Hülya Karakaş rejisiyle Aleksei Nikolaevich Arbuzov’un “Söz Veriyorum” ( The Promise) adlı piyesini yıllar sonra yeniden izledim.

1942 Leningrad Kuşatması’nın yaşandığı günlerle Lika, Marat ve Leonidik bir araya gelirler. Patlayan bombalar, açlık, sefalet içindedirler. Bu durum, yani hayatta kalma mücadelesi, onları ister istemez birbirlerine yaklaştırır. Bir apartman dairesinin tek odasına sığınmışlardır. Kış tüm şiddetiyle devam etmektedir.

Barış geldiğinde Marat sevdiği kadını, Lika’yı terk edip gider. Lika, Leonidik ile evlenir. Ve aradan yıllar geçer.

31 Aralık 1959 gecesindeyse, her aşkın bir başkasının kader yazısı olduğu, masumiyetin asla kaybolmadığı gerçeğiyle yüz yüze geleceklerdir.

Hülya Karakaş ile “Söz Veriyorum” üzerine konuştuk.

 

Pınar Çekirge: “Bu tiyatro enflasyonunda bize de yer açın. Hele az sıkışın bakalım,” demiştin, oyun öncesi. Bu sezon oyun sayısındaki artışı neye bağlıyorsun? Bu durum sence devam edecek mi?

Hülya Karakaş: ‘Tiyatro enflasyonu’ diyorum bu artışa. Gelir gider dengesizliği olunca haliyle enflasyon çağrışımı yapıyor bende. Son birkaç yıldır tiyatro oldukça popüler oldu ve her geçen yıl artarak büyüyor. Ancak seyirci sayısında pek artış yok. Ya da var olan seyirci bütün oyunlara yetmiyor. İşte gelir gider dengesizliği bu noktada devreye giriyor. Ödenekli kurumlarla özel tiyatrolar arasındaki rekabet kıyasıya devam ediyor, özgül ağırlık ağır basıyor, özgün ağırlık değil. Kurum dışında tiyatro yapanlar daha “özgür” görece olarak ama seyircisi yok. Herkes tiyatronun güzelliğine kapıldı desek, bence o da değil; ayakta kalanı, yeni alanlar keşfedip tiyatro alanını terk edeni zaman gösterecek. Göreceğiz! Arka arkaya çıkan oyunlar sosyal medyada kamplaşmayı da beraberinde getirdi. Küçük çaplı “organizasyon”lar kapışıp duruyor! Sosyal medyada trolleşme arttı. Kim kimdir bilinmiyor! Tiyatrocular da bu tuzağa düşüyor, oynadığı oyunu sosyal medyada arıyor. Sosyal medya yorumlarına göre oyunların kaderi belirleniyor! Her oyuna kötü yorum yazan, adı sanı bilinmeyen fake hesaplar kapladı her yeri, seyirci mi değil mi, bilinmiyor. Sade “seyirci” olan kimi hesaplar da “Ben beğenmedim, gitmezseniz de olur,” kolaycılığıyla yargılar oldu oyunları. Nedeni, niyesi olmadan! Kısacası kafalar çok karışık! “Popüler” oyunculu işler belki de hak etmediği halde kendine yer buluyor, biletler aylar öncesinden tükeniyor, çok iyi metinler, güçlü oyunculuklar, estetiği iyi, küçük oyunlar arada harcanıp gidiyor. Görsel ve yazılı basında tiyatro eskisi kadar yer alamıyor, bu sebeple oyunların reklamı yapılmıyor. Oluyor böyle şeyler! Tiyatro ilanları bile kalktı. Seyirci ilanları takip ederdi, şimdi belli sitelerden takip ediyor oyunları. O sitelerde de herkes kafasına göre takılıyor. Çok daha fazlası var aslında, yerim dar ifade etmek zor. Kapsamlı bir şekilde tartışılması gereken bir konu.

Pınar Çekirge: Aleksei Arbuzov’un 1965 yılında yazdığı “Söz Veriyorum” adlı oyunu nasıl seçtin ?

Hülya Karakaş: Üzerinde çalıştığım bir oyun vardı, olamadı. Kadro belliydi, aynı oyuncularla yola devam etmek istiyordum. Yeni oyun arayışım bu yönde devam ediyordu, yaz boyunca oyun okudum. Aynı zamanda bir başka oyunun provasını yapıyordum. Umudumu kestiğim bir anda Ersin Umulu’nun önerisiyle “Söz Veriyorum” oyununu hatırlamış oldum. Birçok tiyatro sever gibi benim de hafızamda iyi bir yer edinmiş oyunu, yeniden okumaya başladım. Böylece başladı “Söz Veriyorum” yolculuğu. Uzun bir yoldu, uzun bir ön çalışma oldu, sonunda perde açıldı. Söz seyirci de artık.

Pınar Çekirge: Peki, oyunun o yıllarda gördüğü ilgiyi düşünce..

