“Nasıl başlamalıyım?”

Bu soruyu kendime uzun bir zamandır soruyorum. Günlerdir, aylardır hatta belki de yıllardır. Tahmin ettiğiniz üzere sorumun cevabını bulduğum için buradayım.

Öncelikle belirtmeliyim ki; bu yazı konaklama ve yeme- içme tavsiyeleri bulabileceğiniz, burada şu yenilmeli, buraya mutlaka gidilmeli tadında bir yazı değil. O kadar sıkıcı biri değilim. J Ayrıca bu konuda donanımlı yazılar çıkaran bir sürü kişi var bu mecrada.

Peki, ben bu yazıyı neden yazdım ve siz bunu neden okumalısınız?

Yazdım, çünkü yazmak istedim. Bir insanı yazmaya teşvik eden yegâne sebep de bu değil midir zaten? Yazmak istemesi. Çünkü içinde bulunduğu iyi ya da kötü herhangi bir duygu, onu yazmaya teşvik ediyordur. İçinde yayılmak, dökülmek ve serpilmek için bekleyen bir şeyler vardır.

Mağara duvarlarına resim yapan, yazıyı bulan, sayılamayacak kadar çok keşfe imza atan insanoğlu bütün bunları neden yaptı? Çünkü buna ihtiyaç duydular. Anlatmak ve aktarmak istedikleri vardı. Yapılan tüm keşiflerin temelinde bir ihtiyaç yatıyordu. İhtiyaçlarını belirlediler, hayal kurdular ve hayallerini gerçekleştirebilecek cesareti gösterdiler. İşte bu yazı da, ihtiyaç duyduğum ve hayalini kurduğum hayata doğru olan ilk yolculuğum hakkında. Bilmem belki siz de bana arkadaşlık etmek istersiniz. Neden olmasın 🙂

Nasıl başlamalıyım diye sormuştum yazının başında. Bu sorunun aslında herkesin bildiği, apaçık duran bir cevabı var. Ama biz yaşamaya çalışmakla o kadar meşgulüz ki, gözümüzün önünde duran cevabı bulmamız bile yıllar sürüyor, hatta hiç bulamayanlarımız bile var. Aslında tek yapmamız gereken bir adım atmak. Büyük ya da küçük bütün yolculukların başlangıcı sadece bir adımdan ibaret ve ben o adımı atabilmiş olmanın mutluluğuyla yazıyorum bu satırları. Evet, “alt tarafı bir İtalya’ya gitmişsin ne kadar da abarttın” dediğinizi buralardan duyar gibiyim.:) Ama mesele İtalya’ya gitmek değil, ondan çok daha büyük bir mevzu. Benim için önemli olan sadece bir yere gitmek değil, yola çıkmak, yolda olmak.

Önce sizlerle bu şarkıyı paylaşmak istiyorum. Çünkü hayat arka planda güzel bir müzik çalarken daha keyifli.

E artık kemerlerinizi bağladıysanız, gözünüz ve kulağınız da bendeyse başlayabiliriz.

Benim gibi her konuda ince eleyip sık dokuyan birisi için yolculuktan ziyade yolculuk öncesi dönemi baya zahmetli ve tedirgin bir süreç olabiliyor. Hele etrafınızda sürekli heyecanınızı aşağıya çekmek için uğraşan birileri varsa bu daha da zorlaşabiliyor. “Nasıl gideceksin, yok öyle kadın başına olmaz, hostellerde kalınmaz, parayı nasıl biriktireceksin, Avrupa çok pahalı” diye bik bik kafanızın dibinde konuşanları hiç dinlemeyin, tıkayın kulaklarınızı. O kadar şanslıyım ki, bu konuda beni destekleyen insan sayısı onlardan çok daha fazlaydı. En başta ailem ve yakın arkadaşlarımın desteği olmasa, her tedirginliğimde saatin kaç olduğuna bakmadan sorularıma cevap veren tanıdığım o güzel gezginler olmasa belki de yine bir şeylerden korkup erteleyecektim bu planımı. Ama bu sefer kaçmak yerine direnmeyi seçtim ve bu bana gerçekten çok güzel kapılar açtı.

