Merhaba arkadaşlar. İtalya yolculuğumu anlattığım serinin ikinci yazısına hoş geldiniz. İlk yazımda sizlere yolculuğa çıkmadan önceki hazırlık sürecinden ve ilk durağım olan Roma’da yaşadıklarımdan bahsetmiştim. Sizlerden aldığım geri dönüşler beni o kadar mutlu etti ki, daha çok yazmak ve anlatmak arzusuyla ikinci yazının başına geçiverdim. Emin olun yine içinizi ısıtacak, tüylerinizi diken diken edecek çok güzel anılarla geldim.

Sıradaki durağımız Floransa. Ama şunu özellikle söylemeliyim; Roma’ya üç gün ayırmayın arkadaşlar, yetmiyor. İmkânım olsa aylarca kalmak istediğim bu güzel şehirden boynum bükük ayrıldım. Floransa ile ilgili çok güzel anılar dinlemiş, şahane yazılar okumuştum ama bütün bu hevesime rağmen Roma’dan ayrılmak beni bir miktar üzdü. Fakat bu yola devam etmeye engel mi tabi ki değil.

Bir Boşnak atasözünün de dediği gibi: Seyahatin önündeki tek engel kapının eşiğidir.”

Sanırım o eşiği de bir kez aştınız mı gerisi kendiliğinden geliyor.

Bence, çantamıza hayallerimizi doldurabildiğimiz sürece çıkamayacağımız herhangi bir yolculuk yok. Sanırım biraz da bu yüzden yolculuğa sırt çantasıyla çıkmanın daha keyifli olduğunu düşünüyorum. Bırakın sırtınızda taşıdıklarınız bu yapay düzenin getirdiği sıkıcı sorumluluklar değil de, hayalleriniz olsun. Varsın bu yüzden ağrısın sırtınız, nasıl olsa günün sonunda kafanızı yastığa koyduğunuzda sizden mutlusu olmayacak.

Yolculuğumun dördüncü gününe de bunları düşünerek başladım işte. Sırtımda hayallerim, aklımda henüz varamadığım yerler bir otobüs koltuğuna atıverdim kendimi. Yol boyunca sayısız köy ve kasabayı uzaktan izleme şansı yakaladım. Zaten yolculukların en güzel yanı da bu değil midir? Zaman sanki sizden bağımsız bir şekilde akıp gidiyormuş gibi ilerler, siz sadece kocaman pencerelerin ardından onu izlersiniz. Bir şeyin bu kadar içinde ama aynı zamanda bir o kadar da dışında olmak sanırım böyle bir şey.

Üç buçuk saat süren yolculuğumun sonunda Floransa’ya vardığımda şehrin dış kesiminin hiç de hayal ettiğim gibi olmadığını fark ettim. Roma’da kafanızı hangi yöne çevirirseniz çevirin orada tarihi bir doku, mimari bir güzellik vardı. Belki de bu yüzden gittiğim her yerde yine böyle bir durumla karşılaşacağımı düşünmüştüm. Ama otobüs şehrin iç kesimine doğru ilerledikçe bu tereddüdümün ne kadar da yersiz olduğunu gördüm. Çünkü hepsi birbirinden şirin ve romantik sokaklarla dolu bu şehir, istiridyenin ortasındaki inci tanesi gibi gizemli ve eşsiz bir yer. Bütün güzelliğini içine, merkezine toplamış vaziyette. Ona usulca yaklaşmadan neye benzediğini anlamanız mümkün değil.

İnmem gereken durağa gelince sırtlanıyorum yine çantamı ve bu sefer de Floransa’da kalacağım hosteli bulmak için yollara düşüyorum. Artık navigasyonla yoldaş olduğumdan çok da zorlanmadan kalacağım tatlı hosteli buluveriyorum. Hostelin danışmasında içim kıpır kıpır kaydımın yapılmasını bekliyorum. Nihayet kaydım yapılıyor ve ben eşyalarımı odaya yerleştirdiğim gibi bir şehir haritası alıp kendimi sokaklara atıyorum.

