İbn-i Battuta’ya göre yolculuk bizi önce sözsüz bırakır, sonra da iyi birer hikâye anlatıcısına dönüştürür. Ben de böyle olduğunu düşünüyorum. Gezdikçe gelişen ruhumuz insanların arasına karışır. İnançların, renklerin, seslerin ve duyguların arasına sızar. Yolculuğun sonunda ruhuna seyahat etme mikrobu bulaşmış kimse, başlangıçtaki kendini tanıyamaz olur. Hiçbir yerde çok uzun yıllar yaşamamış biri olarak merak ediyorum. Aidiyetsizliğin içine doğduğum için mi böyleyim yoksa başka bir hayatım olsaydı, bambaşka bir insan mı olurdum?

Uzun soluklu bir aranın ardından sizlerle bu sorunun cevabını bulabilmek için tekrar bir aradayım. Roma’da ve Floransa’da geçirdiğim günlerin ardından serin bir sabah sırtımda çantamla tren istasyonun yolunu tuttum. La Spezia’ya giden trene bindiğimde içimde bir şeylerin koşarak ilerlediği hissine kapıldım. Çünkü kendime ayırdığım bu 10 günlük serüvenin tam ortasındaydım. Dar vagonlu kalabalık bir trendeydim.

Trende seyahat etmenin şöyle güzel bir yanı vardır. Trenler nerede olursa olsun, oranın bir parçasıymış gibi davranabilirler. Siz de vagonun penceresinde dışarıyı izlerken her durağa ait hissedersiniz kendinizi. Sonsuza, kendinden çok daha büyük sonsuzluğa açılan pencereleri vardır. Tek temennisi gitmek olan ve daima gidenler için.

Bu trende İtalya’nın kuzeyine doğru ilerlerken kendi içimde bir sürü hikâyenin başlangıcını yaptım, kimilerinin de sonunu getirdim. İstasyona vardığımda içimde adını tam koyamadığım bir şeylerin kıpırdandığını hissettim. Çünkü burası öyle bir yerdi. Sizi mutlu eden ama neden mutlu olduğunuzu tam anlayamadığınız bir yer. Hostelin yolunu tuttum ve muhtemelen benimle aynı trenden inen birine rastladım. Yanına gittiğimde ise, aynı hosteli aradığımızı fark edip sohbet etmeye başladık. Meksikalı Denise yolculuğumun en neşeli yerinde bana katıldı. Öyle hevesliydik ki, çantalarımızı bırakır bırakmaz Cinque Terre köylerinin yolunu tuttuk. Önce Riomaggiore’ye vardık ve bizi böyle bir manzara karşıladı.

Dağların eteğine kurulmuş yüzü denize dönük bu köyler sizi bir anda kucaklayıveriyor. Önce dik yamaçlardan tırmanıp dar sokaklara giriyorsunuz. Yükseldikçe manzara güzelleşiyor. Dağların içinden kıvrıla kıvrıla giden trene el sallamak bile geçiyor içinizden.

Öyle dingin öyle kendi başında bir yer ki burası sonbaharda gelmekle ne iyi yapmışım diye düşünüyorum. Denise ile beraber tırmandığımız yokuşlardan kahkahalar atarak iniyoruz tek derdimiz suya ulaşmak. Havayı koklayarak geziyoruz. Envai çeşit deniz mahsulünün olduğu bir yere oturup karnımızı doyurduktan sonra nihayet denize varıyoruz. Kıyı sonbahara aldırış etmeden denize girenler ve fotoğraf çekenlerle dolu. İşte bilindik bir fotoğraf da benden.

Buradan sonraki durağımız olan Manarola, daha sessiz ama daha coşkulu bir köy. Şöyle bir dolandıktan sonra herkesin çıktığı tepeye çıkıp manzarayı izlemeye başlıyorsunuz. Orada gün batımını iyice kavramak isteyerek bir süre oturuyoruz. Renkli evleriyle sizin de dünyanızı renklendiren bu köyler; İtalya’nın kıyıda köşede kalan inci taneleri gibi. Ben ertesi gün Venedik’e doğru devam etmek zorunda olduğum için bu köylerden sadece ikisini gezebildim. Ama tekrar gelmek için kendime söz vererek ayrıldım buradan. Cinque Terre bana hem bir arkadaş hem de bolca huzur kazandırmıştı. Denise ile geçirdiğim keyifli vakit için ona buradan sizin aracılığınızla teşekkür etmek istiyorum. ( You’re the most joyful person I’ve ever seen in my life. I told the joyful day we spent with you at Cinque Terre. I remember our adventure in train and our cheerful memories in Manarola. Thank you for your friendship and endless joy. I hope to see you again.)