Bu bildiğin Roma gülümsemesi 🙂

Tesadüf eseri benimle aynı gün, aynı uçakla Roma’ya gidecek olan bir arkadaşla tanıştım ve yolculuğumun ilk gün tedirginliğini onun sayesinde atlattım. Ama havaalanında ondan ayrıldıktan sonra her şey doğaçlama olarak gelişti sanki. İlk kez hayatımda bir şeyler kontrolden çıkmış gibiydi ve ben buna hiç alışık değildim. Kalacağım yeri bulamayınca bir ara, sokağın ortasında navigasyonla tartıştığımı hatırlıyorum. 🙂 Sonunda nihayet hostele varıp eşyalarımı yerleştirdikten sonra o akşamı dinlenerek geçirdim. Çünkü bir ara gerçekten “ben ne yapıyorum ya, nasıl gezeceğim koca ülkeyi böyle sırt çantasıyla, param yetecek mi” diye tedirginlikten yatağa mıhlanmıştım. Şimdi aranızda okuyan gezgin arkadaşlar varsa, “Peh peh ben nerelere tırmandım 20 kiloluk çantalarla o ne ki?” diye içlerinden kıs kıs gülüyorlardır bana. Ama siz de ilk seyahatinizi düşünün canım hiç mi bir tırsma, bir ne oluyor ya diye şaşırma isteği yeşermedi içinizde? Benimki de o hesap işte 🙂

Zaten bu zamana kadar, özgeçmişine orta seviyede İngilizcem var yazan ama hiç birebir iletişime mecbur kalmamış tayfadandım ben de. İnsan suyu nasıl isteyeceğini unutuyor o telaşla. Cümleleri söylemeden önce içimden bir kere tekrar ediyordum ki, sonra ne diyor bu diye suratıma aval aval bakmasınlar. Ki baktıkları olmadı mı oldu ama bir de beden dili dediğimiz kısmı var bu işin. La Spezia’dan Venedik’e gitmek için binmem gereken otobüsü ararken Fransız bir şoförle bu sayede anlaştım. Ben İngilizce soruyorum adam Fransızca cevap veriyor ama anlaşıyor musun anlaşıyorsun arkadaş işte bu kadar basit  🙂

Ah durun şimdi güzel bir akış yakalamışken bozmadan devam edeyim, daha Venedik’e falan gelmedik. Roma’daki ikinci günümde İspanyadan gelen iki Türk arkadaşla buluşacaktım. Onlarla buluşmadan önce hem vaktim vardı hem de standart haline gelen turistik yerlere gitmeden önce biraz daha kıyıda köşede kalmış bir yeri ziyaret etmek istiyordum. Önceki günden küs olduğum navigasyonumun gönlünü aldıktan sonra yola koyuldum. Yine kaybolurum sanıyordum ama bir anda kendimi önünde buluverdim Palazzo Barberini’nin. Gelmeden önce bu müzeyle ilgili bir sürü yazı okumuş ve  The Triumph of Divine Providence adlı meşhur tavan işlemesine kafayı takmıştım.

Bu yaşıma kadar her zaman içimi titretmeyi başarabilen şeylerin peşinde koşmayı seçtim. Bu yolculuğa çıkmadan önce de tüm günlerimin öyle geçeceğini hissediyordum. Müzeye girdikten sonra bu coşkumdan kaynaklı olacak ki, görevliye direkt telefonumu uzatıp bu tavanı görmek istiyorum dedim. Müze gerçekten birbirinden güzel sanat eserleriyle dolu ve gezerken adım adım İtalya tarihine tanıklık edebiliyorsunuz. O kadar salon arasında bir an kaybolacağımı düşünsem de sonunda nihayet o muntazam işlemenin yanına varabildim. Okuduğum yazılarda fotoğrafının çekilmesine kesinlikle izin verilmediği söyleniyordu. Zaten içeri girdiğiniz anda ona bakmak dışında hiçbir şey yapamıyorsunuz. Salonda iki eser ve iki oturma alanı dışında hiçbir şey yok. 10 dakika dikildikten sonra o alanların ne kadar işlevsel olduğunu fark ediyorsunuz.

Benden bir süre sonra bir öğretmen, küçük öğrencileriyle beraber içeri girdi. Yere oturdular ve işlemeyi incelemeye başladılar. Sorular sorarak anlamaya çalışarak üstelik. Sonra yere uzanıp izlemeye devam ettiler gökyüzünü izler gibi. Yeteri kadar izledikten sonra ayaklandılar, yan yana dizilip ele ele tutuştular ve onları izlemeye başladığım andan beri içimi titreteceğini düşündüğüm bir şeyi yapılar. Tiyatro sahnesinden ayrılan oyuncular gibi eğilerek resmi selamladılar. Gözlerim dolu dolu izledim onları ve haklıydılar; orada izleyen değil, izlenendik. O koskoca şaheser bizi ve diğerlerini yukarıdan izliyordu. Bir sanat eserine selam verecek kadar naif olmak insanlığın kaçıncı seviyesi henüz çözemedim. Ama o salon, o tavan ve o an için yine olsa yine giderdim o müzeye. Bu kadar anlattım sıra güzel haberde. Şansım yaver gitti ve nedense fotoğraf çekmemize müsaade edildi. İşte karşınızda The Triumph of Divine Providence.

