Başlıktan da anladığınız üzere masallar üzerine yazmaya devam ediyorum. Ve yine anlayacağınız üzere bir önceki yazımdan bu yana kafa karışıklığım dağılmış değil.  Bir şeyden başka bir şeye atlama ve onu ona, bunu buna bağlamaya çalışma düsturunu ısrarla devam ettiriyorum. Sadede gel diyeceksiniz ama gelemiyorum. İstemediğimden değil, muradım odur ki bir gün bir konu üzerine ama sadece o konu üzerine düşüneceğim. Ama o gün bugün değil.

Hadi biraz toparlayayım; bir önceki yazıyı kaleme alırken bir sonrakinde bir kitabın üzerinden masallar hakkında yazmaya karar vermiştim. O tarihten bu yana iki kere kitabı okuma çabasına giriştim. Her ikisinde de kitabın dili sayesinde savuşturuldum. Velhasıl o kitap hakkında yazamıyorum.  Çevirmeni, editörü ve düzeltmeni olan bir kitabın dilinin bu kadar hata dolu olması beni şaşırtıyor. Okurken aklım, biraz da mesleki hastalık nedeniyle, sürekli düzeltti. “Kıral” değil, “Kral”, “Kurta” değil, “Kurda”, özneyi şuraya, sıfat buraya, o cümle öyle bölünmez, virgül yok, buraya nokta konulmaz gibi gibi…  Yine de masallar üzerine okuma yapmak isteyenler için el altında bulunsun diyerek kitabın adını da veriyorum: “Bir Zamanlar Bir Ülkede… Masalların Kısa Tarihi/Marina Walker”.

İlk adımı fena atmadım sanırım. O zaman devam edeyim. Bu kitabın incelemesini yazamasam da metin bana yazacağım konunun fikrini verdi. Masallardaki hayvanlar. Bir süredir hayvanlara bakış açımız üzerine okumalar yapmaya çalışıyorum, okuduğum, sevdiğim ve yazının içinde geçen bir iki kitabı da bu yazının en sonunda listeleyeceğim. Belki göz atmak isteyen olur.

Yine hafiften dağıldım, dönüyorum konuma. “Ne zaman bir hayvana dikkatlice baksanız, içinde bir insan olduğu ve sizinle dalga geçtiği hissine kapılırsınız,” der Elias Canetti bir kitabının girişinde.  Bizim masallarda ise hayvanların içine insan kaçmış gibidir. Tamam hemen atlamayın, ben de biliyorum metaforik olarak kullanıldığını, bazen de alegori için yapıldığını. Ama masallar bilinçaltının kara kutusudur demiştim ya da bunu ima etmiş olabilirim. Bir insanın ruhuna bir kurdun bedenini giydirirken aslında kurda biçtiğimiz rolün de bu olduğunu söyleyiveririz. Hain kurt; küçük kızları korkutan, nineleri yutan, keçi yavrularını aldatıp mideye indiren. Sinsi, çıkarcı kedi; herkesi baştan çıkaran, değirmencinin küçük oğlanı saraya kakalayan.  Egosantrik aslan; bir fareye kanan, kendi egosundan burnunun ucundaki sineği görmeyen, kendi güzel aklı süzme. Liste uzar gider; kapı kulu fareler, haberci güvercinler, erken öten horozlar, önüne gelene yem olan koyunlar, şark kurnazı tavşanlar, yavaş ama bilge kaplumbağalar…  Ezcümle, kişileştirmeden hayvanları anlayamıyoruz fark ettiniz değil mi? Kişileştirmenin de ötesi kendimize benzetmeden anlamaya çalışmıyoruz. İlla bize benzeyecek, kendi varoluşu yetmiyor haşmetmeaplarına!

Leonardo da Vinci’nin “Yazılar” başlığı altında toplanan bir kitabı var. Orada duyguları anlatmak isterken o da hayvanları kullanmış. Herhalde bundan daha iyi anlatamazdım demek istediklerimi. Buyurunuz Da Vinci’nin yazdıklarına:

“Üzüntü. Üzüntü, kuzguna benzer: Kuzgun yeni doğan yavrularının beyaz olduğunu görünce, büyük bir acıyla uzaklaşır, hazin bir yakınmayla onları terk eder ve üstlerinde birkaç siyah tüy görmedikçe onları beslemezmiş.”

“Temkinlilik. Karınca, doğal öngörüsüyle, yazın, filizlenmesinler diye tohumları öldürerek kış için besin toplar ve zamanı gelince bunlarla beslenir.”

