Hani, hayat bazen tekrar eder kendi içinde. Hep tekrar eder. Yedekte kırılışlar, nice düşbozumlarıyla tekrar eder, durur. Madam Butterfly’ın sesini işitir gibi oldum birden:  “Sizde bir kelebek tutan, bedenini iğneyle deler ve sonra bir levhaya raptedermiş.”

Ruberu Tiyatronun ilk yapımı “ Herkesin Bildiği Sırlar”ı Yıldırım Fikret Urağ yönetmiş. Eserin (Yavuz Özkan’ın, eğer doğru hatırlıyorsam, 1990’da Sezen Aksu, Ferhan Şensoy ile çektiği “Büyük Yalnızlık ” filminden, “Herkesin Bildiği Sırlar’’  adıyla )  sahneye üçüncü kez uyarlanışı. Yavuz Özkan’ın, nasıl desem, adeta bir çiçek yağmuru, yürekte yanan bir kor gibi akıp giden replikleri…

Ayda Aksel, Selçuk Yöntem’den ilk izlediğimde hayran kalmıştım “Herkesin Bildiği Sırlar” a. Yazık edilmiş,  çoktan örselenmiş hayatlara dair bir mektuptu sanki. Buruk, hüzünlü, gülümseten. Sonrasında İstanbul Devlet Tiyatrosunda, Ebru Unurtan ve Burak Şentürk’ün ustalık derecesindeki yorumları karşısında, yine çok etkilenmiştim. Zaten ‘Kadın’ı tanır gibiydim, bir yerlerden. Adının olup olmaması önemli de değildi aslında. Adı bende saklı kalabilirdi. Evet, onu tanıyordum. Şimdi Yıldırım Fikret Urağ’ın imzasını taşıyan bu son yorumu izlerken gözlerimin yaşarması, nedensiz değildi. Kim bilir?

Kadın – ( … )  İyi ama, madem ki böyle düşünüyoruz, neden mutsuzuz, neden bütün trafik lambaları kırmızıda kilitlendi. Neden uykularımızda bile özlemiyoruz birbirimizi, neden her sabah yeni baştan aşık olmuyoruz birbirimize? Neden benim yüreğimdeki kıpırtılar durdu?Neden şu anda ağlamak istiyorum?

Çok değil, bir ay, dört gün, dokuz saat önce çekip gitmişti Kadın. Bir arada yaşamayı becerememişlerdi. Alınganlıklar, içe çekilişler, her defasında çarpışarak geri dönüşler, ödeşmeler, karşılıklı suçlamalar, tekdüzelik, eskiyen aşk molekülleri, konuşacak bir şeylerin kalmaması, sözcüklerle oynamalar, birbirleri için yem ve avcı olma durumu giderek ağır basmıştı. Kimse kendi sesinden karşısındakini duyamıyordu artık. Aslında başlangıçta Kadın ve Erkek ‘Hayatın sırlarını birlikte keşfedecekleri bir yol arkadaşı arıyorlardı.’ Bir yol arkadaşı. Hepsi bu!

Adam – Sonra sonra yorulmaya başladın. Çünkü bütün bunlar tek başına yapmaya çalıştığın şeylerdi. Öte yandan ben de sana yeryüzünde hiçbir kadının tatmadığı mutlulukları tattırtmak için çırpınıyordum. Ama birbirimize ulaşamıyorduk. Hayalimizde yarattığımız erkek ya da kadındı aradığımız. Sonra gerçek sen ve ben belirmeye başladık.

Ebru Unurtan ( Kadın’ı, herhalde kimse onun gibi oynayamaz bundan sonra da )  ve Mert Tanık’ı izlerken, ‘Bu oyun böyle oynanabilir, karakterler ancak böylesine sahici kılınabilir sahnede’ diye düşündüm, ister istemez. Nitelikli oyunculuk gösteriminin giderek, tam bir  virtüöziteye dönüşen üslubuyla, her iki oyuncu da, estetik değerleri sürekli yüksek tutarak; incelikli, yalın, özenli, sade, abartısız, dengeli, tartımlı ‘profesyonel oyunculuğun en çarpıcı örneklerinden birini sergiliyorlar. Çevre, kostüm, ışık düzeni oyunun hüzünlü atmosferine uyumlu. Cihan Yöntem’in koreografisi yine kusursuz.

Kadın – Asıl cambaz sensin, durmadan ipten düşüyorsun, un ufak oldun ama suçu ipte, direklerde, seyircilerde, rüzgarda, yağmurda arıyorsun. Tek suçsuz sensin. Kendimle yüzleşmek istiyorum diyorsun ama aynaya sırtını dönüyorsun. Bana bak senin benimle, benim seninle hesaplaşmam gerekmiyor. Herkes kendine baksın.

Yıldırım Fikret Urağ, yaşar kıldığı ya da yönettiği her oyun karakterini seyirciye kabul ettirtmesini bilen, sahiciliği düşle besleyen çok önemli bir tiyatro insanı olduğunu, “Günlük Müstehcen Sırlar”, “Ocak”, “Binali İle Temir”, “Yolcu”, “Sırça Hayvan Koleksiyonu”nun ardından “ Herkesin Bildiği Sırlar “ ile bir defa daha kanıtlıyor. Zaten Yıldırım Fikret Urağ’ın yönetmenliğinde, niteliği gözetme çabasının yanında, sert,  gerçek üstü bir şeyler vardır hep. Nasıl anlatsam, bilinen gerçeği yok edip yepyeni, bambaşka bir gerçek ve detaylar yaratan bir şeyler. Kesiğe değen tuz gibi, sakin, sıradan insanlara dokunan. Onları yüzleşmeye zorlayan. Bir ışık yalazının, gölgeli, karanlık kuytulukların içine çeken. Bir parçası yitik bulmacaları önümüze cesurca fırlatan. Ve kesinlikle kendi kendinin Marcus Junius Brutus’u olmayan.

Aslında Recep Bilginer’in 1987’de kaleme aldığı şu satırlar, Yıldırım Fikret Urağ imzalı hemen her eserin anatomisine denk düşmekte :

“Biraz sonra perde açılacak. Çevrenizdeki insanların benzeri ama kişilikleri onlardan daha belirgin insanlar göreceksiniz sahnede. Bu insanların yaşadıkları olaylar dizisi, sizleri oturduğunuz koltuklardan alıp, başka bir dünyaya götürecek. Büyüleyici, duygu ve düşüncelerin çok yoğun yaşandığı bir dünyaya. İşte bu tiyatrodur.”

İki yıl kadar önce, Dionysos’un Çocukları dizi söyleşileri kapsamında, kendisiyle yaptığımız görüşmede Yavuz ve bana yönetmenlik anlayışını şöyle özetlemişti Yıldırım Fikret Urağ: “Prova esnasında, yönetmen olarak oyuncudaki yaratıcılığı kışkırtmayı seviyorum aslında. Bu işin merkezinde oyuncu durur çünkü. Prömiyer gecesi yönetmenin cenaze törenidir, benim için. Yönetmenin işi bitmiş, asıl hikaye şimdi başlamıştır çünkü. Oyuncu ile seyirci karşı karşıyadır.”

“Herkesin Bildiği Sırlar” sezonun görülmeye değer, belleklerde uzun zaman yaşayacak, son derece başarılı bir çalışması. Dahası, Yıldırım Fikret Urağ rejisinden, tiyatronun ne olup ne olmadığını bir defa daha gözler önüne seren, taptaze, kusursuz bir örnek.