“Dedesi Hazım Körmükçü. Amcası Settar Körmükçü”, diye mi başlamalıyım ? Yoksa, Tartuffe, Meraki, Sarıpınar 1914, Dallar Yeşil Olmalı, Türkiye Kayası, Keşanlı Ali Destanı, Hissey-i Şayia, Kafes‘de yaşar kıldığı unutulmaz karakterlerden mi söz etsem önce ? Hayır, Woyzeck diyorum , Arzunun Onda Dokuzu, Romeo ve Juliet, Binbir Gece Masalları,Münevver’in Hasb-ı Hali Hikmet Körmükçü’yü adeta tarihe taşıyan İyi Geceler Anne,Müfettiş. Belki de Tepebaşı Deneme Sahnesi demeliyim. Bedia Muvahhit. Tamam, toplamam lazım. En başa dönmek.. Sözcükleri,satırları geriye sarmak. Alışılagelen bir söyleşi tasarlamadık zaten Yavuz ile. Anılar, yarına bakış, yaşar kıldığı rollerdi çıkış noktamız.

Hazım Körmükçü’ye uzanan bir aile ağacı, sahnede rüzgar gibi esen gerçek bir aktris… Zarafet ve incelik onun bir başka özelliği hiç kuşkusuz. Gerçek bir usta.

Aslında tiyatro hep aklındaydı. Küçücük bir çocukken bile. Ama babası şiddetle karşı çıkıyordu onun bu isteğine. Otobiyografik tekrardan korkuyordu belki de. Hazım Körmükçü, Settar Körmükçü gibi acılar çekmesinden, yıpranmasından, hayatla erken vedalaşmasından. Kesinlikle tiyatro olmayacaktı yaşamında. Hele ki konservatuar, asla. Gel gör ki, kader ağlarını çoktan örmüştü. Hikmet Körmükçü arzusunda kararlıydı. Kimse engel olamayacaktı… Olamadı da. Zaten tiyatrocu olmasaydı ya ressam olurdu, ya müzikle ilgilenirdi. Ya da sanatın herhangi bir dalıyla.

Üsküdar Amerikan Kız Koleji’nde okurken, tiyatro kolunun başkanı olarak buldu kendini. İngilizce oyunlarda rol aldı. E yeteneği vardı, soyadı avantajı da. Sahne tozu zaten genlerine karışmıştı bir kez. Babası da fazla direnemedi zaten… Ama bir şartı vardı, “Şayet oyunculuğunu beğenmezsem, dedenin ve Settar amcanın izinden yürüyemeyeceksen tutar saçından sahneden indiririm seni, ona göre…”dedi.

Başardı. Bedia Muvahhit, Şaziye Moral, Vasfi Rıza Zobu, Gülistan Güzey gibi ustalarla aynı sahneleri paylaştı. Evet, alaylıydı. Evet, tiyatro eğitimini usta çırak ilişkisiyle, çalıştığı yönetmenlerle tamamladı… Çok güzel oyunlarda rol aldı. Ödün vermedi; sorumluluğunu, sanata olan saygısını hiç yitirmedi. Düşlerini sahnede besledi, her tür duyguyu orada yaşadı ve gerçekten kim olduğunu orada anladı. Hayatta ne yapmak istediğini de. Alkışlar , alkışlar… Ödüller. Ulvi Uraz, Avni Dilligil, Afife, Sadri Alışık, İsmet Küntay Ödülleri.

-18 yaşındaydım Kurbağa Prenses adlı çocuk oyunuyla Şehir Tiyatrosu’na Yeni Komedi Sahnesi’nde başladığımda. Sonrasında, annem anlatmıştı. Babam gözleri yaşararak izlemiş beni.

Zor günlerdi sanırım..

Çok vazgeçirmek isteyenler oldu. Buza yazı yazacaksın o kadar,diyenler de. Kulak vermedim söylenenlere. Anna Karenina, ardından Yerma geldi… Küçük küçük rollerdi bunlar. Çok yakın zamana kadar, çocuk tiyatrosunda da rol aldım. Dilek Ağacı, Polyanna, bunlar arasında ilk aklıma gelenler. Sahi iki de çocuk oyunu yönettim… Ama tövbe, dedim.

Neden ?

