“Burada yazılanlar, insancıl bir deneyin damıtılmış parçaları.

Ola ki, bir gün, yolunu şaşırmış ya da yolunu yitirmiş bir başka gezginin işine yarar.”

 

İlk basımı 1977 yılında yapılan “Hakkari’de Bir Mevsim” romanı üzerine sohbet etmek istiyorum sizlerle.

Ana kahramanımız “Anlatıcı” bir deniz kazası sonucunda Hakkari’nin Pirkanis Köyü’ne düştüğüne inanır. Dilini, kültürünü bilmediği bir coğrafyada – adeta dünyanın dışında başka bir yere- sürgündedir.

Anlatıcının ağzından duyduğumuz ve gerçekliğinden tam olarak emin olamadığımız deniz kazası sonucu bu yeni ve farklı dünyanın içinde bulur kendini. Kendi kaybolmuşluğu gibidir şehir. Bu köy yüzünden yaşamdan kopan Anlatıcı, adeta mücadelenin romanını yazar.

“Bir kazazede miydim?

Yoksa bir sürgün mü?

Yoksa bir mahkum mu?

Öyleyse neydi suçum” (2014: 18)

Düşle gerçek iç içe geçmiş durumdadır. Aslında bu durum Ferit Edgü’nün yaşamının bir dönemine tekabül etmektedir.

Ferit Edgü, Paris’te eğitimine devam ettiği dönemde gönüllü asker öğretmen olarak Hakkari’ye gider. Bu köyde yaşadıklarını düşle harmanlayarak bir kurgu olarak önümüze koyar.

O, Anlatıcı’dır, biz Okur.

Anlatmak onun, anlamak da bizim marifetimize kalır.

 

“Ben oradaydım, dilinden anlamadığım insanların arasında.

Dilimden çok az kimselerin anladığı insanların arasında.

Gökyüzüne yakın bir dağ başında.

Önemli olan, önemli de değil, gerçek olan, tek gerçek olan

Buydu.

Bunu anladım.

Anladıktan sonra da, artık geçmişi bilmek, eksi günleri ansımak istemedim.

Ansıdığım yalnız adımdı.

Bir sabah ezanıyla kulağıma fısıldanmış, anlamsız bir sözcük:

Adım.

Bazı durumlarda bu bile yeter.

Başkalarının deneylerinden yararlanmasını bilen, ders almasını bilen okuyucu, sana sesleniyorum: Öyle durumlar olur ki, adını, öz adını ansıman bile yeterlidir. Bir çiçeğin adı bile yeterlidir.

Sevdiğinin (yani bir başka insanoğlunun ya da kızının) adı çok

yeterlidir.

Bu senin yaşama nedenin bile olabilir.

Nokta.

Hadi, şimdi anlat bakalım öykünü

kırık kalem.” (2014: 19)

Öyküsünü anlatacağını söylese de Anlatıcı, aynadaki yüzünü dahi tanıyamayacak kadar yabancılaşmıştır kendine. Kendine yabancılaştığı gibi tıpkı Kafka’nın Gregor Samsa’sı gibi topluma da yabancılaşmıştır. Gregor Samsa yabancılaşmanın etkisiyle böceğe dönüşmüşken bizim ana karakterimiz Anlatıcı hiç bilmediği bir coğrafyada “yalnız”lığı ile yüzleşir. Ancak bu coğrafya onun evrimi olacaktır. Bu coğrafyada yaşadıkları neticesinde “kim” olduğunun peşine düşer. Geçmişi, nereden geldiği, nasıl geldiği soruları anlamını kaybeder. “Kim” olduğunu keşif sürecindedir artık. Kendinden uzaklaştığı kadar, uzağına düştüğü toplumu da keşfetme sürecindedir bu coğrafyada.

Eseri, dilini bilmediği insanların arasında olduğunu vurguladığı için Türk-Kürt ekseninde incelemek de mümkün olsa da bence burada önemli olan eksen Anlatıcı’nın ve köylülerin verdikleri var olma mücadelesidir.

Anlatıcı, bu coğrafyada ne gibi bir iş yapabileceğini düşünürken Muhtar bir öneride bulunur:

“Sürülerimizin çobanlığını yapamazsın.

Çünkü meraları, otlakları, hem de köpekleri ve kurtları bilmezsin.

Saban süremezsin, ekin biçemezsin.

Çünkü senin de, bizim gibi, toprağın yok.

Paran varsa tefecilik yaparsın.

Ne tefeciliği? diye sordum.

Bizlere, bu zor kış günlerinde un satarsın. Bal, şeker, tuz satarsın. Bizden, baharda doğacak kuzularımızı, yaz başında kırpılacak koyunlarımızın yününü alırsın.

Beş liralık pirinç için bir kilo yün.

Bir bidon gazyağı için bir kuzu.

Bir çuval un için iki toklu ve vesaire.

Ben bunları yapamam, dedim. Hem anlamam hem de param yok bu işler için.

Bu sözlerime en çok köyün muhtarı sevindi.

Öyleyse, dedi, bildiğin ve sende olan bir şey yap.

O nedir? dedim.

O, dedi Muhtar (çevirmenliğimi zaten o yapıyordu), sende olan ve bizde olmayan bir şeydir. Sen bizim bilmediğimiz bir dili bilirsin ki bize o gereklidir.

Bu yeter mi? dedim.

Yeter, dediler.

Onların bilmediği bir dili konuştuğum doğruydu. (Bu dili öğrenmelerinin, okuyup yazmalarının, onlara niçin gerektiğini çok sonra anladım.)