Bu duygusal müze ziyaretinden sonra Trevi çeşmesine doğru yol alıp arkadaşlarla buluştum ve Roma denince ilk akla gelen durakları şöyle güzel bir sırayla teker teker gezdik. Buradaki şeyler beni etkilemedi mi tabi ki etkiledi. Burası değer verdiğim birçok şeyin beşiği desem sanırım abartmış olmam. Sanat, tarih ve mimari dört bir yandan ruhumu sararken mutsuz olamazdım tabii ki. O zaman araya birkaç fotoğraf serpiştirelim 🙂

Peki, bu neyin nesi ona gelecek olursak, yolculuğa çıkmadan önceki süreçte gerekli paraya ulaşabilmek için bir sürü proje aldım, çizim yaptım. Sonra bir şeyler üreterek bunu da yolculuğumun bir parçası haline getirme fikri geldi aklıma ve neticede bu kolyeler çıktı ortaya. Frida ile turladık Roma sokaklarını. 🙂 Bir sonraki yazımda Venedik’te evlerinde kaldığım İtalyan çifte hediye ettiğim kolyenin hikâyesini de anlatacağım size.

İşte böyle karış karış bir Roma turundan sonra kendimizi zar zor hostele attık ve üçüncü güne dinç uyanmayı başardık. Üçüncü günümüzün büyük kısmını tabi ki Vatikan’ı gezmek için ayırdık. Palazzo Barberini’de yaşadığım coşku ve heyecanı size anlatmıştım. Vatikan Müzeleri, San Pietro katedrali ve Sistina Şapeli oradaki hislerimin katbekat daha fazlasını verdi bana. Sistina Şapeli’ni, Âdem’in Doğuşu resmini, o muhteşem heykel ve eserleri görmeden gelsem zaten içim buruk kalırdı. Buraya sabah ne kadar erken gelirseniz sizin için o kadar iyi olacaktır. Çünkü hem bir saat sıra bekledik, hem de içerisi o kadar geniş ve yoğun ki ancak bir gün ayırarak rahatça gezebilirsiniz.

Burayı görür görmez insanın aklına ilk önce bu eseri yapmanın ne kadar zor olduğu geliyor şüphesiz. Kim bilir kaç sene sürdü bitirmek diye hesaplar yapmaya başlıyorsunuz. Michalengelo ile kendi içinizde sohbetlere daldıktan sonra, 4 sene boyunca teker teker işlediği bu Rönesans şaheserine âşık oluyorsunuz.

Ben Vatikan’daki eserlere yüreğimin bir kısmını bıraktım da öyle çıktım oradan. Sonra Castel Sant’angelo köprüsüne doğru akan yolu takip edip kaleye doğru usul usul yaklaştım. Bir sokak müzisyenine denk gelmenin can alıcı cazibesine kapılıp oturdum ve güneşin yavaş yavaş batmaya başladığı o zamanda, kendimi o anın içine kitledim. Çünkü bazı anlar zihninizde her daim bulunabilmek için kendilerine ufak da olsa bir yer ararlar. Bu da işte tam olarak öyle bir andı. Arkada çalan o güzel müzik ve gün batımı dışında hiçbir şey beni ilgilendirmiyordu. Ve hiçbir hapsoluş bana bu kadar özgür hissettirmemişti.

Andy Weir’in Marslı filminde başrolümüz, Mars’ta bir gün batımını tek başına izlerken şöyle der:

“Her gün uçsuz bucaksız ufka bakıyorum. Çünkü bakabiliyorum.”

O anı yaşarken aklımda sadece bu replik vardı. İzleyebiliyorken bütün gün doğumlarına ve batımlarına içimde bir yer açmak istedim. Size de tavsiyem izleyebiliyorken gökyüzünün tadını çıkarmanız.

Bir sonraki yazımda, yine içimizi ısıtacak bir şeyler anlatabilme heyecanıyla İtalya’ya kaldığımız yerden devam edeceğiz. Görüşmek üzere.