Bu şehirde ilgimi çeken ilk şey sokaklarının güzel parfümlerle sarıp sarmalanmış olması. Kahve ve parfüm kokularının birbirine karıştığı sokaklardan yavaş yavaş yürüyüp Brunelleschi’nin Kubbesi’ne doğru ilerliyorum. biliyorum ki oraya vardığımda büyüleneceğim, bu şehir içime işleyecek. Size şu kadarını söyleyeyim, kendinizi yıllarca hayalini kurduğunuz bir şeyin ortasında buluvermek dünyanın en güzel hislerinden biri olabilir. Yanımdan çok geçe kalma diyen arkadaşına, söz veremem diyerek cevap veren bir kadın geçiyor. Şüphesiz ona katılıyorum, çünkü bu şehirde dolaşırken geç kalmayacağınıza dair kimseye söz veremezsiniz.

Kubbeye vardığımda kendime bir köşe başı seçip onu izliyorum ve meydan insanlarla dolu, her yer kıpır kıpır. İtalyanlar güzel olana o kadar çok kıymet veriyorlar, hayattan o kadar keyif alıyorlar ki; kendinizi ister istemez çok huzurlu hissediyorsunuz. Ben de buradan ayrılmadan önce buradaki kafelerden birine oturup manzaranın tadını çıkaracağıma dair kendime söz verip kızlarla buluşmaya gidiyorum. Ponte Vecchio’da buluşup gün batımını kaçırmamak içi Michelangelo tepesine doğru ilerliyoruz. O kadar merak içindeyim ki, daha yukarı çıkmadan o atmosferi hissetmeye başlıyorum. Vardığımızda yine bir müzisyen yaşadığınız anın güzelliğini katlarcasına gitarını tıngırdatıyor. Yerlisi turisti bir sürü insan merdivenlere oturmuş bu eşsiz manzaranın tadını çıkarıyor. Eline kahvesini, şarabını alan gelmiş durumda anlayacağınız. Orada belki de saatlerce oturup gün batımını izliyorum. Bir kere daha hayallerimin içinde olduğuma inanamayarak.

Bir günü daha bu eşsiz manzara eşliğinde devirdikten sonra karnımızı doyurabileceğimiz bir yer aramaya başlıyoruz. Sokak sokak, dükkan dükkan. Sonunda iyi ki gelmişiz dediğim bir yer keşfediyoruz. Dükkanın sahibi o kadar içten ve samimi bir adam ki, Türk olduğumuzu öğrenince yemeklerinin isimlerini Türkçe söylemeye çalışıyor ve üstte asılı duran bayraklar arasında tanıdık gelen var mı diye soruyor.

Üçümüz de anında Fenerbahçe bayrağını fark ediyoruz tabi. Bu arada bizim kızları da takdim etmeden geçmeyeyim: Hatice ve Merve.

Bu güzel abimiz bizi büyük bir sabırla dinleyip yemek konusunda bize yardımcı oluyor. Ödemeyi önden vermeyi teklif edince de yedikten sonra verebilirsiniz, size güveniyorum diyor. O an anlıyorum ki; birine güven duymanın hangi milletten olduğunuzla ya da konuştuğunuz dille hiçbir ilgisi yok. Yemeklerimizi yedikten sonra yorgunluğun etkisiyle usul usul hostellerin yolunu tutuyoruz ve ben dünyanın en güzel şehirlerinden birinde arkada keyifli bir müzik çalarken bir günü daha bitiriyorum.

Ertesi güne bir türlü alışamadığım İtalyan kahvaltısıyla başlıyorum. Her şey aşırı tatlı ya insanın gözü bir zeytin, bir peynir arıyor. Sonra da diyorum ki kendime Floransa’dayken buna mı takılacaksın, şimdi kalk hadi doğru gezmeye. Başlangıç noktam yine Duomo. Katedralin içini gezip, kendimi Vecchio Sarayı ve Uffizi Galerisi’nin olduğu meydana atıyorum. Buraları da biraz gezdikten sonra güzel bir cappucino içip Pitti Sarayı’na varıyorum, bir sürü insan uzanmış güneşin tadını çıkarıyor. Kaçırır mıyım, ben de seriyorum örtümü uzanıp burada olmanın keyfini çıkarıyorum. Müzik dinleyip şarkılar söylüyorum, etrafımdakiler deli mi bu dercesine bana bakıyor, hani pek akıllı da sayılmam 🙂

Pitti Sarayı’nın arkasında Boboli Bahçeleri adında harika bir yer var. Doğal bir ortam için para ödemek ne kadar saçma olsa da merakıma yenilip görmek için içeri giriyorum ve beni bu güzellikler karşılıyor.