Da Vinci’den alıp sözü yine Canetti’ye vereyim; “Dil, tamamıyla, hor görülen canlılarla dolu ve dile bu canlılar hayat veriyor. Kurbağalardan ve haşerattan, yılanlardan, solucanlardan ve domuzlardan söz ediyoruz. Peki ya, birden bütün hor görme sözcüklerini ve nesnelerini yitirseydik ne olurdu acaba?” Hayvanlar, bizim için “şey”dir, “öteki”dir. Tıpkı çocuklar gibi, tıpkı ormanlar gibi… [Hayvanseverleri tenzih ederim,  genellemeden yazamayanlardanımdır belki de] O şeyi kendimizce anlamanın rahatlığına kavuşmamıza, kendi yakıştırdığımız rollerle görmemizin kolaylaşmasına ve dahi onlara reva gördüklerimizin meşrulaşmasına zemindir bunlar. Kötü kurtları vururuz, koyunlarımızla ninelerimizi yemesin diye. Tavşanları yahni yaparız, kurnazlığının bir tencerede kaynamaya yaramadığını görsün diye. Kaplumbağalar yavaşlıklarının cezasını bir sehpanın üstündeki kavanozda yaşayarak öderler.  Biz hayvanları eşitimiz olarak görmeyiz! Bu dünyayı paylaştığımız varlıklar olarak görmeyiz. Alanlarını hızla ve yıkımla ihlal etmemizi de önemsemeyiz. Dilimizi canımızın istediği gibi savururuz, hayvancağız dile gelip de “El insaf be kardeşim, bir sordun mu ben bu muyum?” diyemediği için masala meze, gönlümüze eğlence kılarız.

Peki, neden sormadığını düşünürüz? Öteki kavramı üzerine önemli bir düşünür olan Levias’ın –bana göre biraz zalimce- bir yorumu var. Diyor ki; hayvanlara karşı yükümlülüklerimiz ikincil derecedeymiş, önce öteki insana karşı olurmuş sorumluluğumuz. Neden diye sorduğumuzda da hemen açıklıyor. “Yüz”müş temel mesele. Yüz ötekinin incinebilirliğini ifade edermiş. Yüz bize kendi anlamlarımızı yüklemeden tüm çıplaklığıyla seslenirmiş. “Öldürmeyeceksin” emrini uygulamamıza en büyük engel ise “yüz”müş. Daha uzatmayayım, yani diyor ki hayvanın yüzü yok, ondan emri biraz öteleyebilirsin. Levias’ı bu yönüyle sıkıştırdıklarında ise, hayvanın yüzü yok diyemeyiz elbette ama insan yüzü önceliklidir deyiveriyor. Bunun kararını kim veriyor? Belki de hayvanlar poker face!

Döneyim masallara, burada hayvanların yüzü hep aynı. Mimiksiz. Ne düşündüğünü, ne hissettiğini yazanın/anlatanın kelimelerinden anlıyoruz. O karar veriyor ne hissedeceğine. “Prenses acıyla yüzünü buruşturdu,” deyip de “Acıyla kıvranan köpek yüzünü buruşturdu,” diyemediği için midir bu? Bu hak verilmediği için midir yoksa? Delueze’nin dediği gibi “hayvanın dili”, “dilsizin dili” midir? Masallar da bu dilsizlerin dile geldiği durumlarda ne olmaktadır peki; ya kötüdürler ya gerçek hayatta neyseler odurlar yani birer araç ya da fabllarda olduğu gibi kendi dünyalarının insanıdırlar.  Şöyle bakılabilir mi diye düşüneniniz olabilir, “Bak işte onlara kendilerini anlatma imkânı verilmiş. Belki de böylece çocuklarda hayvan sevgisi pekişecek.” Yok, güzel kardeşim öyle olmuyor. Ejderhaları seviyor, kedilerin kuyruklarına teneke bağlıyoruz, dinozorlara bayılıp timsahların soylarını tüketiyoruz, Spiderman tişörtü giyip örümceğin üstüne terliği yapıştırıyoruz. Çünkü hayvanı kendiliği içinde kabul edemiyoruz. Ya kendimize benzeterek anlıyoruz ya köleleştirerek seviyoruz.

Şimdi birisi de diyecek ki sen masallar üzerine mi yazdın yani? Eh pek öyle olmadı! Sadece bana çağrıştırdıkları üzerine serbestçe düşündüm. Aklım en başta dediğim gibi oradan oraya gitti.  Siz de biraz düşünün diye yazdım. Paylaşmaktan zarar gelmez.

Birkaç kişiyi daha sinirlendirmeden yazıyı yine sevdiğim bir kitap olan “Hayvan Yemek”ten alıntıyla bitiriyorum.

“ ‘Hayvan nedir?’ diye sormak, başka bir ifadeyle, bir çocuğa küçük bir köpekle ilgili bir hikâye okumak ya da hayvan haklarını desteklemek, önünde sonunda onlar ve biz ayırımını nasıl anladığımıza varır. Esasen, ‘İnsan nedir?’ diye sormakla aynıdır.”

 

*Bir Zamanlar Bir Ülkede… Masalların Kısa Tarihi. Marina Walker. Çev. Güven Turan. İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2019.

*Hayvanlar Üzerine. Elias Canetti. Çev. Levent Konca. İstanbul, Sel Yayınları, 2011.

*Yazılar, Masallar, Kehanetler, Nükteler ve diğerleri. Leonardo da Vinci. Çev. Kemal Atakay, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2.baskı, 2014.

*“Levinas ve Bobby”, Elis Şimşon. Cogito, Sayı 80, 2015, ss.39-51.

*Hayvan Yemek. Jonathan Safran Foer. Çev. Garo Kargıcı. İstanbul, Siren Yayınları, 2012.

*Hayvan Olmak. Charles Foster. Çev. Ece Bulut. İstanbul, Kolektif Yayınları, 2016.