Solgun bir ışık yayılıyordu pencerelerden. Hüznün çekik perdeleri aralanmıştı nicedir. Sabah olmak üzereydi. Camlar yağmur damlalarıyla çizik çizikti. Geriye dönmek için artık çok geçti. Vazgeçmek için de. Anlatacaktı. Her şeyi anlatacaktı.

“Hayatınızda hep müzik, hep alkışlar, hayranlar oldu. Hep şöhret, hep başarı oldu. Bense hep bir gün sadece bana ait olacağınızı düşünerek avuttum kendimi. Var mıydı böyle çekip gitmek,var mıydı?”

Meloş kendi uçurumunun kenarında öylece duruyordu. Devinimsiz. Zeki Bey şarkılarını artık sadece Meloş için okumalıydı. Meloş sevda çiçeğiydi çünkü. Bir demet mimozaydı. Ürperdi bir an. Yağmur şiddetlenmişti. Meloş gölgedeki kadındı aslında. Karşılıksız bir aşkın kadını.

Bıyığın, sakalın erkeklik sayıldığı bir düzende mini etek giymiş, makyaj yapıp sahneye çıkmış bir erkeği sevmişti tutkuyla. Kendisine “mırmıre”, erkek arkadaşlarına “mır mır” diyen bir adam için yaşamdan vazgeçmişti bile isteye.

Issızlığın, bırakılışın saçlarını tarıyor gibiydi Meloş. Taradıkça uzuyor, ışıldıyordu ıssızlık. Yasaklarını da kurallarını da kendi koymuştu hep. Aldırışsızlığı bundandı. Mutluluksa…  Kim, çok mutluydu ki zaten… Hele, platonik, sayrısal bir tutkuyla, aşkla sevmişse. Zeki Müren’i sevmişse. Gölgede yaşamayı,ona hiç ulaşamamayı kabul etmişse ve tüm bunları ‘bir tatlı tebessüm uğruna’ yapmışsa.

Birdenbire sevginin yıllar boyu düşlediğinden çok farklı bir şey olduğunu ayrımsayıverdi Meloş. Vakit sabah alacasıydı. Akasyalar henüz çiçeğe durmuştu.

“Bazı fotoğraflar vardır hani… hayatın duvarına asılı ka­lırlar hep. Yüreğe çivilenmiş gizli bir sevdanın çiçeğidir onlar gerçekte…”

Düşlemi sınırsızdı Meloş’un. Ihlamur koruluğunda, bir yaz gecesi yitip gitmişti sevinçleri. Uzaktan uzağa bir şarkı duyuluyordu. Hiç ayrılamam derken. Zeki Bey’i düşündü yine, sıcacık oldu içi. Gözlerinde hep o hüzün,tenine saplanıp duran kıymıklar umurunda bile değildi.

“Zeki Bey’i içim titreyerek sevdim. Koşulsuzca sevdim…”

Sevgide bedel ödeniyor demek. Hele çizgi dışı, aykırı bir sevgiyse.

“Asla pişman değilim!.. Zeki Bey olmasaydı, yaşayamazdım.”

Tarih 24 Eylül 1996 Salı.

Muhteşem Final.  Sanat Güneşi mikrofon elinde öldü. Sanat Güneşimiz Zeki Müren, 45 yıl önce Türkiye’ye sesini duyurduğu mikrofon kendisine hediye edildikten birkaç dakika sonra heyecanına yenildi ve hayata sahnede veda etti.

Ve o,kim bilir belki de intihar etti. Sıcak bir stüdyoda, patlayan flaşlar, alkışlar arasında sonlandırdı iç dramım. İntiharını milyonlarca insana naklen izlettirerek üstelik.

Ölümünden üç dört hafta önce kendisine yöneltilen “Bir film çevirseniz nasıl bir rol oynamak isterdiniz,” sorusunu: “Henüz alkışlar devam ederken… Henüz hayranlarınızla kapınız dolup taşarken… Henüz yüzlerce mektup alırken… inzivaya çekilmiş, intiharı düşleyen bir bestecinin hayatını oynamak isterdim… Hayret mi ettiniz? Hayır… İntihar da büyük olay. Kuvvet ister, cesaret ister. Allah’ın verdiği canı muhakkak ki Allah almalıdır. Ama, bir başkaldırıştır, bir isyandır. İnsan, yaşadığı kadar yılı kâfi görüyorsa, pekâlâ ömrüne de bir son verebilir. Böyle bir senaryo düşündüm. Ben, bazen ölümü özlüyorum.”

