Psikiyatrinin iddia ettiği şey, tedavi edilebilme imkânı olan zihinsel hastalıkların olgusal varlığıdır. Bu akıl sağlığı problemleri, rütbesine göre; çeşitli derecelerde ya tedavi edilir ya da büyük ölçüde tedavi edilemez ona göre. Çağdaş dünya, zihni; hâlâ çözülememiş esrarlı bir problem olarak almayı sevmez, tercih etmez. Tersine bugün, artık onu algoritmik bir yapıda görüp yapay olarak tasarımlamaktadır. Geçmişte, insan imgelemi; esinlerle, hayallerle, fantasmalarla iç içe geçmiş bir girdaptı. Şimdiyse, fiziksel sınırları hemen hemen belli, mekanik bir beden yongası düzeyinde algılanıyor.

Fakat bazı hastalıklar ömür boyu iyileşmez. Bir türlü iyileşmeyen zihnin bulantısından da önünde sonunda bir şairlik imgelemi doğma ihtimali vardır. Günümüz sanatı bana oldukça çiğ geliyor. Sayılı birkaç örneğin dışında, değme diyebileceğim eserlerle karşılaşmıyorum. Sebebini de fizikalist dünya görüşümüze bağlıyorum, artık olgulara dayalı, duyusal bir dünyada yaşadığımız için edebî esinin muhtaç olduğu, neredeyse doğaüstüne yaklaşan tutkuya sahip değiliz. Sanatın sunduğu sahnelemeler, sosyolojinin; psikolojinin kuramlarını açımlayan yardımcı bir disiplin mahiyetine inmiş gibi bile duruyor. Sanki, derece derece edebî esin yozlaşıyor ve yerini grafik; görsel-işitsel, insanda yücelik duygusu uyandırma zahmeti çekmeyen, parodinin parodisi bir postmodern konseptin amniyon sıvısı içinde çözülüyor. Sanki yalnızca, yaşanılması; sürdürülmesi gereken hayatın objeleşmiş, imgesiz bir kopyası düzeyinde kalıyor o ve sanat burjuvazisinin seçkin zevklerini doyurmaktan, sanatçılar arası piyasa rekabeti doğurmaktan ileri gidemiyor. Sanat eleştirisi alanında bu meseleler defalarca tartışıldı, bir çağdaş/kitsch sanat eleştirisi getirmeyecek, sizlere esinci niteliği olan geçmişteki sanatçı imgelemini açımlayan değme örnekler sunmayı deneyeceğim. Bunu yaparken bir geçmiş otantizmi yapmaktan kaçınacağım.

Ömür boyu iyileşmeyecek nevrozlara sahip kafalar, bir türlü geçmeyen hastalıklarının eşiğinde bocalayıp derin bir kontemplasyon (ing. contemplation yani düşünceye dalma, derin düşünme) yaşamaya başlarlar. Bu derin düşünme hâli, insan yaşamının bir uçtan diğer uca dev bir kurgu niteliği taşıdığını gösterir onlara. Nevrozla ateşlenen göz, yeryüzü dekorlarını suni bulmaya başlar. Sanki o, insanın atfettiği; zoraki bulguladığı anlamlarla zihin tarafından tasarımlanmıştır. Psikiyatride depersonalizasyon veya derealizasyon olarak anılır bu zihinsel olgular. Depersonalize kişi, üzerindeki kişiliği; gerek zihinsel gerek bedensel sınırlarıyla suni bir şeymiş gibi algılamaya başlar. Onun algı hatası, kendisinin o an orada olmadığı, organik bir bütünlüğünün bulunmadığı yönündeki bulantılı, paralize bakış açısından kaynaklanır. Derealize kişiye göreyse, gerçekliğin somut bir zemini yoktur. Yeryüzünün dekoruna bakar ve ondan, diğer insanların anladığı bir gerçekliği anlamaz, yabancılaşır. Yabancılaşmanın çekirdeğinde ideolojik değil ontolojik bir aygıt işler. Dev sistemin kurgusallığı içinde kendine yabancılaşan politize bir algının tersine; varlıkbilimsel şüpheye düşmüş kişinin algı eksikliği çektiği şey, bütün bu şeylerin; nesnesi ve düşüncesiyle, her şeyin kökeninin ne olduğu üzerinedir. Bu arkaik bir şüphedir, metafiziği terk etmiş çağdaş insanın verimi olan psikiyatri; bu yabancılaşmayı mekanik bir şey olarak bulgulamadan çok önce, antik dönemlerde düşünürler doğa felsefesi yoluyla nesnelerin kökenine dair derin yabancılıklar çekiyorlardı. Kimi ateşte; kimi suda söndürmeye çalışıyordu bu amansız şüphesini.

