İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Profesörlerinden Aslı Tunç ile ‘Medya, İletişim, İnternet’in birey ve toplumlardaki etkileri üzerine bir röportaj gerçekleştirdim.

Sağlık ‘sektörüne’ baktığımız zaman hasta-doktor ilişkisinden daha çok müşteri-hastane ilişkisini görüyoruz. Benzer durumlar eğitim alanında da geçerli. İşletme hastalığına tutulmuş bir durumdayız ve nitelikten çok niceliğe değer verir hale geldik. Sosyal medyada ise ‘tıklanma’ sayısı ön planda. Hal böyle olunca kimse ‘içeriğe’ odaklanmıyor. Bu bağlamda internetteki nitelikten yoksun bilgi akışının ve depolanmasının şu anını ve geleceğini nasıl değerlendirirsiniz? Gelecekte internet için “dezenforme bir yığın haline gelecek” demek çok mu haksızlık olur?

Yaşantımızın her alanına nitelik yoksunluğu sızmış durumda. Özellikle son yirmi yılda biz derinlik ve kalite arayışımızı “hız” baskısına feda ettik. Süratli ve sürekli tüketme ihtiyacı yaratıldı her alanda. Bu habercilikte de böyle. İnternet kentleşmeyle, kapitalizmle ve teknolojiyle dayatılan sürat çılgınlığının en uygun iletişim platformu oldu. Üzerimize boca edilen bilgi kırıntılarını durup analiz etmeye, üzerinde düşünmeye vaktimiz yok. “Neler oluyor?” derken bir başka enformasyon dalgası altında kalıyoruz. “Haberdar olma” ancak derinlemesine bilmeme çağı bu. Dünyada bir süredir bu dijital kirlilik birikip başımıza nasıl bir bela olacak tartışmaları yapılıyor. “Big Data” yani “Büyük Veri” artık iletişim literatürüne girmiş kaygıları içeriyor. Gelecekte en büyük mücadele bu verileri ve bilgi akışını anlamlı çözümler üretmek adına sınıflandırmak olacak. Günümüzdeki bilgi ve veri kirliliğinden arınma dev bir paradigma değişimini gerektiriyor.

Sosyal medya araçlarının düşünce özgürlüğü mücadelesindeki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sosyal medya iki ucu keskin bir kılıç adeta. Üniversitede “Sosyal Medya” dersi veren ve haber blogları üzerine yazıp çizmiş biri olarak aslında sosyal medyanın küresel ve yerel serüvenini incelediğimi düşünüyorum. Son 7-8 yıl önce bana aynı soruyu sorsaydınız, sosyal medyanın ifade özgürlüğü mücadelesindeki yeri anlamında olumlu şeyler söyleyebilirdim. Bugün bu mecraların epeyce kirlendiğini, bu ortamlara özgürlük ve demokratik hak arayışından çok nefret ve zehir sızdığını düşünüyorum. Bu da benim içimi acıtıyor doğrusu. Bu araçlar inanılmaz bir potansiyele sahip kuşkusuz ve kitleleri mobilize etme, farkındalık yaratma ve anlık etkileşim bağlamında başarılı örnekleri de var. Ancak günümüzün hoyrat ve yıkıcı dünyasında sosyal medyanın bu mücadelede naif ve kırılgan kaldığını düşünür oldum son dönemde.

Marshall McLuhan ‘Yaradanımız Medya’ kitabında; ” Elektronik enformasyon ortamında, azınlık topluluklarının hesaba katılmaması, gözardı edilmesi mümkün değil. Şimdi herkes, herkes hakkında gereğinden çok şey biliyor. Şimdi herkes karşılıklı olarak birbiriyle ilintili, birbirinden sorumlu” diyor. Son yıllarda çok fazla kutuplaştık ve ötekileştirildik. Bu sorumluluğu bireyler taşıyabiliyor mu?

