç olan mükemmel insan, nasıl olur da her şeyi ve herkesi yenerek güçlü olur ki? Bir ak deniz çamı gibi eğilmek rüzgarla ve uzanmak denize doğru ne de olsa sonunda devrilmek kaçınılmaz.

Kaynakça

Lektorski, V. A. (2016). Özne, Nesne, Biliş. Yordam Kitap.