Ve dinsel esin; peygamberlik, vahiy vb. doğaüstüne uzanan kültürel nosyonlarla; yüzyıllardır, varlığın kökenine dair depersonalize ve derealize kaygılar ve inanç problemlerini aktarmaktaydı zaten. Yakın geçmişte, ilk modernlerle yavaş yavaş kapandı bu devir. Antikitenin ve dinin şüpheleri, sanat disiplinin içinde; profan (din dışı) bir yapıda eridi, bugünse kitsch’leşti, parlak objeler düzeyinde kendini kopya eden şeylere dönüştü.

Varlığa yabancılaşan kişinin çözemediği en dehşetli problemlerden biri “zaman”dır. Eğer dikkatli gidilmezse beyinsel et; çizik ve kanamadan geçilmez. İyileşmeyen zihinsel acının, içine düştüğü dev bir girdaptır zaman. Varlıkbilimsel boşluğun sindirim sistemidir, kişinin zihnini sinsi sinsi öğütür. Zaman kavramı ve algısında çılgınlık eşiklerini geçmiş en değme isim, Augustine’dir. Tanrı’yla olan iç hesaplaşmasında zamanın aslında ne olduğu üzerine derin düşünceye dalar. Düşündükçe hareket ediyor gibidir, ilerlediğini zannederiz ancak durulup durulup zekâsını parlatması için Tanrı’ya yakarır, aklı ermemiştir bu işe hem anlamıştır hem de bir adım ileri gidememiş, neredeyse hiç bir şey anlamamıştır. Gerçekliğin eşelenmesi böyle endişe verici algı bulanıklıkları doğurur işte.

Augustine, zamanın aslında varolmadığı düşüncesinden hareketle derin düşünmeyi sürdürür. Ve bir sürü düşünsel artıktan temizlendikten sonra vardığı yer şurasıdır: “Belki şöyle demek daha doğru, zaman üçe ayrılır, geçmişte yaşananların şimdiki zamanı, şimdi yaşananların şimdisi ve gelecekte yaşanacakların şimdiki zamanı.’’(Augustinus, 2010, s.381) Böyle demekle kastettiği, periyodik bir zamanın olmadığı, zaman kavramının zihinde oluştuğu ve ölçülemeyecek denli “şimdi”nin içinde bulunduğudur. Geçmiş ve gelecek, orada bir yerde beklemez, olgusal bir niteliği yoktur; zihnin düşüncesi ve algısı olarak varlardır.

Caspar David Friedrich, The Monk by the Sea (Deniz Kenarında Keşiş). 1808-1810.

Aziz, bu kavrayışıyla zaman dekoruna yabancılaşmış; neredeyse sonsuz bir “şimdi”nin okyanusuna kapılmıştır. Gençliğinde dekadan bir yaşam sürdüğünü kendi itiraflarından bildiğimiz Augustine, bu sonsuz varlıkbilimsel muğlaklığa Tanrı demeyi seçecek, belagatini de bunun üzerine kuracaktır. Onda, gerçeğe yabancılaşmış, ağır nevrozlarla sarsılmış büyük bir kafanın dünya karşısında hantal kalmışlığını örneklendiren güçlü, esinci bir yan vardır. Kendisine bu bakımdan değindim.

Zamanın çıkışsızlığı ve oyunbaz göreliliği karşısında, acı çeken zihin için bütün yeryüzü nesneleri yavandır; en aşırı zevk, ne kadar şiddetli olursa olsun, kuyuya inmeden önce çoktan soyunulmuş, unutulmuş bir çaput derecesindedir. Kişi, zamanın karşısındaki bu yenilgisine karşılık yazgısından öç almak isteyecektir fakat bunu yapmaya yakın Pascal ile tanışırsa vay haline: “Ruh bunu düşündüğü zaman kendini üzmeyen hiçbir şey göremez.” (Pascal akt. Huysmans, 2018, s. 218)