Ertesi sabah sırtımda yine çantalarımla beraber Venedik’e gidecek olan otobüse ulaşmak için uzunca bir mesafe yürüdüm. 11’de kalkan otobüsle uzun bir yolculuk yaptıktan sonra ancak akşamüstü varabildim Venedik’e. Oradan da kalacağım İtalyan çiftine yanına Padova’ya

gittim. Şahane insanlarla tanışmak üzere olduğumdan bihaber vaziyette. Mariasilvia beni istasyondan aldıktan sonra evlerine doğru ufak bir yolculuk daha yaptık. Sonunda şirin ve capcanlı bir evin içinde buldum kendimi. Mariasilvia ve Daniele iki sanatçı desem sanırım abartmış olmam. Daniele bir çizer ve tasarımcı. Mariasilvia ise editörlük yaptığını ve edebiyatla ilgilendiğini anlatınca, anladım ki tam da kendime benzeyen insanları bulmuşum. Onlar hayatımda gördüğüm en cana yakın çift. Beraber oturup pizza yedikten sonra günün yorgunluğuyla kendimi hazırladıkları odaya zar zor atabildim. Mariasilvia bana kitaplarla dolu bir oda ayarlamış hayal ederek düşe dalmak için ne şahane bir yer öyle değil mi?

Ertesi gün erkenden uyanıp kahvaltıya oturduğumuzda Daniele ’ye yaptığım kolyeleri gösterdim. Teyzesinin de bu tarz işler yaptığını söyleyerek inceledi her birini. Ama içlerinden birini, Van Gogh’un olduğu kolyeyi o kadar beğendi ki, yeni oyuncağına kavuşmuş bir çocuk gibi heyecanlandığını görünce bu kolyeyi onlara hediye etmek istedim. Duvarlarında Van Gogh ve Frida ile ilgili çizimler ve bir sürü afiş vardı oraya asmak istediklerini söylediler. Ellerinde bitpazarından aldıkları ama içini henüz dolduramadıkları boş bir çerçeve vardı. Daniele işte şimdi onu dolduracak bir şeyler bulduk diyerek kolyeyi çerçeveyle beraber duvara astı. Sadece bununla kalmayıp bana yeni kolyeler için ilham kaynağı oldular. Yolculuğun en keyifli yanı da hiç beklemediğiniz bir anda, birilerine bağlanıyor olmanız. Biz Van Gogh sayesinde birbirimizin hayatında bir yer edindik.

Aynı gün Mariasilvia ile beraber Venedik’e doğru yola çıktık. Bulunduğumuz bölgede ilgi çekici bir şeye rastlamamıştım. Ama tren ilerledikçe her şeyin bir masala dönüştüğünü anlıyordum. Evet, oldukça kalabalık bir masal bizimkisi ama neticede bir masaldı.

Venedik’e vardığımızda hava sisli olmasına rağmen etrafı algılamak oldukça kolaydı. Suyla birbirinden ayrılan ama köprülerle birbirine bağlanan ufak meydanlar. Her birinde sizi bekleyen bir masal evi. Venedik’in insanı düşünmeye iten bir yapısı var. Sizi “Burada yaşamak nasıl bir şey olurdu acaba?” diye düşünmeye sevk ediyor. Köşe başını döndüğünüzde bir kanal da çıkabilir karşınıza, görkemli bir meydan da. Kanallar, turistleri gezdiren gondollarla, caddelerdeki vitrinler ise birbirinden renkli cam işleriyle dolu.

Mariasilvia ile saatlerce sokaklarda dolaştıktan sonra küçük bir restoranda spagetti yiyoruz. Köprülerin her basamağını keyifle çıkıyorum. Her kanaldan hayran bakışlarla geçiyorum. Evet, hayal ettiğimden daha kalabalık ama hayal ettiğim kadar da güzel burası. Günün sonuna doğru istasyona geri dönüyoruz yolda yürürken Silvia ile birbirimizi daha yakından tanımaya başlıyoruz. Ve Silvia bir anda dönüp; “Dur tahmin edeyim, sen romantik bir kızsın diyor.” Tam üstüne bastın çek ayağını diyemiyorum tabi.

