Müziğin modern insanın en büyük hayatta kalma araçlarından biri olarak bulmak mümkün. Kitlesel üretim ve beraberinde kitlesel tüketim sürecinden nasiplenmek her beşerin ve beşerinin kaçınılmaz sonudur şu anki modernitenin akışkanlığında. Modern insan bu aşamada sanatı ve özelinde müziği bir hayatta kalma aracı ve oyalanmanın başlıca unsurlarından biri olarak kullanır. Ancak müzik, pozitif varoluş mücadelesinin bir aracı olmasının çok ötesinde bu mücadelenin ayrılmaz ve vazgeçilmez bir parçası, ve hatta bazen tümüyle kendisi olarak üstün bilince hizmet eder. (Müzik inandan yoğunlaşmayı, tefekkürü ve beraberinde belleğin ve bilincin birlikte hareketini ister ve bunu gerektirir.) Negatif varoluş mücadelesinde ise müzik, sinik öznenin post ideolojik yeniden yapılanmasının ayrılmaz bir parçasıdır, ancak bu müzik aynı zamanda tahakküm ve iktidarın da bir aracıdır. Yani Prora’nın duvarlarında yankılanarak kendini var etmeyi başaran bir aygıttır. Pozitif varoluş mücadelesinde, yani kişinin dolaylı varlığının farkındalığı ve bununla birlikte kendini var eden bu dolayımlanmış mefhumları, nesneleri ve varlıkları hesaba katarak belleğin direnç duvarlarını zorlayan ve özgürlüğün sınırlarını çekip kısıtlarını anlamlandıran öznenin varoluş mücadelesinde müzik bir araç değildir.

Negatif var oluş mücadelesinde müzik; oyalanmanın, yadsımanın ve sinikliğin bedellerini ödeten ve hatta onları yaratandır. Trafikte bir kutuya sıkışmışken ortaya çıkan cinnetin refakatçisi, ölümden kaçışın ayak sesleri ve hakikatin giyim kuşamıdır. Akışkan zamanda birbirini kovalayan adımlarımızın temposunda rutinle olan bir akittir bu ürünleşmiş müzik.

Mürekkep mavisi gökyüzünde, mevzilenmiş bulutların altında gömülmek betona çiğnenmiş zihinlerimizle. Yitirdiğimiz belleğimiz, ağzı yırtılmış çöpler ve dağılmışlığın o iç sızlatan tezahürü. Çatlak benliğimizin son bir hamleyle uzanışı gök kubbeye, dağıtır mevzilerini bulutların biraz nefes için. Müzik işte tam da o nefestir.

Dead Mother – Egon Schiele(1910)

İklim Tamkan ve Senem Demircioğlu işte o nefesi anın dışına taşarak yanımızdan eksik etmeyen iki kişi. Bahar bahçe kollarıyla sarılarak bize bir tefekkürü mümkün kılıyorlar. Düşüncenin akışını sıkıştırıp hapsetmektense, belleğin azmiyle direnen bizlere nefes olan iki insan. Bu öyle bir büyü ki, insanı bedensiz, mekansız ve zamansız kılıyor.

Ayaklarımızla yoğurduğumuz toprakta her bir adımın temsilcisi gibi dolaşırken İklim piyanoda, bir sabah güneşi gibi dağıtıyor Senem pusları. Bir gelincik tarlasındaki gelinciklerden çok ısırgan otlarının varlığının haberciliği yapıyorlar sanki. Hakikatin giydirilmesinin aksine, onu çıplak bırakıp yaralarını ve acılarını kazıyorlar göğsümüzün derinine. Yakamoz sevdasını, sevgiliye yönelen parıltılı bakışı, umudun ötesinde yaşamanın karmaşasını ve güzelliğini anlatıyor. Bir gece yarısı vurulan gerçekliğin dehşetini ve hatırlamanın yükünü de beraberinde bağırıyorlar kulaklarımıza. “İlk Atlas” albümü bence tam da bunu yapıyor.

The Night Creeper – Zdzislaw Beksinski (1973)

Caddenin öbür ucundaki kanlı harbi, karşı kapıdaki seni, insan soyunun yaptığı her eylemin içindeki kendini bulmayı, acıyı, sevmeyi, mutluluğu, kederi yani gündelik duyguların ardında hapsedilmiş tüm duyguları hatırlatıyor bize. Unuttuğumuz kendimizi belleğimizin çukurlarından çıkartıyor ya da belleğimizin duvarlarını yıkarak yerleştiriyor. Yok oluşun trajedisindeki kendimizden parçaları bulmayı mümkün kılıyor. Her ne kadar “İlk Atlas” albümü için geç kalmış bir yazı olsa da, endüstriyel bir fenomen olmaktan uzak ve pozitif varoluş mücadelemizin bir parçası olan bu iki insana teşekkür etmek için geç kalmamışımdır umarım. Prora’nın yıkılan sütunları altında can çekişen bedenlerimizin acısının farkına varmanın mutluluğudur bu. Ayaklarımızla yoğurduğumuz bu toprağa düşüp filizlenmek ve yıkarak nefretin duvarlarını çiçeklenmenin mutluluğudur bu.