Sahiden de bu yenilgi düşünüldükçe zihin ağırlaşır, kafanın nevrozu büyüdükçe büyür. Sıradan insanın bir çimene oturup, bir gölgede dinlenip, bir suya girip kanaat edebildiği yeryüzü zevki; hasta bir zihne çile gibi görünür. Beyinsel sıvılar ve bedensel hormonlar, faal hâlden edilgenliğe geçerler. En ince iğneyle uyarsanız da kıllarını kıpırdatmazlar. Bir dağ zirvesi veya bir gökdelen heyecanlandırmaz onları. Serin rüzgâr, yanaklarını okşayan şefkatli bir şey değil de yakıcı bir tırnak çiziği gibidir. Ayağın daldırıldığı su, kezzaba benzer. Dünya, çekilmiş bir zihinde; kendi kendini kuran bir azabın gölgesiyle, bütün mekân ve eşyaları soğurur. Endorfin barı, dibinde sümük kadar bir çökeltiyle bomboş bekler. Bu, çağdaş dünya için tedavi edilebilir bir durumdur. Belki de öyledir fakat deliliğin eşiğinde eşelenen bu tür kafalar, hastalıklarını kabul etmekte epey dirençlidirler. Hastalık kabul edildiği an, bütün esin ve şairlik imgelemi çökecektir; karşıda yapay dekorlarıyla yalan, gölge bir dünya kalacaktır. Buna girişmeye bir türlü razı gelmezler. İşte onlardan biri:

Güneş ışığına kapanmış bütün pencereleri

Öyle bir odaya benzer hayatımın üzüntüleri

Karamsarlık ve yokluk tozu sinmiş orada renklere

Umutla istek bırakılmış susup unutmaya

Bütün duygu bahçelerinden toplanan o çiçekler

Uyur sırça mezarlarda bahardan umudu kesmiş.

Bu pembe gül, bu karanfil ağır ağır erimiş

Üzerlerinde değiştikçe her üzüntülü kış.

Ocak yıkık ve boş, lamba kimsesiz, kör,

Bu hasta susuş acıyla yalnızlığı anımsatır.

Soluk duvara asılmış, durur sıkıntıya boğulmuş

O yüzler ki uyur gözlerinde eski hayâl…

O eski odaya benzer ki hayatımın kederi

Çekilmiş avunma ufkuna karşı perdeleri…

Ahmet Haşim’in Bir Eski Odaya Benzer Ki (özgün ismi, O Eski Hücreye Benzer Ki, sadeleştiren: Asım Bezirci) isimli şiirini okudunuz. (Haşim, 1985, 171) Bu ağır imgeli empresyonist şiir, bir şairin üslup denemesinden, istese başka tarzda daha neşeli yazabileceği bir kalem hünerinden çok, ozanın imgelemindeki cinlerin esiniyle meydana getirilmiş, onun iç gerçekliğini ve içinde bulunduğu tarihsel periyodun buhranını yansıtan hastalıklı bir bakış açısıdır. Haşim’in yaşamına dair bazı detaylara vakıf olmak istediğimde; onun dışarıya karşı içine çekilmiş, sosyal kaynaşma hissini çok tanımayan, başarısızlık hissiyle marazlı bir ilişkisi olan künt fakat gerekmeyeceği kadar zarif bir yanının olduğunu görüyorum. Evrimin hassas halkaları olarak sanatçıların incecik zihinsel hassasiyetleri, onları böyle zayıf düşürüyor işte. Ve şiir söylemeleri, acıdan takat getirebildikleri ölçüde ortaya dökülmüş bir şey sanki. O çocukluğa yakın zafiyet anında, ancak bu kadarına güç getirebilmişler belli ki. Roman da yazabilirlerdi. Hamurla oynamanın, neşenin tadına varabilirlerdi ancak öyle olmadı, hep hasta kaldılar.

Yahya Kemal bu şair tipine, kendinden hareketle bir yazısında değinir. Yazının adı, Aklı Olan Şair Olmaz’dır. (Kemal, 1935) Tabii, bu tip bir şairlik, onun tarihsel periyodunun, kendi zamanının tercih ve zevkinin ürünüdür. Böylesi bir şeyi, bugüne olduğu gibi taşımak isteyenler, otantik bir nostalji duygusuyla kendilerini avutmak isteyenlerdir.

Aklı olan şair olmaz diyen Kemal, bu şairlik tipi düşünüldüğünde haklıdır. Şairlik imgeleminin ozanın zihnine bir bela gibi çöktüğünden, bir daha dünyaya gelse bu işi seçmeyeceğinden fakat istese de kurtulamadığından bahseder. Oysa Amerikan şair Robert Bly tam tersini söylüyor: “Robert, ömrünün büyükçe bir kısmını/Evde oturup şiir yazmak için harcadın. Yine/Yapar mıydın bunu? Yapardım, daha binlerce kez.” (Bly, Bir Ayakkabıya Gizlenen Kuzgunlar, çev. 2019) Bly’ın oturup yazmak olarak tariflediği şey; Kemal gibilerinde esinlerle içi çalkalanmaktır. Aradaki tarihsel zevk farkı da budur, ayrıca belirtmeli.