Geçmişin altın sarısı tozları yağıyor fotoğrafların üzerine. Başıboş, dağınık gazete, dergi sayfaları. Elimizin her hareketinde bir fotoğraf yığını havalanıyor. Rutubetten sararmış tüm o sayfalar… Pas kokusu genzimizi yakıyor giderek.

O intihar etmişti. Geride bir ceset bırakarak intihar etmişti. Hani hayat bazen tatlıydı… Sevenler kanatlıydı?

“Saygıdeğer dinleyicilerim, hasret çeken gönüller için çok duygulu bir parça sunacağım efendim. ‘Nasıl Geçti Habersiz…’ Bu enfes şarkıyı sizlere korist arkadaşlarımla birlikte takdim edeceğiz. Dilerseniz, sizler de katılabilirsiniz. Önce kıymetli saz üstadımızdan bir kanun taksimi dinliyoruz ve ben ‘kalbimi ellerinle tut’ adlı leylak rengi yine şıkır şıkır, pırıl pırıl, cici mi cici bir kostüm giyip hemennnn geliyorummmm…”

Meloş anlatıyor. Meloş hiç durmadan anlatıyor. Bir ara “İşte bunu görmediniz,” diyor.”Marazi Aşklar” adlı kitabımı uzatıyor. “İlk sayfasına bir not yazıp bana göndermişti…  Pek sevinmiş, pek hoşuna gitmiş…”

Notu okuyorum heyecanla: “Sevgili Meloş, kitaplara da geçtik helal olsun. Zeki Müren. 27 Temmuz 1992, Bodrum.”

Otuz altı sene önce bir tatil kasabasında tanımıştım Melahat Ercan’ı. Bütün hayatını, gençliğini Zeki Müren’e adamış; gittiği her yerde, gazino kulislerinde, konserlerinde, Şile’de,film setlerinde, seslendirme stüdyolarında, Bardakçı’nın sefil şakalarla, fıkralarla bezeli sarhoş, argo gecelerinde parçalanmış, dağılmış bir gölge gibi izlemişti Zeki Müren’i. O,Zeki Müren’in vefakâr, kadirbilir Meloş’uydu. Benim, “Marazi Aşk­lar “(1992), “Niçin İntihar “(1996) adlı kitaplarımda anlattığım tutku dolu Melanie’ydi.

Meloş’un kapısını çalıyorum. Kapı açıldığında donakalıyorum bir an. Karşımda Zeki Müren. Dudağının kenarına iliştirdiği, hafif alaylı bir gülümseme, omuzlarından taşan pırıltılı apoletler, en az on beş santim kabartılarak geriye taranmış san saçları ve derin bir koyuluğa bürünmüş sürmeli gözleri, ağır makyajlı yüzüyle bana bakıyor duvardaki fotoğraflarından.  “İçeri geçin,” diyor Meloş. Artık kurumuş gözpınarları boşuna, ağlayamıyor. Zeki Müren’siz bir hayata nasıl katlanabileceğim soruyor sık sık…

Tekrar o mevsim gelse. Tekrar yasemenler açsa, aşkımızın anısını o beyazlıkta yeniden yaşasak. Yaşayabilsek!

Eski kırk beşlikler, uzun çalarlar, gazino ve film afişleri, kasetlere çekilmiş Zeki Müren filmleri, konserler,sonra fotoğraflar, albümler, valizler, çekmeceler dolusu fotoğraf. Zeki Müren imzalı yüzlerce fotoğraf.

“Canım Meloş’um, Bodrum Kalesi’nde ne geceler yaşandı. Bunu en iyi siz hissedebilirsiniz. Sevgilerimle. Zeki Müren, 1986” “Sevgilerin en kutsalı Meloş’umun sevgisidir. Mutluyum. Zeki Müren. 1985”

“Sevgili Meloş, yeşil gözlerinde denizi görebiliyor musun? Ben görüyorum.”

Bir fotoğraf düşüyor yere. Fotoğrafta, bir televizyon çekimi esnasında mizansen gereği, ellerini dua edercesine havaya kaldırmış ipekler, şifonlar arasında Zeki Müren ve fotoğrafın arkasında şu cümle:

“Bütün dualarımda sen varsın Meloş,”. Bir başka fotoğraf, yine işveli, cilveli gülümseyen, çapkın bakan bir Zeki Müren.