Hülya Karakaş: Doksanların başında, İstanbul DT Taksim Sahnesinde çok iyi bir kadrodan seyretmiştim oyunu. Engin Şenkan, Işık Yenersu ve Alev Sezer oynuyordu. Zamanına göre oldukça yenilikçi bir oyun sayılırdı. O yıllarda reji kimsenin ilgisini çekmiyordu, sadece oyunculuklar ve konuyla yetinebiliyordu seyirci, ama bugün farklı beklentiler içinde olabiliyor. Seyrettiğim zaman uzun bir süre etkisinden çıkamamıştım oyunun. Kim yönetti desen, inan bilmiyorum; sadece oyunculukları ve hikayeyi hatırlıyorum. Bana göre bazı oyunların dönemi var. İnsan derinliğinin anlatıldığı bir konu hiç eskimez diye düşünmemeliyiz. Çağ, konjonktürel durum vs, her şey, oyunların kaderini belirlemede etkili olabiliyor. Günümüz seyircisinin üç perdelik oyunu, üç saat izleme tahammülü yok. Bunu yadsımamak lazım. Ben de seyredemiyorum. İşe önce buradan başladık ki, en zor kısmı bu oldu. Keyfin için değil, seyirci için oyun yapıyorsun, istiyorsun ki seyirci sevsin, çaba gösteriyorsun, emek veriyorsun. Kimi yönetmen çıtayı aşıyor, kimi çıtanın altında kalıyor. Bilinmeyenli denklem! Asıl mühim olan, hikayeyi iyi anlatmak. Süslemek yetenekle, donanımla alakalı bir durum ama hikaye yoksa yönetmenlik olmamış demektir. Ha tabii, hikayeyi iyi anlatmaya yardımcı olan iyi ve güçlü oyunculuklar da lazım. O zaman iş daha kolaylaşıyor.

Pınar Çekirge: Oyunun ilk gecesi, salondan ayrılan izleyicinin memnuniyetini fark ettim. İyi bir reji, özenli oyunculuklar, ışık, müzik, kostüm, dekor tasarımı kadar öyle bir şey vardı ki, yönetmen olarak anlattığın hikayede, nasıl desem, yüreğe dokunan, sarsan…

Hülya Karakaş: Kim oyunum başarısız olacak diye yola çıkar? Hiç kimse. İyi bir ekip, iyi oyuncular, hayallerinin hiç değilse yarısını sahneye taşıyabilmek, hikayenin seyirciyle buluşması ve birçok faktör var başarmak için. Bazen hiçbir şey yapmadan başarırsın, bazen çok şey yaparak bile başaramazsın. Bir reçetesi yok yani! Keşke olsa, keşke o reçeteyi harfi harfine uygulayarak yönetsem oyunlarımı. Kimi az seviyor, kimi hiç sevmiyor, kimi bayılıyor göklere çıkarıyor, kimi yerin dibine sokuyor. Ölçüm, seyircinin büyük bir kısmını mutlu etmek. Teknik ölçülere göre değil hissiyata göre belirliyorum seyirci beğenisini. Dahası aşkın, dostluğun, masumiyetin ama belki de en çok insan olmanın destansı gerçeğiyle karşı karşıyaydık çünkü. Geriye kalan nefes buydu belki de.

Pınar Çekirge: Daha ilk sahneden, finaldeki o şiirselliğe kadar her anıyla müthiş bir sahne illüzyonu yaşadık. Bu başarıyı elde etmek, kolay olmamalı.

Hülya Karakaş: Daha provaya başlamadan her şey aklımdaydı, çok az fire verdim düşüncelerimden. Başladığım gibi bitirmedim elbette ama yapmak istediklerim çok değişmedi. Sadece koşullar gereği bazı şeyleri değiştirmek zorunda kaldım. Olamadı. Oldurma çabamız sonuç vermedi. 9 Ağustos 1942 akşamı Leningrad’ın cephe hattına kurulu hoparlörlerden çalan senfoni eşliğinde çözmüştüm oyunu. Müziğin her notasını hissederek. Şostakoviç’e ait Leningrad Senfonisi’nin tamamını, savaşta açlıktan ölmek üzere olan müzisyenler icra etmiş. Böylesine zorlu bir hayata, sanat üreterek direnmiş bir halktan söz ediyoruz. Dostlukları, aşkları, dirençleri hep tutkulu. Cihan Kurtaran’la konuştum, anlattım, senfoninin belli bir bölümünü yeniden düzenledi. Dönemin ruhuna uygun yepyeni bir müzik daha yaptı. Sonuç tam hayal ettiğim gibi oldu. Dekorda dar alanda kısa paslaşmalar hayal etmiştim; kendi küçük dünyalarında sıkışmış, zaten genişleme olanağı olmayan insanların hikayesine uygun bir dekor tasarımı. Yıllar içinde dönüp dönüp aynı yerde buluşuyorlar. “Söz Veriyorum” bir dönem oyunu, dolayısıyla kostüm- dekor Almila’nın ve ekibinin uzman elleriyle yoğruldu, ortaya beni tatmin eden, özenli bir iş çıktı. Efektler konusunda Nesin Coşkuner’i bıktırdım. Mahmut Özdemir, ışık tasarımıyla yine beni yanıltmadı. Üç perde, üç  saat yazılmış bir oyunu 1 saat 50 dakika izlediğinize göre Hatice Yurtduru ile nasıl bir dramaturgu çalışması yaptığımız anlaşılır. Çevirinin bugüne göre eski kalması, yeniden İngilizce tekst üzerinden çalışarak ilerlememiz gerekiyordu. Yardımcı Yönetmen Gözde İpek Köse’nin katkısı paha biçilmez. Konuştuk, tartıştık, zorladık birbirimizi. Zorlu bir süreçten birbirimizi anlayarak çıktık. Eksiklerimiz olduğunu fark ederek tamamladıklarımızla çıktık seyirci karşısına. Çok iyi bir ekip çalışması yaptık “Söz Veriyorum” oyununda. Daha önce başka oyunlarımda da çalıştığım, bu kez bir daha hiç ayrılmak istemediğime karar verdiğim bir ekip oldu. Umarım bundan sonra da hiç ayrılmayız birbirimizden.