Ama nasıl öğretecektim bilmedikleri bir dili onlara?

Başla, sonu gelir, dedi bilge Muhtar.” (2014: 21,22)

Bu sözler bu coğrafyadaki mücadelenin ilk kıvılcımını tutuşturur. Nitekim Türkçe öğrenmeye çalışan öğrenciler ve köylülerin karşısında Kürtçe öğrenmek durumunda kalan Anlatıcı ve artık Öğretmen olarak nitelendirebileceğimiz başkahramanımızın iletişim kurabilme olanağını gözler önüne serer.

“Arada bir insanın kendini bir başkasının yerine koyması gerek. Ve belli bir sürenin geçmesi. Olayları değerlendirebilmek için. Nesnel olabilmek için. Tabii eğer nesnellik varsa. Ben de öyle yaptım.” (2014: 77)

Romanda geçen bu cümlelere ek olarak “Tüm Ders Notları” kitabında yer alan bir bölümü de paylaşmak istiyorum sizinle.

“Yazar,

okurun kendisini bulmasına yardımcı olur.

(Çünkü yazar, kendini bulmak için yazar.)

Bu açıdan bakınca,

Yazarın salt bir tanık olmasını anlamıyorum.

 

Salt tanıklık,

ister istemez yalancı tanıklık’tır

Sanırım, yasalar bile cezalandırıyor

Yalancı tanıklığı.

 

Eğer yazar tanıklığı seçiyorsa;

aynı zamanda savcılığı, yargıçlığı,

gerektiğinde cellatlığı da

seçmesi gerekir.

Gerçekçilik bunu gerektirir.

Ben kimsenin tanığı değilim

Kendimden başka.” (2019:33)

Burada dikkat çekmek istediğim yazarın her iki eserinde de bu cümlelerden yola çıkarak karakterlere ya da olaylara dair dışarıdan bir göz olarak bakmamızı ve olay örgüsüne dahil olmamızı istemesidir. Çünkü Ferit Edgü, edilgen okur istemez. Nitekim bölümlerde de olaylara dair net sonuçlar vermez. Okuru da eserin bir parçası kılmak için bitmiş, tamamlanmış, eksiksiz, mükemmel olarak nitelendirilebilecek kavramlardan uzak durur. Hatta eserin eksik bırakılmış haliyle okurla diyaloga geçtiğine inanır. Bu nedenle de dikkatinizi çektiyse romanın sonu “nokta” ile bitmez.

Romanı bir başka eksende daha incelemek istiyorum. “Din” ve onun toplum tarafından uygulanışı.

Eserde salgın hastalık nedeniyle çocuk ölümleri başladığında dini ritüellerin hiçbiri yerine getirilmez. Çocukları kefenlemezler, cenaze namazı kılmazlar.

“….

Muhtar Ağa durdu.

Ayağıyla bir yer işaret etti.

İbrahim, oraya kazmayı vurdu.

….

Hepsi olağan bir iş yapar gibiydiler.

Örneğin, ağa diker, buğday eker, odun keser, yün kırpar gibi.

….

….

Tören kısa sürdü.” (2014:61)

Oysa iş evlenmeye geldiğinde dini ritüellere sıkı sıkıya bağlılar. Üstelik köyde imam olmamasına rağmen! Bu işi de Muhtar üstlenmiştir. Köyün erkeklerinin doymak bilmez iştahı karşısında Muhtar, bir satıcı rolü üstlenip çocuk yaştaki kızları “evlilik kavramı” içinde masum(!) göstererek adeta satmaktadır.

Bu anlamda eserde çok ciddi bir “pedofili” gerçeği de gözler önüne serilmektedir. Anlatıcı/ Öğretmen de bir an kendini kaybetmiş ve bizi bu gerçekle karşı kaşıya bırakmıştır.

“Dişlerimi sıktım. Gözümü açmaya, sınıfa girmeye korkuyordum. Git çal Muhtarın kapısını. Kabulüm, de. Nem varsa al, de. Parasını öderim, de. Kabulüm. Kıyın imam nikahını, de. Ya da onu da yapmayın, ben günahtan korkmam, de. Ve al koynuna. Bu geceden tezi yok, al koynuna, o narin, saçları bitli yavruyu…” (2014: 100)

Romanın kurgusunda Anlatıcı/Öğretmenin kişiliğe hitap eden tek isim şehirdeki kitapçıdır. Şehirde kaldığı iki gün boyunca karşılaştığı en aklı başında insandır. Konuşabileceği, onu yargılamayan, dinleyen, paylaşımda bulunan tek kişi! Çünkü o da ötekileştirilmiştir! Süryani olduğu için diğerleri tarafından yok sayılan bu kitapçı Anlatıcı/Öğretmenin bir kez konuşma imkanı yakalayabildiği biridir. Nitekim şehre diğer gidişinde kitapçının şehri terk ettiğini öğrenir.

Sattıkları kitabın gücünden korkan şehir halkı bir gece kitaplarını kapının önüne çıkarır ve ateşe verirler.

“Yakmayın kitapları, yakmayın kitapları, hepsini size veriyorum, okuyun onları, hiç değilse okuduktan sonra yakın,” şeklinde kitapçının yalvarışı, yakarışı ise çok manidardır.

Anlatıcı/ Öğretmen, kendi benliğini bu coğrafyada kanata kanata ortaya çıkarır ve “ben”liği özgürlüğe kavuşur. Peki ya köy halkı ne zaman içinde bulundukları girdaptan kurtulmayı başaracaktır?