Kemal, 1903-1912 yılları boyunca Fransa’da kalmış, eğitim görmüştür. Paris’in kültür sanat hayatını yakından tecrübe etme imkânı olup dekadan simgecileri de bizzat tanımıştır. Kendi Gök Kubbemiz isimli şiir kitabında ilk defa kurmaya çalıştığı, dışarıya kaçmaktansa öz kaynaklara dönmeyi amaçlayan tarihsel ve kültürel algıyı inşa etmesini de bu dönemde tanıdığı, okuduğu Albert Sorrel ve Maurice Barres gibi Fransız milliyetçi kuramcıların fikirleri öncelemiştir. Fakat kırılma noktası, Mallarme’ın genç ozanlara tavsiye ettiği ve hatta bir temrin gibi salık verdiği Verlaine’in meşhur Fetes Galantes (Çapkın Törenler)’idir. “İtalyan commedia dell’arte karakterleri ile 18. yüzyıl ressamlarının tablolarındaki görüntülerin izlerini süren” bu eserde (bu ifade, rob389’un hazırladığı Paul Verlaine biyografisinden çevrimiçi olarak alınmıştır) benimsenen tarihsel olana, geçmişe duyulan özlem dolu tutku; Kemal’in şair imgelemini kışkırtmıştır. Şair, Paris’in kent hayatına kasavetli bir ruh gibi çöken bohem üslubu da elbette kişiliğinde taşımaktan mahrum kalmamış, Büyü Şiir isimli yapıtında; bu yaşamın, kiralık bekar odalarında ve yosmaların sırtında çürütülen afyonlu dekadan sefihliğinin tadının damağında kuvvetli bir iz bıraktığını vurgulamış; “Her zevki bir harâm olan efsunlu cennetin/Koynunda vardı lezzeti bin türlü nîmetin.” (akt. Necdet, 2001, s.8) demekten kendini esirgememiş ve nevrozlarını şairlik imgelemine yedirmek konusunda eşine pek az rastlanır bir yaşam tarzı ve üsluba sahip Baudelaire’e olan hayranlığını da dosdoğru söylemiştir: “Paris’te genç iken koyu Baudelaire-perest idim.” (akt. Necdet, 2001, s.7)

Şairliğe karşı bezgin ve aşkınsal bir tutku geliştirmiş Kemal’in dindarlığı dogmatik sınırlarda işlemez, onda çileli; hastalıklı bir gözün tansığı, bir tütsü gibi mısralarda dolaşır: “Hayâtı râyiha sihriyle sindiren toprak,” der, Moda’da Mayıs şiirinde. Rayiha ve sihir gibi kelime tercihleri, lirizm içerse de yeryüzünün evrensel zemini; tüm azaplı kafaları kuşatan toprak, onda da bütün iyileşmemişlerin bulantılı algısında olduğu gibi “hayatı sindirir”. Zamanın sinsi bir testere devimiyle işlediği veya kaypak bir urgan gibi kursağa düğümlendiğinin ve gölgeli bir izlenim bıraktığının gayet farkındadır bu marazlı kafa, ki “Ölenler öldü, kalanlarla muzdarip kaldık,” diyecektir, 1918 şiirinde. Her belirsizliği imgeleyen dev bir ejder gibi, bütün bir insan kültürünü de midesinde öğüten toprağın, henüz hayatta kalanların da tabanını saracak, onları ölülerin karabasanlarıyla muzdarip bırakacak bir garip balçık olduğunun sezgisine sahip olduğunu kavrarız böylece, bu mısrayı okumakla. Kemal, varlıkbilimsel çilenin hendeklerinden kurtulmak; düzlüğe çıkmak istercesine; dindar bir imgelemin munis bir art dünya olarak tasarımladığı ölümün bahçelerinde de dolaşacak ve “Gördüm ölüm diyârını rü’yada bir gece/Sessizlik ortasında gezindim kederlice,” diye sayıklayacaktır (O Taraf isimli şiirinden). İkinci mısrada, dindar bir huzur duygusuna kavuşabilmekten ziyade onu lanetli bir kederin kapladığı, ölümün getireceği belirsizliğin içini sıktığı tahmin edilebilir. Sanatçılığından muzdarip nevrozlu bir kafanın, yeryüzü elementleri ve insana dair fenomenler hakkında gelişen bu sezgileri, okuyana neşeden çok bunaltı verecektir. Fakat elbette şair, sözgelimi ölüm hakkında, onu ontolojik bir son olarak gören tasavvurun öte alanına geçip iyileşmeyen hastalıklarla kurtlanan zihnine bir ödünç anı sunmayı, yeryüzünden sevinçle kurtulmayı da dilemektedir. Sağalmayan bir çile, ancak ölümle yatıştırılacaktır çünkü, ozan bunu bilir: “Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde; Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter…” (Rindlerin Ölümü şiirinden) 

Arnold Böcklin, Isle of The Dead (Ölüler Adası), 1883.