Hava karardığına trene binmiş oluyoruz ve eve doğru yola çıkıyoruz. O akşam Daniele’nin yaptığı lezzetli sebze çorbasını içtikten sonra Silvia ile edebiyat ve sanat konuşmaya başlıyoruz. Onu Nazım’la, Tezer’le, Sabahattin Ali ve daha niceleriyle tanıştırıyorum. Âşık Veysel ve Neşet Ertaş’tan türküler dinletiyorum. O da bana İtalyanca şarkılar dinletiyor ve benden sevdiğim yazar ve şairlerin isimlerini bir kâğıda yazmamı istiyor. Ona güzel bir liste hazırlıyorum. Bütün yorgunluğumuza rağmen keyifli bir sohbet yaptıktan sonra uyuyoruz. Ertesi gün Verona’ya gideceğimi söylüyorum. Bu sefer de beni yalnız bırakmıyorlar ve istasyona kadar bana eşlik ediyorlar. Onları yıllardır tanıyor gibi hissediyorum. Bu yüzden vedalaşmak biraz burkuyor içimi.

Bir önceki yazımı paylaştıktan sonra Silvia keşke yazdıklarını anlayabilseydim deyip merak ettiğini söyledi. O yüzden bu kısım onlar için.( I appreciate everything you’ve done for me in two days. You’ re most cheerful and friendly couple I’ve ever know. I told my Venice memories in this article. I hope you will remember me when you look to the necklace. Daniele thank you so much for your pixel art ideas, delicious soup and hospitality. Mariasilvia thank you so much for wandering around the streets of Venice all day with me, enjoyable art conversation and your helpfulness. I hope to we see each other again. I love you guys. Hugs 🙂 )

Gelen ilk trene atlayıp bir sonraki durağım olan Verona’ya gidiyorum. Bu rotada beni en çok heyecanlandıran yerlerden biri Verona. Trenden indikten sonra şehri adımlamaya başlıyorum. Burası Venedik’e kıyasla daha sakin. Güzel parkları ve neşeli caddeleri var. Arenaya varınca bir tür kutlamaya denk geliyor ve halkın neşeli hallerini izliyorum atıştıran yağmurun altında. Sonra doğruca Juliet’in evine gidiyorum. Vardığımda beni hınca hınç bir kalabalık karşılıyor.

Juliet’in balkonu dâhil her yer dolu. Zar zor içeriye girdikten sonra etrafı incelemeye başlıyorum. Ve inanın şu fotoğraf bütün insanlığın sevgiye olan açlığının kanıtı niteliğinde benim için.

Verona tam da hayal ettiğim gibi bir yer çıkıyor. Her sokağının kendine has bir romantizmi var. Çiseleyen yağmur altında bütün sokaklarını ve meydanlarını gezip Dante’nin yanında alıyorum soluğu. Bu koca meydanda onunla beraber bir sürü düşünceye dalıyorum. Yemeğini köpeğiyle paylaşan küçük bir kız görüyorum ve mutluluğun basit bir yaşamdan geçtiğini anlıyorum. Yağmurlu havaya aldırış etmeden aldığım iki top dondurmayı kaptığım gibi istasyonun yolunu tutuyorum. Sıra son durak olan Milano’da.

Milano’ya doğru giderken bütün yolculuk boyunca özüme döndüğümü algılıyorum ve neler yapabileceğimi fark ediyorum. Oraya vardığımda Oja beni karşılıyor. Arkadaşı Tuğba ile burada yüksek lisans yapıyorlar. Harika bir düzen kurmuşlar kendilerine, ben de onların evine misafir oluyorum. 10 günün ardından çay içip Türkçe sohbet ediyorum. Güzel yemekleri ve hoş sohbetleri için onlara da ne kadar teşekkür etsem az.

Ertesi gün sabah erkenden yine yola koyuluyorum. Havaalanına gitmeden önce katedral ve çarşının olduğu yere gidip etrafı geziyorum. Meydanda otururken bir zamanlar hayalini kurduğum bir anın içinde olmak beni öylesine mutlu ediyor ki, mutluluğun yolda olduğunu bir kez daha anlıyorum. Bu yolculuğa çıkmadan önceki halimi ve şimdi olduğum yeri düşünüyorum. Her gün değiştiğimi fark edince, dünyayı algılayış biçimim de değişiyor. Evet, belki insanlık için büyük bir adım değildi, ama benim hayatım için öyleydi.

Bu bir son mu peki? Aksine benim için bir başlangıç. Bir sonraki gezilerim için şimdiden planlara başladım. Tek istediğim rutine sıkışmamak. Kendimi yalnız hissettiğim zamanlar da olsa, biliyorum ki dışarda benim gibi yüzlerce insan var.

Bize bir süper güç ya da bir peri masalı lazım değil. Bize lazım olan tek şey; eşiği aşmamızı sağlayacak olan o adımı atma cesareti.

Tek istediğimiz bunun gibi farklı bir şey.

Do-do-do, do-do-do