Marshall McLuhan’ın 1980’de yaşama veda ettiğini düşünürsek bugünün dijital dünyası hakkında acaba ne der diye sormadan edemiyor insan. Elektronik devrim onun için insanların yeniden birbirlerine kültürel olarak dokunabildiği, hatta yeniden duyu organlarının gücünü keşfettikleri ilkel kabile yaşamına geri döndükleri  bir devri müjdeler. Evet, McLuhan elektronik medyayı kutsamış, yüceltmişti. “Küresel Köy” tanımında matbaanın dayattığı milliyetçilik akımından ve devletlerin sınırlardan kurtulup toplumların birbirine yakınlaşacağı umudunu vurguladı hep. Oysa bugün yani post-McLuhan döneminde birbirimizden bunca haberdar olduğumuz halde farklı köşelere savruluyoruz. Herkes dünyada olan bitenin farkında ancak sorumluluk üstlenmek istemiyor.

Yönettiğiniz bir tezde Pepee çizgi dizisinin söylem analizi yapılıyor. Analiz sonucunda çizgi dizinin birçok yönden egemen ideolojiyle benzerlik gösterdiği tespit ediliyor. Hedef kitlenin henüz sorgulama yetisine sahip olmayan çocuklardan oluştuğu bu tür yapımların denetimine ilişkin faal bir mekanizma var mı ya da buna ilişkin öneriniz ne olur? Genellikle çocukların izlediği gerek yabancı gerekse yerli çizgi dizilerdeki ‘sübliminal’ mesajların benlik oluşumundaki etkileri nelerdir?

Bir yüksek lisans öğrencimin tezi Pepee çizgi filmi üzerineydi. Dediğiniz bulguları analiz etmeye çalışmıştı tezinde. Buradan yola çıkarsak çocuk ve medya ilişkisi iletişim bilimlerinin en üretken ve geniş alanlarından biri. Devlet ideolojilerinin ilk ele geçirmek istedikleri alanlar her daim çocuk programları olmuş. Bugün de bu böyle. Çocuklar iyilik, yardımseverlik gibi insani kavramları medya mesajları ile öğreniyorlar. Bugün tartışılan ise bu mesajların dini kodlarla verilmesi ve günah-haram kavramlarıyla endişeye bulanması. Çocuklar cinsiyet rollerini ve toplumsal normlara ait anlatıları da medyadan öğreniyorlar. Çocukların medya ile ilişkisi günümüzde daha karmaşık, artık karşılaştıkları daha çeşitli mesaj var. Burada anne-babaların medya tüketiminde çocuklarını yönlendirmesi birincil önemde. Başıboş bırakılmış ve medya anlatılarını anlamlandıramayan çocuk referans noktasını kolayca kaybedebiliyor.

Arap baharı, turuncu devrim, gezi gibi hareketlerin ateşinin sosyal medya ile tutuştuğunu hatta daha da ileri giderek bunların Twitter devrimi olduğunu söyleyen Castells gibi araştırmacılar mevcut. Bu noktada Twitter gibi sosyal medya araçlarının toplumsal hareketlerdeki gücünü siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Özellikle Twitter’ın 2011-2014 arası dünyanın farklı coğrafyalarındaki toplumsal hareketlerle gündeme geldiği ve demokratik halk hareketlerinin mecrasının sosyal medya olduğuna olan inancının oluştuğu yıllardı. Sosyal medya araçlarının baskıcı politik yetkeye karşı ele avuca sığmaz, otoriteye adeta nanik yapan doğası dijital yerli dediğimiz gençler için biçilmiş kaftandı. Değişimi hantal, siyasal elite sırtını dayamış, finansal menfaatlerini en önde tutan bir ana akım medya yapısıyla gerçekleştiremezsiniz. Anlıksal habere olanak tanıyan, hiyerarşiden uzak, yatay iletişime açık sosyal medya mecraları toplumsal hareketlerin organizasyonunda, kitleleri mobilize etmekte gerçekten başarılı oldu. Bu hareketlerin Twitter Devrimi olarak tanımlanmasının nedeni abartılı da olsa bu coşkudandı. Öfkeyi, tepki ateşini yaymada, tüm dünyaya demokratik bir çığlığı duyurmaya ve insan hakları ihlallerini afişe etmede sosyal medya çok etkin kullanıldı. Ancak bu mecrada sadece özgürlük talepleri olan yurttaşlar yoktu ki. Yalan haber yayan, manipülasyon yapan kişi ve gruplar, istihbarat örgütleri, sansür için yanıp tutuşan devlet kurumları bu ortamda cirit atıyordu. Toplumsal mücadele çok geçmeden sanal ortamda da farklı bir çatışmaya dönüştü. Artık doğru haberin teyidi, orada varlık gösterenlerin asıl niyeti ve hedef gösterilmeden ayakta kalma çabası daha öne çıkmaya başladı. Sanal ortam da en az sokaklar kadar hoyrat, yaralayıcı ve tehlikeli oldu. Şimdi nostalji içinde anılan bu hareketleri bu bağlamda ele almak lazım.