Zihinsel hastalığın takınaklı kıldığı en derinleşmiş kavramın zaman olduğunu daha önce belirtmiştim. Onun kültürleri ve sevilen insanları hafızanın mezarına gömen menfur antropolojik yanından öte, ontolojik belirsizliğinin; içinden çıkılamaz soyut bir kapan olduğunun ve sanki hiç tükenmeyeceğinin sezgisi; algı sapmalarıyla dolu bir kavrayışın, içinden bir türlü çıkamadığı bir noktadır. Türkçede, bilhassa Tanpınar; bu problemi zihninde oldukça şiddetli duymuş ve zaman üzerine birçok mısra yazmıştır: “Neye yarar hatırlamak / Neye yarar bu cılız ışıklı bahçelerde / Hatırlamak geçmiş şeyleri / Bu beyhude akşam bahçesinde, / Kapanırken üstümüze böyle / Zaman çemberi” (Tanpınar, 2011, s.71)  Olgusal olarak hiçbir mekânı olmayan geçmişin zevkleriyle neşelenmenin; geleceğin tasalarıyla endişelenmenin beyhudeliğini bir kere keşfetmiş şair, artık uslanmayacak; Augustine’in sanrılı zihnini aratmayacak bir çilekeşlikle yakarmaya başlayacaktır. Neşe bahçelerinde cılız bir tüyün bile kıpırdamadığı bu tür şairlik imgelemlerinde; doğal ışığın fırçası insanın içini cıvıldatacak kadar aydınlık değildir. Mekânın nesneleriyse derealistik izlenimlerle donukluk ve ağırlık kazanır. Artık beyhudeleşen dış çevren Tanpınar için yeniden yaratılmaya muhtaç, distopik bir mahiyet taşır. Şair, biyografisi incelendiğinde, anne şefkatini çok da tadamamış; zafiyetli birisidir. Yeryüzüne dair bu imkânsız arayışlar ve uzak ihtimallere, edebiyata tek çare olarak sığınılmasının sebebi aslında basit bir travma derecesinde fakat zihnin doğal akışını bozan felaketleri, diğerlerine kıyasla daha ağır tecrübe etmek duygusunda gizlidir: “Niçin sen yaratmadın bu dünyayı? Ellerinin mesut işaretlerinden/Daha güzel doğardı eşya!” (Tanpınar, 2011, s. 74-75) Bu mısraları, artık geçmişte kalmış annesinin soyut varlığına hitaben terennüm etmiştir ve şiirde, duygusal yoksunluk hissinin yaşanılan mekânı, neredeyse sürekli karanlık, bitmez bir günbatımına çivilediği sezgisi okuru rahatsız edecektir. Ve şair zamana dair iyileşmez görüsünü daha takınaklı ve pes etmiş bir sayıklamayla yeniden vurgular: “Bu yüz ve şifasız hüznü eşyanın/Kendi cevherinde mahpus bir ânın” (Tanpınar, 2011, s. 63)

Buraya kadar alıntıladığım mısra ve sözlerde, hastalanmış bir bakışın; dış dünyada sıradan insanın bulguladığı insancıl neşe ve huzura, sosyal kaynaşma hislerine ne kadar yabancılaştığını ve çareyi ancak edebî bir dille sayıklamakta bulacak kadar yaşama güç getirebildiğini rahatlıkla kavrıyoruz. Bu ifadeler fiksiyonel (ing. fictional yani kurgusal) bulunabilir bazı okurlar tarafından, gerçekten içselleştirilmeyip sanat estetiği yaratabilmek adına; çileli bir zihinle, belki de kendilerine oldukça yabancı bir algılayışla güçlü bir empati kurularak tasarımlandığı yönünde, doğru veya yanlış, bir izlenim bırakabilir. Veya bu tür acıların, olgusal karşılıklarının şairlerin düşünürlerin bir esrimeye, sanatları veya düşünmelerinin gereği bir üslupçuluğa kapılarak aktardıkları kadar katlanılmaz bulunmayabilir. Eğer böyle düşünülüyorsa, iyileşmez zihinsel hastalıkların sanatçı imgelemini nasıl sarstığına dair daha güçlü bir örnek verme ihtiyacı duyacağım. Neyse ki, bu bakımdan yetersizlik çekeceğimi düşünmüyorum.