“Sevgili Meloş, bu gülümseme senin içindi. ‘’Kalp içine alınmış diğer bir fotoğraf. Zeki Müren Meloş’a sarılmış sımsıkı. “Bir yürekte iki duygu. Aslında tek duygu bu. Mutluyum. Zeki Müren 1986”

Yavaş yavaş çeviriyorum albüm sayfalarını. Zeki Müren belli ki, çok uzaklarda da olsa hipnotik etkisini hep sürdürmek istemiş bu fotoğraf ve his dolu satırlar aracılığıyla. Bir tatlı tebessüm, bin vuslata bedel madem.

Çürük gözkapaklı sabah silkinişleriyle ürperiyor Meloş.

“Kilitledim gönlümü… Başka kimse giremez… Seviyorum diyenler, benim kadar sevemez!” Bir naylon torba koyuyor önüme. İçinde buruşturulmuş, ezilip bükülmüş kâğıt mendiller, peçeteler. Bodrum’da Zeki Bey’in terini sildiği mendillermiş onlar. (Gönül hicranla doldu…) Şu el aynası Aspendos konserinden sonra kuliste rujunu tazelerken kullandığı aynaymış. (Sevda bahçelerinin çiçekleri hep soldu…) Bir kutudan özenle çıkarttığı bordo renkli bir kuşağı uzatıyor Meloş. Zeki Müren’in bornozunun kuşağıymış. (Zehretme bana hayatı cananım… Elemlerle dolu benim her anım…) O ipek mendilin içinde saç telleri varmış Zeki Müren’in. (İnan ki ben yine ah, sana hayranım… Sana kurbanım…) Fırçasından gizlice çalınmış mimoza kokulu saçlarmış. Bir başka kutuda, Zeki Müren’in başından aşağıya dökülen gül petalleri. Kurumuş begonviller. (İstersen yum gözlerini tıpkı düşünür gibi… Benden evvel başkası bakıp seni görmesin…) Ötedeki çantada Zeki Müren’nin giysilerinden dökülmüş payetler, otriş parçaları… Sandık lekeli bir geçmişin, tutkulu bir sevginin izini sürüyoruz saatlerdir. (Sana gelen yollarda daima beni bekle.) Zeki Müren alaylı bir ifadeyle gülümsüyor gümüş çerçevelerin içinde. “Ya bu kurdeleler,” diyecek oluyorum. Hemen atılıyor Meloş: “Kavuşma kurbanları keserdik annemle… Zeki Bey yeni gazino programına başlamadan bir gün önce… Çifte kurbanlar keserdik… İşte o kurdelelerle süslerdik kurbanları… Pek hoşuna giderdi, duygulanır, gözleri dolardı. İlahım derdim kendisine. Her defasında, estağfurullah Meloş, insanlar ‘ilah’ olamazlar derdi.”

İnsanlar ilah olamazlardı. Ama kitle kültürü onları sanat güneşi ilan edebilirdi.

Akşamın mavi gölgelere boğduğu loş salonda Meloş’u dinliyorum. Leylak ağacının kar beyaz çiçekleri çoktan dökülmüş. (Gönül veda ediyor eski hatıralara… Şu zavallı gönlümde şimdi her şey kapkara…)

Meloş, Zeki Müren’in sahne aldığı tüm gazinolarda, her gece hiç aksatmadan en öndeki masasında oturur, mütevazı memur aylığının büyük bir bölümünü olduğu gibi gazino patronlarının kasasına gönderirdi, gözünü bile kırpmadan. O Zeki Müren’in maskotu, gönül çiçeğiydi. Dahası, Zeki Müren sahneye çıkana kadar hep kapalı tutardı gözlerini. Gözlerine başka hayal girmemeliydi Zeki Bey’den başka.

“Giysileri, makyajı,” diye üsteliyorum. 1974 yılında Bebek Belediye Gazinosunda çekilmiş bir fotoğraf takılıyor gözüme. Zeki Müren ve Meloş yine yanak yanağa, gönül gönüle, sine sineye ama ya o, Zeki Müren’in kelebek kanadını andıran kirpikleri… (Kirpiklerimi takma zannediyorlar hep Meloşşş.)