Okullardaki ‘Medya Okur Yazarlığı’ dersinin bir faydası oldu mu? Yoksa her şey gibi ehil insanlara görevi vermediğimiz için o konuda da çuvalladık mı?

Medya Okur Yazarlığı aslında iyi niyetli bir çaba olarak gündeme geldi. Ancak ülkemizdeki her şeyde olduğu gibi yarım yamalak, dostlar alışverişte görsün mantığı ile başarıya ulaşmadı. Bu dersi kesinlikle iletişim fakültesi mezunları vermeli, işin ehli olmayan, medya üzerine kafa bile yormamış olan, tecrübesiz kişiler bu dersi hedeflenenin tam aksi zararlı hale getirebilirler. Yıllardır bunun mücadelesi veriliyor. Bu arada medya dünyası da değişiyor, evriliyor. Bu durum dikkate bile alınmıyor. Medya Okur Yazarlığı sorgulayıcı, analize dayalı, yenilikçi bir yapıda olmalı her şeyden önce. Müfredatın diğer ögeleri tel tel dökülürken ve dünyayı okumaktan uzakken bu dersten de mucize beklememek lazım.

Birleşik Devletler’de insanlar televizyonda uzun bir süre Ellen’ı ya da Larry King’i görmezlerse ya bu medya yüzleri ölmüştür ya da çok büyük bir salgın hastalık vardır. Avrupa ve Birleşik Devletler’de bu tarz ekran yüzleri çokça bulunur. Bizde ise bu tarz kişiler yurt dışındaki emsallerine nazaran daha ‘hafif’ siyasi eleştiriler yapsa dahi ana akım medya tarafından aforoz edilir (Uğur Dündar, Okan Bayülgen, İrfan Değirmenci, Can Ataklı gibi) Ana akım medya ve siyaset arasındaki bu ‘olgunlaşmamış’ ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Medya patronlarının medya dışındaki başka sektörlere de girmesi bu ilişkiyi zedeliyor mu?

Amerikan ana akım televizyonunun kültleşmiş programları vardır. Mesela Saturday Night Live (SNL) politik mizah geleneğini asla bırakmayan bir programdır. Amerikan özgürlük anlayışının dışındaki Trump çağında bu programa olan ilgi daha da  arttı. Her cumartesi akşamı Trump bu programa ne kadar sinir olduğuna dair tweet’ler atsa da bu programı yasaklayamaz çünkü politik hiciv ve mizah demokrasinin vazgeçilmez bir göstergesidir. Bizdeki mizah ve eleştiri yoksunluğu yaralı demokrasimizin bir göstergesi, korku ikliminin ve medyadaki sorunlu sermaye ilişkisinin bir sonucu. Medyada çalışanların kaybedecek çok şeyi var. Bu nedenle mizahtan ve kıvrak zekadan ölesiye korkuyorlar.

Gerek Julian Assange ( Wikileaks ) gerekse Aaron Swartz ( Reddit ) interneti kullanarak dünyaya neyi gösterdi? Ya da (göstermeye) çalıştı?

Assange ile Swartz’ı aynı kefeye koymak doğru değil. Aaron Swartz bilginin tüm dünyada demokratik ve saydam bir şekilde paylaşılmasının öncülüğünü yapmış bir simge. Benim için internet aktivisti tanımına en fazla uyan insan. İnternetin açık kaynak mantığına uygun olması gerektiğini dünyaya duyuran Swartz’ın kişisel öyküsü çok hazindir. 2013 yılında kendini asarak öldürür Swartz. İlgilenenler için  “The Internet’s Own Boy” (İnternetin Kendi Oğlu) adlı belgeseli izlemelerini öneririm. Assange daha tartışmalı bir karakter. Ancak her ikisi de statükoya başkaldırdı ve interneti, gizli kapaklı işlerin üstünün örtülemediği, saydam ve hiyerarşiden uzak bir iletişimin özlendiği bir mecra olarak tanımladılar. Her ikisinin de ortak mücadelesi bu yöndeydi.