Bu devasa bahçede kaybolup şehrin içindeki doğa harikasının tadını çıkarıyorum. Akşama kadar burada gezinip temiz hava aldıktan sonra, önceki akşam gittiğimiz yerde yiyorum bu akşamki yemeğimi de. Sıra geliyor kendime verdiğimi sözü tutmaya. Duomo’nun önüne gelip gözüme kestirdiğim bir kafeye oturuyorum. Katedralin önünde önceki akşam da orada gördüğümüz keman çalan müzisyen bir amca var. Önceki gece bir çiftin onun müziği eşliğinde dans ettiğine şahit olmuştuk.

Bilhassa onu görebileceğim bir yere oturmak istiyorum. Yerimi aldıktan sonra sıcak çikolata söyleyip onu izlemeye ve dinlemeye dalıyorum. Orada oturmuş onu dinlerken anlıyorum ki; ben bu dünyaya güzel şarkılar dinlemek, lezzetli yemekler yemek, harika filmler izleyip iyi kitaplar okumak, yeni yerler keşfetmek, doğada ve insanda güzel olan ne varsa onun peşine düşmek için gelmişim. İnsan ona iyi gelen şeylerin müptelası olurmuş. O gece anlıyorum ki ben güzel olan ve nadir bulunan şeylerin aşığı olarak doğmuşum.

Bu arada önceki akşam çiftleri dans etmeye iten parça da buydu efendim.

Müzisyen performansını bitirdikten sonra bu gecenin içimi titreten hadisenin bu olduğunu düşünerek kendimi yine parfüm kokulu sokaklara verdim. Yorulduğum bir sırada yine uzaktan gelen bir müzik sesi beni kendine çağırdı. Köşe başında dakikalar süren bir kararsızlık yaşadıktan sonra şöyle düşündüm: “Bu yola devam edip hostele gidersem, belki de beni çağıran bu müziğin orada, yaşayabileceğim güzel bir andan mahrum kalacağım.” İçimdeki bu his müziği takip etmeme sebep oldu ve kendimi birden bire “Amelie” filminden fırlamış gibi duran bir meydanda buldum. Sağımda rengarenk ışıklarıyla dönüp duran bir atlıkarınca, solumda da “Stand by Me” parçasını çalan bir gitarist ve onu dinleyen bir kalabalık. Orada durup dakikalarca onu dinledim, insanları izledim.

Sonra daha önce hiç görmediğim bir adam yanıma yaklaşıp bu sizin için diyerek elindeki gülü uzattı. Şaşkınlıktan mıdır nedir, adama adını bile soramadım sadece teşekkür ettim. Sonrasında müziğe doymuş bir vaziyette, elimde bir adet gülle sırıta sırıta hostelin yolunu tuttum. “Kızım salak mısın konuşsaydın ya!” diyen sesinizi duyar gibiyim, ben de hala ismini sorup sohbet etmediğim için kafamı duvarlara vuruyorum.

İşte Floransa’daki günlerim de böyle, içi tıka basa müzik ve romantizm dolu günlerdi. Bu şehre aşık olmamak neredeyse imkansız. Sizi sıkmayan, tam aksine çepeçevre saran atmosferi huzur ve mutluluktan dört köşe olmanıza yetiyor da artıyor bile.

Bak hanım bak Nazım haklıymış. Gerçekten güzel günler, güneşli günler görecekmişiz…

Fransız yazar Anatole France; “Gezmek bir zamanlar insan ve evren arasında var olan uyumu tekrar kurar.” demiş. Bunu gezdikçe daha iyi kavrıyorum. Olduğum yerden, içinde bulunduğum rutinden ne kadar uzaklaşırsam, o kadar kendime yaklaşıyor gibiyim.

Bu yazı dizisiyle de sizlere ulaşmayı hedefliyorum. Kimlere, kaç kişiye ulaşır hiç bilmiyorum. Ama bir kişiyi dahi hayalleri için yüreklendirebiliyorsam bu beni çok mutlu eder.  Önümüzdeki yazımda La Spezia ve Venedik anılarımı sizlerle paylaşacağım. Şimdilik hoşça kalın.