“İntihar etti.” diyorlar , yalan.”Meloş inziva bitti artık.” demişti telefonda. Yılbaşından hemen önce çıkacak kasetinden söz açmıştı , “Sendeki fotoğrafları kullanırız belki kapakta.” demişti. İntihar edecek insan böyle şeyleri düşünür mü hiç? Hayata bağlıydı Zeki Bey. Uykusu kaçtı mı gecenin bir vakti arardı. Sabahlara kadar konuşurduk. Yalnızdı. Çevresindekiler hep ondan aldılar. İstediler. Çıkarları gereği yanında oldular. Bunları biliyordu elbette. Ama, dedim ya çaresizdi. Yalnızdı.

Can Dündar’ın “Aynalar” belgeselinden Zeki Müren ile ilgili bölümü izliyoruz beraber;

“Bu kadar güzel yaşayan bir insan tabii ki ölümü de tatmalı. Ondan kurtulmak yok. Sizleri çok seviyorum…Her şeyimsiniz benim. Bodrum’daki sessiz odamdayım… Ve ne güzel ki sizlerleyim… Sizlerleyim.”

Göğsüne sıkıca bastırdığı gümüş çerçeveli bir fotoğrafla kalakalıyor Meloş. Hiçbir şey görmek, konuşmak, dinlemek istemiyor. Zeki Müren dışındaki bir hayata katlanası yok… O, gölgelerdeki kadın.

“İhanetleri, özlemleri, aşkları şarkılarıyla yaşattı bana…”

Süt rengi bir maviliğin içinde buluyorum kendimi. Tüller, parfüm şişeleri, gümüş el aynaları. ‘Gurbet Akşamları’ isimleri giysisi içinde, sırça kahkahalarla gülümsüyor Zeki Müren bir fotoğrafında. Kirpiklerinin arasından süzüyor beni.

Gözyaşlarının ilk sağanağı…

Meloş’un hiç kimseyi o kadar sevmemiş olduğunu giderek , sonra sonra anımsıyorum. Halbuki en çok sevdiği, taptığı Zeki Müren, onsuz olamayacağı bir noktada, yorgun, yıpranmış bir çehreyle son kez karşısına çıkacak ve birkaç dakika içinde ölüme yenilecekti. Zeki Müren öldüğünde geride bir başka ceset bulacaklardı. Yaşayan bir ceset.

Rivayetler çoktu. Çekimlerin ille de İzmir’de yapılmasını kendisi şart koşmuş. Yüksek tansiyonunu öne sürerek Bodrum’dan İzmir’e helikopterle gitmek yerine minibüs yolculuğunu seçmiş. Her gün kullanması gereken ilaçların hiçbirini, çekim esnasında terlerim kaygısıyla almamış. Evinden ayrılırken helallik dilemiş. Vergisinin son taksitini ödemiş. Paparazzi programlarına göbeği, gıdığı, sağlığıyla malzeme olur korkusuyla ne ambulans ne bir doktorun stüdyoda bulunmasına şiddetle karşı çıkmış. Ödülünü ayakta almayı istemiş. “Halkımın, sevenlerimin huzurunda dimdik ayakta durmalı, sönmeyen neon olduğumu kanıtlamalıyım.” demiş.

“Onu paylaşmak…Onu milyonlarca insanla paylaşmak kolay mıydı?” diye soruyorum Meloş’a.

“Zeki Bey sadece bana aitti…” diyor.

Sevginin yasaklandığım, yağmalandığını, tutuklandığım, parayla satın alındığını, yok sayıldığını, can çekiştiğini, öle yatırıldığını hep yaşadım, gördüm. Ama Meloş’un Zeki Müren’e olan sevgisini, aşkını tanımlayacak hiçbir kelime, cümle bulamadığımı şimdi itiraf etmek istiyorum.

Meloş, Zeki Müren’in vefatından, çok değil, birkaç ay sonra hayata gözlerini yumdu…Geriye o koskoca tutku dolu sevgiyi bırakarak.

Dedim ya, Meloş çok farklıydı. Yaşanansa sadece bir melodram, içinde cinsellik, intikam, kıskançlık olmayan bir melodram. Tek taraflı hırpalanışlar, yıpranışlarla dolu bir melodram. Bir sanatçıyı milyonlarca insanın paylaşıyor olmasının o zehir kıvamındaki burukluğu, acısı. Ötesi önemli değil zaten…