Ağır nevrozlarla, gözü hiç kapanmamacasına açılmış güçlü bir edebî figür varsa bu besbelli Baudelaire’dir. Onun Kötülük Çiçekleri (özgün ismi, Les Fleurs du Mal) isimli başyapıtı, karşıta duyulan menfur ilginin afyonlu tutkularıyla dolup boşalır. Şairin neden içselleşmiş bir laneti taşır gibi mısralarında sayıkladığını daha iyi kavramak için onun yaşamına odaklanmamız gerekir. Baudelaire, tinsel açıdan basiretsiz bir aile yaşamına sahiptir, yaşamının bir döneminden sonra; ölümüne kadar, kendisinden hiç hoşlanmadığı üvey bir babanın evladı olarak yaşamak utancını taşır. Onun maddi bakımdan konformist bir yaşam sürdüğünü iddia edecek olanlar varsa ailesinden ona kalan çok yüklü bir mirasın varisi olmasının kendisinin duygusal susuzluğunu tatmin edebilecek bir şey olmaktan çok uzağa düştüğünü de kavramalıdır. Baudelaire; çok kısa bir zaman diliminde elindeki yığınla parayı har vurup harman savurur. Paris’in kiralık bekar evlerinde yosmalarla sefih ve dekadan bir yaşam sürer ve nihayet parası suyunu çeker. Ailesinden bu konuda yardım istese de onlar oğullarının bu serkeşliğini olumlu karşılamaz ve şairin mirası mahkeme kararıyla kısıtlanır. (Necdet, Kronoloji, 2001, s. 273, par. 1)

Çoğu nevrozlu kafa, bir işverenin güdümü altında düzenli ve sakin bir yaşam sürmeyi onuruna yediremez. Çok deneseler bile bu tür kabul edilmiş bir yaşamı içleri kabul etmez. Fiziksel ve zihinsel sınırları çekilmiş, insan zihninin imgesel gelişimine set çeken bir meslek hayatı, onlara azap gibi gelir. Tüm bu çileyi kabul etseler bile, potansiyellerinin çok çok altında, sıradan bir insanı taklit edercesine yeryüzüne kanaat etmeleri, onlarca duygusal gerilimi katmerleyen negatif bir unsur değerindedir.

Bu mahkeme kararının ardından şair, umutsuzluğa kapılır ve zihni umut vadeden bir gelecek tasarımına erişmez. Noter Bay Ancelle’e yazdığı mektupta “Başkaları için yararsız, kendim için de tehlikeli olduğumdan hayatıma son veriyorum,” diyecektir. (Necdet, Kronoloji, 2001, s. 273, par. 4) Bir bıçak darbesiyle yaşamına son vermek istese de bunun üstesinden gelemez. Tarihler, 30 Haziran 1845’i gösteriyordur. Bir mevsimsel geçişin henüz başı. Özellikle yaz ayları, buhranlı bir kafada derin bir yeryüzü tiksintisi doğurabilir çünkü yaz, sıradan insanın tatili ve eğlencesidir, meydanların dinlence şatafatı ve gürültüsüyle tıkış tıkış olmaya başladığı bir sezondur. Ömrünü sonsuzca aylaklıkla yakmak isteyen birinin; bir meslek yaşantısına kendini hapsedemediği için, dinlenmek gibi bir zevki de yoktur. Aylağın zihni, sanılanın tersine; pek az dinlenerek sürekli işler. Bu aşkınsal performans aylak beyninin mazotunu da erken tüketecektir. Ruhun girift sorunlarını, binyıllar gibi geçen uzun birçok gecede derin derin düşünen bir kafanın, gencecik yaşında bile ömrü çoktan yaşlılığın düşkün izleriyle dolacaktır. Şairin fotoğraflarına erişilirse yaşsız-ömürsüz bir bedensel izlenim bırakacağı sezilecektir. Suratındaki lanetli olgunluk izleri, onu dünyaya ait zamanın çok ötesinde bir yerde tutsak ettiği hissi bırakır.

Şair, aşk ilişkilerinde ölçüsüzdür. Birçok denemeye rağmen hâlâ iyileşmez yaraların taşıyıcısı olan kişinin kalbi de organları da başkalarının anılarıyla bezenmiş bir mezar taşını aratmaz. Baudelaire, kadınlara özel bir düşkünlük gösterir. Metreslere, yosmalara tutkundur. Bir türlü ulaşamamanın hazzıyla dolu olan mısralarına bakıldığında, bunun keşfedilmesi gecikmeyecektir.