Pınar Çekirge: Çok detaya inmeden, kısaca Marat, Lika ve Leonidik’i sorsam şöyle birkaç cümleyle…

Hülya Karakaş: Marat, Leon, Lika; hem kahraman, hem ezik, hem nazik, hem hoyrat. Hem çok güçlüler, hem çok yalnız. Daha çocuk yaşlarda birbirini tanımış, birbirine destek olmuş, el ele vermiş, kimi zaman elleri düşmüş ama bir yerde hep elleri birleşmiş karakterler. Acımasız bir savaşın ortasında, kimsesiz kalmışlar, birbirlerinden başka hiç kimsesi olmayan üç insanın dostluk hikayesi. Benim için aşktan da öte, bir dostluk hikayesi “Söz Veriyorum. A.Arbuzov, o kadar güzel yazmış ki, umarım haksızlık etmemişimdir. Yönetmen bazen yazarın gölgesini hisseder ensesinde. Büyük yazarların oyunlarını yönetmek başlı başına büyük bir sorumluluk.  İşim zaten çok zordu, daha önce birlikte çalıştığım oyuncularla çalışarak prova sürecini kolaylaştırmak istedim. Oyuncular konusunda güvenli alana ihtiyaç duyuyorum. Mahrem bir alan sahne, o alana ihanet etmeyecek oyunculara ihtiyacım var, bu sebeple tanıdığım, bildiğim oyuncularla çalışmak istiyorum. Kavgamız bile uzun sürmedi, oyunculara kredim sonsuzdu. Benim bir şikayetim yok, onlara sormak lazım.

Pınar Çekirge: Bir önceki röportajımızda sorduğum “Genel reji anlayışın nasıl? Oyuncuyu rahat bırakır mısın?” sorusunu şöyle yanıtlamıştın :

“Oyuncuyu asla rahat bırakmam. Doğru şeyler söylüyorsa dinlerim, anlamaya çalışırım, kafama yatıyorsa mutlaka değerlendiririm ama son sözü hep kendim söylemek isterim. Bir dünya yaratmak üzere yola çıkmışım, yönetmen olarak elbette benim belirlemem lazım oyunun dünyasını. Doğrusu da yanlışı da benim sorumluluğumda çünkü. Hoşa gider ya da gitmez, oyunun manası kafamın içindeki kılcal damardır, kimsenin o damarı koparmasına izin vermem.

 Reji anlayışımın temelinde oyunu doğru anlamak yatar. Oyunu doğru okumakla, anlamakla, karakterlerin şifresini çözmekle çok uğraşırım; bu çözümlemeye gücümün yettiğince bir estetik katabilirsem ne mutlu bana.”

 İlave etmek istediğin bir şey var mı?

Hülya Karakaş: Hala oyuncuyu rahat bırakmadığımı söyleyebilirim. Dinler gibi yaparım, son sözü ben söylerim. Hayalim, oyuncunun da yönetmen kadar çözümleme yapabilmesi. Bu o kadar kolay iş değil, ben hayal kurmaya devam edeyim. Ayrıca, yönetmen- oyuncu tanımlaması boşuna mı var! Biri oynuyor, diğeri yönetiyor. Gayet açık değil mi? Bunda alınacak, kırılacak bir şey yok. Dinleyen, anlayan, çalışan oyuncuyu severim, bunları yapan oyuncunun fikri de kıymetlidir, kıymetli bir fikri önemserim.

** “Söz Veriyorum” oyun fotoğrafları N.Kadıoğlu

***Hülya Karakaş’a teşekkürlerimizle…