– Rejisörlük son derece yıpratıcı, yorucu ve ağır bir sorumluluk getiriyor beraberinde… Kafanda bir hayal kuruyorsun, oyunu, karakterleri ona göre işliyorsun… Ama diyelim oyuncu farklı bir anlayışla ele almak istiyor olayı… Uzlaşma sağlanamazsa kopukluklar oluyor ister istemez… Dekoru, kostümü, sahne düzeni kısaca oyunun her şeyinden, her ayrıntısından yükümlü oluyor rejisör. Bu nedenle rejisör karşısında hep saygı duyarım. Ne derse yerine getirmeye çalışırım…

Oyunculuk anlayışınız desem… O kadar özel bir sahne diliniz ve duruşunuz var ki… Ayrıca oyunculukta varolan temel ilke ve elementleri o kadar doğal bir biçimde lehimlemişsiniz ki… Sahnedeki olayları tanımlama yeteneği, aklın ve duygunun uyumlu örtüşümüyle ruh üflüyorsunuz yaşar kıldığınız kimliklere.

– Sahiciliğe inanırım. Ne yaparsan yap sahnede ama sahici, içten ol. Yani oynamadan, oyna… Sadece karakteri ortaya koymak değil, karakterin hissettiklerini, ruh dünyasını seyirciye yansıtmaktır asıl olan, bana göre. Tiyatro hayatın ve gerçeğin kendisidir çünkü. Hani, tiyatrocu derler, abartan, rol kesen, samimiyetsiz insanlar için kullanılır genelde. Şimdi aklıma geldi Müşfik Kenter’in bir anısı vardır. Taksiye binmiş bir defasında. Şoför “Ağabey, gözüm seni bir yerden ısırıyor, nereden tanıyorum seni acaba…” diye ısrarla sormakta. Müşfik Ağabey, “İnsan insana benzer, belki bir yerde karşılaşmışızdır” gibi sözlerle geçiştirmeye çalışmış ama şoför ısrarlı. En sonunda Müşfik Ağabey, “Ben tiyatrocuyum” deyince şoför “Estağfurullah, ağabey, öyle demek istemedim” demiş.

– Yaprak Dökümü’nün özel bir yeri var hayatınızda değil mi ?

– Nüvit Özdoğru, Tijen Par, Samiye Hün ile oynamıştık. Samiye Hanım tek idolümdü. Sesine, oyunculuğuna, sahnedeki duruşuna hayrandım. Mesela, hiç unutmam ilk okuma provamda yanımda oturuyordu ve “Okuma yazmam yok, eski Türkçe biliyorum, benim için okuyabilir misin rolümü?” demişti. Heyecandan titremiştim. O büyük oyuncunun karşısında okumak çok heyecan vericiydi. Meğer beni ölçmek için yapmış bunu, sonradan öğrendim. Heyecanım etkilemiş kendisini. “Ellerin titriyor, ne güzel” demişti. Samiye Hanım bana tiyatro adabını da öğretmişti. Masamın nasıl düzenli olması gerektiğini, makyaj malzemelerini nasıl kullanıp düzgünce koymam gerektiğini… Her şeyi ondan öğrendim diyebilirim. Makyaj malzemelerinin altına koymak için evden biraz büyükçe bir bez getirip üzerini de aynı bezle örtmek gerektiğini… Şimdi gençler kalemini sormadan alıp sonra da kendi masalarına fırlatabiliyorlar.

– Oynamak istediğiniz bir karakter var mıydı ?

– Nora örneğin.Ya da Jeanne d’Arc… Beni etkileyen ölüme giderken ne düşündüğü olmuştur hep…

– Buğulu bir cama ilk ne yazarsınız ?

– Tiyatro yazarım. Kara, ölümcül bir sevda tiyatro benim için. Üzerimde şifa verici bir etkisi var. Güçlükleri, düş kırıklıklarını, geri çevrilmeleri silip atan bir ilaç. Hep sahnede ölmeyi istiyorum, biliyor musunuz ? Kafama bir spot düşsün, öyle ansızın, oynarken… Bir anda…

Sadece tiyatroya böylesine tutkun olanlar, hayatını tiyatro ile imar etmiş olanlar bu son arzunun ne demek olduğunu bilebilir… Hikmet Körmükçü ” Ne olur tiyatrocular emekli olmasın…”diyor. Haklı.