Ozan, sefih bir bekar yaşamı sürdürdüğü dönemlerden birinde bir yosmayla vakit geçirmesinin bedeli olarak frengi kapar. Daha sonra; Gautier, Goncourtlar, Flaubert gibi çağdaşı edebiyat büyüklerinin; kendisinin düzenlediği toplantılara iştirak ettiği; Belçikalı zengin bir bankacının metresi olan Madam Sabatier’e aşırı bir duygusal takıntı geliştirecektir. (Necdet, Kronoloji, 2001, ss. 272-274) Kötülük Çiçekleri, bu iki kadına ithaflar içeren mısralarla bezelidir. Yani, bazılarının küçük gördüğü ve etik olarak yakıştıramadığının tersine; Baudelaire gibileri, bedensel ve duygusal hazların erotizmiyle, ulaşılamamış veya zevkle tadılmış kadın teninin tılsımına kapılarak, nice büyülü mısra yazmış; bu yönde takıntılar geliştirdikçe de şairlik imgelemini cilalamasını başarmayı bilmiştir. Demek ki çapkınlık, bazı sanatçıların mazotu derecesinde bir şey ki ulaşılsın veya ulaşılmasın; başlı başına aşk duygusunun tek seferlik tadımı bile şairlik imgelemi olan birini hasta etmeye, çılgınlığa sürüklemeye yeter. Baudelaire’de büyüleyici, kutsal ve güzel olana dair karşıt bir estetizm vardır. Şairin zihni cinlerle dolu olduğundan; güzel olanın, uyutucu şarabın, aslında ne kadar zehirleyici ve kötücül olduğunun marazlı sezgisi mevcuttur onda:

Sağlık dolu meleğim, tanır mısın Humma’yı,

Düşkünlerevi’nin loş duvarları boyunca,

Tıpkı sürgünler gibi, ayak sürüyen orda,

Güneşe hasret kalmış ve kıpırdak dudaklı?

Sağlık dolu meleğim, tanır mısın Humma’yı?

(Réversibilité, Kötülük Çiçekleri)

Gerçek güzelliğin hassas bir zihne; tutku ve bağlılık değil, kıskançlık ve hastalık vereceğinin farkındadır ozan. Sevgilisine hitaben sayıkladığı bu mısralar, göz delici bir güzelliğin onda ne kadar negatif izlenimlerle yosun bağladığının ispatı derecesindedir. Sağlıklı, gürbüz bir tene; sırf güzel olduğu için bağlılık ve nezaket göstermek yerine; ondaki korku verici çirkinliği sezer ve karşısındaki ilaheye; hastalığın ne olduğunu bilip bilmediğini sorar. Bazı sorular, yanıt bulmak için değil kinaye etmek için tercih edilirler.

Baudelaire, iyileşmez bir kafa olarak unutabilmenin, aşkın ve güzelliğin ne kadar şiddetli birer sanrı uyandırıcı olduklarının yüksek bilincine sahiptir:

Ne çirkin kişilerin kalplerine taht kurmak;

Aşk da yalan, güzellik de,

Ne ki onları atar bir sepete Unutmak

Sonsuz’a vereyim diye!

[İtiraf (Confession)]

Sevgilisinin ağzından konuşur ve böyle der. Kötü bir figür olarak tasvir edilen sevgili; insan duygularına zulmeden, onun zayıf noktalarını çok iyi bilen, şeytani bir zekâyla aktarılır. Güzellik fışkıran kadın; aşkın da güzelliğin de hafızanın bahçelerinde bir an geldiğinde kuruyacağını bildiğini itiraf eder; bu esrarlı bilgiye vakıf olmasına rağmen, taliplerini güzelliğine davet etmekten de geri kalmayacaktır. Basit gibi görünen bu mısralar, sıradan; herkeste ortakmış gibi gözüken duyguların ardında ne tür bir evhamın kımıldadığını okura sezdirir. İnsanın güzel sandığı birçok yeryüzü unsuru şairin hastalıklı bakışında kötücül şeylerdir. Ama Baudelaire, tüm bu kötülüğe tutkun olmaktan yine de kendini alıkoyacak yani unutup iyileşebilecek akıl duruluğuna sahip değildir. Onun yüreği, uçarı bir tekenin tüylü bacak kaslarıyla cinli cinli kasılır:

Her tuzak ve her ağır günahtan kurtararak,

Yönlendirirler beni bir Güzel’e, yol diye;

Onlar benim uşağım, bense onlara tutsak;

Boyun eğer varlığım bu canlı meşaleye.