“Mini eteğiyle, platin saçlarıyla gerçek bir erkekti,” diyor. Susuyorum.

“Cennet yüzlüm, derdi bana. Gönderdiğim küçücük bir çiçek bile gülistanlara bedeldi nezdinde. Hep kıskanabileceği bir sanatçının karşısına çıkmamış olmasından yakınırdı. Kıskançlık, kapris nedir bilmezdi.”

O Meloş. Zeki Müren’nin vefakâr Meloş’u. Benim Melanie’m. Özel bir bankadan emekli, altmış yedi yaşında, zorlukla yürüyen, yapayalnız bir kadın. (Herkes hayatını yaşar, anılarla yaşıyorum…) O, Meloş. (Şiirlerde, romanlarda, gelmiş geçmiş zamanlarda, tamburlarda, kemanlarda, şarkılarla yaşıyorum.) Elleri titriyor anlatırken. Soluğu daralıyor. Gözleri yaş içinde. (Sevgilerden nakışlarla, mutlu mutsuz bakışlarla, kalpten kalbe akışlarla alkışlarla yaşıyorum.) O Meloş. Kadirşinas Meloş. Melahat Ercan.

“Çok yordular Zeki Bey’i etkilediler. Belgesel gösterildikten sonra, telefonlar, fakslarla yordular, aklını çeldiler…”  Sabahın ağdığı ilk saatler.

Mutluluk sözcüğünün yer almadığı bir sabah daha…

TRT Genel Müdür Yardımcısı Altan Kınal, bir paket içinde kendisine 45 yıl önce radyoda ilk şarkısını okuduğu mikrofonu verdiğinde Zeki Müren’nin gözleri parladı ve ‘Gerçekten o mu?’diye sordu.

Mikrofonu zorlukla eline alan Müren, ‘Güleyim mi ağlayayım mı’ diyerek heyecan ve mutluluğunu dile getirdi.

Meloş tutkuyla sevdiği, her şeyden, herkesten çok sevdiği adamın arkasından gözyaşı döküyor. ‘Keşke mezarı burada, yakında olsaydı,’ diye yineliyor. ‘Hiç olmazsa gidebilirdim. Hem Zeki Bey de Zincirlikuyu’yu isterdi mutlaka…’

Her şey 1950’li yılların ortasında puslu bir pazar günü İstanbul Küçük Çiftlik Parkı Gazinosunda başlıyor. Kaymak tabakanın Müzeyyen’i, Safiye’yi, Münir’i dinlemeye gittikleri, şampanya patlattıkları birkaç lokalden biri Küçük Çiftlik Parkı. Meloş ailesinin tek kızı. Üstüne titriyorlar adeta, ne isterse yapıyorlar… Tek üzülmesin, eksiklik çekmesin, mutlu olsun.

Felsefe bölümüne kaydını yaptırdığı yıl teyzesinin de ıs­rarı ile uzaktan akrabaları olan bir gençle nişanlanıyor ancak evlenmelerine üç ay kala çekip gidiyor nişanlısı. Geride gözyaşlarıyla fiske fiske kabarmış, rengi ruhsan atmış bir mektup kalıyor sadece… “Seninle olamayacağımı anladım Melahat. Sevgin rahatsız etti beni, özgürlüğümü kısıtladı. Gelecekte mutsuz olmaktansa daha yolun başındayken ayrılmak daha doğru gibi geldi bana.”

Dünyası yıkılıyor Meloş’un. Evden dışarı çıkmaz oluyor. Kucağında bir demet düşbozumu… Aşkının tek hatırası.

Kızının durumundan endişelenen Fatoş anne belki iyi gelir, hava alır, azıcık ferahlar diye düşünüp zorla adeta ite kaka Meloş’u bir arabaya atıp Küçük Çiftlik Parkı’na götürüyor. Meloş ilgisiz. Meloş donuk bakışlarla süzüyor herkesi.

“Gözlerinin içine başka hayal girmesin…”

Bir an başını kaldırıyor Meloş. Bir çift kahverengi gözle iç içe geçiyor bakışları. Aynalı dar ceket, dudakta vişneçürüğü ruj kimin umurunda?

Daha o dakika yüreğindeki boşluğun doluverdiğini duyumsuyor Meloş. Ve aylar sonra ilk kez gülümsüyor sahnedeki genç adama. İlk kez gülümsüyor.

