Görme sanatının öğrenilmesi gerektiğini düşündüren bir film, Hiroşima Sevgilim.

Bana eskilerden bahsedilince, aklıma KYK yurdundaki o meşhur geyik muhabbetlerim gelir. İki arkadaş ranzada karşılıklı yatıyoruz, eskiden şöyleydi böyleydi derken (tabii bu eski şahsımızın değil) o zamanlar birbirlerine gidip gelen ortak bir toplumun geçmişi (zira bizim bireysel olarak konuşacak uzun uzadıya bir geçmişimiz yok) albümlerimizde fotoğraflarımız bile renkli. Hatta artık çoğumuza albüm kelimesi bile yabancıyken siyah beyaz bir geçmişimiz, sadece ultrasondaki görüntümüzden ibarettir herhalde. Her neyse o ranzada birden ağzımdan şu cümle çıkıvermişti: “Eskiden atlar siyah beyazlardı”. Nerede öyle şimdiki gibi renkli at? At mı? Yok Leyla ile Mecnun değil, Hiroşima Sevgilim!

Sıradan bir aşk hikayesi olmadığı daha ilk dakikasından anlaşılan bu film, kurmaca olduğunu 15. dakikadan itibaren hissettirmeye başlıyor. Film 15. dakikaya kadar bir belgesel havasında, Hiroşima’nın enkaz görüntüleri, atom bombalarının bıraktığı büyük travmalar ekranda, hepsi belge niteliğinde adeta bir Hiroşima arşivi. Soğuk savaşın etkisiyle hazırlanan film, eşitsizlik ilkesini ve insanlığın ortak travmasını dünyaya haykırıyor.

Tartışmalara konu olan giriş sahnesi, başrol oyuncularının bedenlerini küllerin sardığı sahne, birbirlerini okşayan bir kadın ve bir erkek… İşte burada insanlığın ortak travması olan Pompeii felaketini anımsatmak, belki de insanlığın iki büyük felaketini harmanlayıp hikayeye olan değeri arttırmaktı amaç. Alternatif bir gerçek olarak yönetmen, Pompeii felaketi ile tanrıdan gelen acı ile Hiroşima’da insanın insana getirdiği acıyı karşılaştırmak için de çekilmiş olabilir bu sahne. Ya da tıpkı filmde küllerin içinden çıkan karıncalar gibi, Hiroşima’nın da küllerinden doğacağının bir mesajıydı.

Hiroşima`ya barış üzerine bir film için gelen Fransız aktris ile Japon bir mimarın tek gecelik ilişkileri sırasında geçmişlerini sorgulayan iki ana karakter üzerinden, II. Dünya Savaşı sırasında Fransız ve Japon halklarının çektiği sıkıntılar izleyiciyle buluşuyor. Burada asıl çarpıcı olan ise Fransız aktörün gördüğünü ve bildiği iddia ettiği Hiroşima’yı, Japon mimarın yalanlaması, öte taraftan ise Fransız aktörün yaşadığı Nevers’deki travmalardan Japon mimarın haberinin olmaması. İşte bu tezatlıklar II. Dünya Savaşı’nda herkesin kendi derdine düşmüş olmasını yüzümüze vurur.

Lui: İnsanlar hep işlerine gelen şeyi fark ediyorlar.
Elle: Hayır benim tek gördüğüm şey sendin. (kahkaha)

Film ilk Hiroşima’nın sonra da Nevers’in acılarını dile getiriyor. Ortak çıkarım yapmak gerekirse 10. dakikada pankartlarla protesto yapan insanların, dış sesle desteklendiği sahnede sesin söylediklerine kulak verdiğimizde film kendiliğinden çözülüyor. “Bu öfkenin hedefi ne? Bu öfkenin hedefi eşitsizlik ilkesi.” Bu cümlenin üzerine daha fazla konuşmaya gerek yok sanırım.

hiroshima-mon-amour-1

Bu film soğuk savaş döneminde, Cannes Film Festivali tarafından, süper güç olan ABD korkusu nedeniyle geri çevrilmiştir. Unutmadan, filmden bir son dakika haberi verip yazıma son veriyorum. Filmi izlerken “sabah 04.00”, “tam 4 kez”, “4 kişi” gibi 4 rakamı üzerine bir hassasiyetin farkına vardım. Bunun sebebini ise küçük bir araştırmayla şuna bağlıyorum;.Şöyle ki 9 Ağustos 1945’te sabaha karşı 03.47’de, ABD hava kuvvetlerinin B-29 tipi bombardıman uçağı Bockscar Tinian adasından havalandı ve ‘Centerboard II’ adı verilen ikinci bir atom bombasını bir Japon şehrine atma görevi başlamış oldu. Ancak kalkıştan sonra teknik bir sorun çıktı ve tam 13 dakika sonra, uçağın mürettebatı ‘Şişman adam’ lakaplı bombanın üzerindeki yeşil kabloları kırmızı kablolarla değiştirdi. ‘Şişman adam’ artık kullanıma hazırdı.

Yani sabaha karşı tam 04.00.
“Bu da mı tesadüf?”