2016 yılında gösterime giren Arrival filmi ‘İnsanoğlu ve Hektapodların (Uzaylı)’ arasındaki iletişimi dil üzerinden yapmasını konu alıyor. Empati yoksunluğu ve beraberinde getirdiği anlaşılmamak durumu bu iki türü neredeyse savaşa sokacakken yine ‘dil’ kavramı ile iletişime geçilip olası bir savaş engelleniyor. Bu metaforik örnekten hareketle yaptığımız ve yapacağımız tüm eylemlerin merkezinde ‘iletişim’ mi duruyor?

Uzaylılarla iletişim kurma teması Hollywood’un sevdiği konular. İletişim akıllı telefonunuzda her dili diğerine tercüme eden aplikasyondan öte bir süreçtir. Aslında bu film dil bilimcilerin argümanlarının sağlamasını yapıyor. Dil, kelimelerin yan yana dizilmesinden çok daha karmaşıktır. İletişim kelimeler olduğu kadar, yarattığı anlamdır ve kullanılan konteksttir. Arrival filmi etkileşim üzerine. Aynı dili konuşan ancak aynı anlamı ve aynı kültürü paylaşmayan gruplar. Bir lisan öğrenirken hayata farklı açılardan bakmayı da öğreniriz. İletişim süreci de iki farklı uç arasında kopan, kırılıp dökülen sözcükleri toparlayıp bir anlam yaratmak aslında. İletişime bu karmaşık, kaotik dünyayı anlamlandırmak için daha önceki çağlardan daha fazla ihtiyacımız var.

“Kıyıya vurmadıkları sürece balıklar suyun farkında değildir.” Teknolojinin sonuçlarının farkına varabildik mi? Teknoloji insanoğlunu yeni baştan icat mı ediyor?

Teknolojinin insanoğlunu yeniden tanımladığı muhakkak. Sosyal bilimler bu denli süratli bir gelişmeyi içinde yaşarken anlamakta zorlanıyor. Belli bir süre geçtikten sonra sonuçlarını anlamlandıracağız muhtemelen.

Avrupa Birliği’ne uyum sürecindeki koşullardan biri ve toplumsal eşitsizliği azaltıcı bir faktör olarak iletişim fakültelerine işaret dili dersinin konulması konusunda ne düşünürsünüz? İletişim öğrencileri bu dersi nasıl karşılar sizce?

Türk işaret dili işitme engelli bireylerin toplumdaki iletişim olanaklarını artırmak ve bu dilin sosyal yaşamda kullanılır hale gelmesi için hali hazırda pek çok iletişim fakültesinde seçmeli ders olarak sunuluyor ve çok da ilgi görüyor.

Aslı Tunç’un kişisel varoluş serüveninde onu etkileyen filmler, yazarlar, kitaplar, bilim ve felsefe insanları hangileridir?

Bu çok zor bir soru! Beni derinden etkileyen o kadar fazla film, yazar ve kitap var ki liste yapmak çok güç gerçekten. En çok gerçek öyküleri ele alan filmleri seviyorum. Gençliğimde İtalyan Yeni Gerçekçiliğinden çok etkilenmiştim. Bisiklet Hırsız’ında olduğu  gibi öykülerin insancıllığı ve siyah-beyaz estetiği sarsıcıydı. En son ise Asghar Farhadi’nin Satıcı filminden çok etkilendim. Artık gençliğimdeki iştahla roman okuyamıyorum. Paul Auster, Elias Canetti, Gabriel Garcia Marquez, Don DeLillo sevmişimdir hep. Görsel kültür ve fotoğraf üzerine düşünen insanları okumayı da severim. Susan Sontag, W.J. T Mitchell, Barbie Zelizer okurum. Slavoj Žižek gibi pop felsefecilerden ise hiç haz etmiyorum.

*Aslı Tunç’a teşekkürlerimizle…