“Kıskanırdım seni ben. Kendi gözümden bile…”

Avuçları patlarcasına alkışlıyor, tempo tutuyor. Gözlerinde yağmur esintisi, çiçek atıyor sahneye. Yeniden âşık oluyor Meloş. Hayata bağlanıyor. Koklamaya kıyılamayan manolyalar, körfezdeki dalgın suda aranan sancılı, memnu aşklar, bir bahar akşamının bungun coşkusu… Mehtaba bürünmüş gecenin simli ayazında gölgede kalışların çıkışsızlığı, umarsızlığı. Yıldızlar altında ümit edilen, beklenen şarkılar…

Gazetelerden, dergilerden kesilmiş özenle, deri kaplı bir deftere yapıştırılmış resimler.

Tanıştıklarında bu sevginin kendisi için nice gülistanlara bedel olduğunu söylüyor Zeki Müren.

Bir sevgi bozumu ardından tam da intiharı düşünürken Zeki Müren’e âşık olarak ayırdına varmadan bir başka intihara yöneliyor Meloş. Bir hayale kapılıyor çünkü. Bir hayal erkeğin gölgesine sığınıyor isteyerek.

Bir akşam iyice fenalaşıyor Fatoş Anne. Meloş çaresiz. Doktor, ellerinden geleni yaptıklarını, yine de Tanrı’dan umut kesmemeleri gerektiğini söylüyor. Donuk bakışlı hemşire usulca çekiliyor. Meloş bilmem kaç voltluk ampulün hüzünlü aydınlığında annesinin can çekişmesini izliyor, eli kolu bağlı. Dudaklarında yarım yamalak bir dua, bir an gözlerini aralıyor yaşlı kadın. Sandalyenin üzerindeki küçük pilli radyoya takılıyor feri söndü sönecek gözleri. Meloş düğmesini çeviriyor radyonun: ” Ben gamlı hazan.” Zeki Müren’in sesi dolduruyor odayı. Fatoş Anne’nin başı yana düşüyor.

Donakalıyor Meloş. Koridora fırlıyor hemen. Telefon açıyor Zeki Bey’e, saat sabahın dördü.

“Meloş’um” diyor Zeki Müren. “Metin ol,” diyor. “Derhal geliyorum,” diyor.

Elinde, bahçesinden koparttığı tek bir kırmızı gülle giriyor hastanenin kapısından Zeki Müren. “Benim de anam sayılırdı…” diyerek sarılıyor Meloş’a yanakları buğ buğ. Sonra o gülü, yaşlı kadının henüz sıcaklığını yitirmemiş dudaklarına değdiriyor.

“İnanmayacaksınız biliyorum, ama gülümsedi annem.” diyor Meloş.

Sanrıdır, diyecek oluyorum. Vazgeçiyorum. İçini çekiyor.

En güzel şarkıları yaşamıştı Meloş. Hicran dolu şarkıları da.

Pencereden dışarıya bakıyor. Işıklara.  Bodrum’un yanıp sönen ışıklarına, votka ile ıslanmış Antalya, Şile gecelerine.

Kupkuru şimdi. Kenarları çiçeklerle süslü albümlere ki­litlemiş anılarını. Bir duvar örmüş kendisine, ötesi düğümlenip kalmış boğazında.

Zeki Müren’in imzaladığı fotoğrafları uzatıyor:

“Senin sevgini hiçbir bulut gölgeleyemez.”

“Karşılık beklemeden sevmeyi tüm yaratıklar Meloş’tan öğrenmeli…”

“Musiki ibadettir. Aşk ise ibadetlerin en ulvi olanı. Yıllardır bana ‘ilah’ dediniz. Ben de size ‘ilahem’ diyorum Meloş…”

“Bu fotoğrafta program bitmiş. Selam alıyorum. Acaba içlerinde senin kadar beni seven, anlayan kaç kişi var. Sanmıyorum. Tek Meloş’um.

“Hayattaki en gerçek dost kim deseler canım Meloş, ve Nigoş ( Nigar Uluerer )  derim…”

Şile, Antalya, Bodrum gecelerine dönmek istiyorum. “Zeki Bey,” diyecek oluyorum. Uzakta gitar sesleri.  Zeki Müren bir hatıra gibi çok ötelerde. Işıksız kalıveriyor şarkılar, ut taksimleri. Ansızın…