[Canlı Meşale (Le Flambeau vivant)]

Bu mısralardaysa, bir kurtuluş yolu olmadığını bildiği halde dünyasal duygulara hapsolmuş bir zihnin şeytani inadı aktarılır. Kendisine yaramadığı, onu tutsak bırakacağını çok iyi sezdiği her özgürlük vaadi birer tuzaktır fakat ozan bile bile bu tuzağa gönül indirir çünkü o neşenin sıradan akışıyla tatmin bulmayacaktır. Şair, acı çekmekten zevk aldığını ifşa edercesine, bir azizin asketik (çileci) yaşamını erotize bir biçimde yapıtına aktarmaktan çekinmez. Çileciliğin, en seçme zevklere burun kıvıran aşırılaşmış bir fetişizm olduğunun kuvvetli sezgisine sahiptir:

Dünyadaki pek çok din bizimkinin benzeri,

Hepsi göğe tırmanır; ha, bir de ermişlik var,

Kuştüyü bir döşekte yatan nazenin gibi,

Şehveti hep sert kılda ve çivilerde arar;

[Yolculuk (Le Voyage)]

Kendisi de şehveti, tariflediği azizlerden pek farklı olmayarak zor ve paslı duygularda bulma inadını sürdürecek, dinsel bir esrimeyi ömrü boyunca kovalayacaktır. Ölümünden önce onu yatağa düşüren hastalığın yorgunluğu henüz vücudunu keşfetmemişken o, bir kilise gezisinde; ikonalar arasında, Saint-Loup’da hazzı aramaktadır. Fakat zaten haddinden fazla yorgun bedeni çoktandır zihninden onu kuşatmış ve ölümün kıyısına doğru zayıf düşürmüştür. Yaşamı, mısralarıyla büyük bir uyum sağlar. Ölümü çoktandır kazanmış esinci birinin nihayet fiziği de toprak tarafından sindirilmiştir:

Ey Ölüm, koca kaptan, demir alalım! haydi!

Bu diyar sıktı bizi, Ölüm! Açalım yelken!

Siyah olsa da deniz ve gök mürekkep gibi,

Kalbimiz ışıklarla doludur, bilirsin sen!

Akıt bize zehrini, güçlenelim daha da!

Bu ateş öylesine yakıyor beynimizi,

Cennet ya da Cehennem, dalalım bu girdaba,

Bilinmez’in dibine bulmak için yeniyi!

[Yolculuk (Le Voyage)]

Buraya kadar, yatıştırılmaz bir zihnin dünyayı nasıl gördüğünü bazı sahneler üzerinden aktarmaya çalıştım sizlere. Demek istediğim, bazı insanların yaşamalarının başka şekilde mümkün olamayacağından ibaretti aslında. Sıradan insanın hastalığı da iyileşmesi de erken; zahmetsiz elde edilen şeylerdir fakat her insanın huyudur; en çekilmez çileyi de en suni neşeyi de katlayarak anlatır. Şairlerin de bu tuhaf huydan yakalarını kurtarabildiklerini sanmıyorum. Yine de şairin neşesi biricik olacaktır; ancak mısralarla sayıklayacak kadar yaşamaya güç getirebilmiş biri, eğer iyileşmenin hazzına erişirse, buradan da bir uslanma; yatışma tevazusu değil yine uçarı bir sayıklama doğacaktır:

“İlk coşkuya uyanacağım o zaman, dimdik ve yalnız, bir eskil ışık dalgasının altında, zambak! ve hepinizden biri arılık için.” (Gautier, akt. Huysmans, 2018, s. 198)

Claude Monet, The Water Lilies – Setting Sun (Suzambakları – Akşam güneşi). 1920–26.
 

Yararlandığım Kaynaklar

Augustinus (2010). İtiraflar. (çev. Çiğdem Dürüşken). İstanbul, Kabalcı Yayınevi.

Baudelaire, C. (2001). Kötülük çiçekleri. (çev. Ahmet Necdet). İstanbul, Adam Yayınları.

Bly, Robert. (2019). Ayakkabıya gizlenen kuzgunlar, Pathos, No:2 (çev. Tamer Gülbek). İstanbul, 1984 Yayınevi.

Haşim, A. (1985). Bütün şiirleri. (haz. Asım Bezirci). İstanbul, Can Yayınları.

Huysmans, J. K. (2018). Tersine. (çev. Tahsin Yücel). İstanbul, Yky.

Kemal, Y. (1935). Aklı olan şair olmaz. Yedi Gün gazetesi.

Soğukömeroğulları, M. (2012). Yahya Kemal’in şiirlerinde dini, mistik ve metafizik öğeler. Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi Sayı: 1/1 s. 218-245.

Tanpınar, A. H. (2011) Bütün şiirleri. İstanbul, Dergah Yayınları.

Ana Resim: Caspar David Friedrich, The Abbey in the Oakwood (Meşe Ormanında Manastır). 1809–10.