Dünya üzerinde 7 milyar insan var. Bu da 7 milyar hayat, 7 milyar farklı hikâye demek. Muhtemelen kendi aranızda bile konuşurken şunu söylemiş ya da duymuşsunuzdur: “Hayatımı yazsam roman olur.”

Dert – kaygı – mutluluk gibi kavramlar evrenselliğin varlığını ispatlarcasına hayatlarımızda farklı modellerde var olurken; bu cümleyi söylemek bence insanoğlunun en doğal hakkıdır. Kendi hayatında o kadar çok değişikliklere sebep olan olay vardır ki bu olaylar sadece bizim başımıza gelir sanırız. Ama hayat-kader-yazgı ne derseniz deyin, herkesin hayatında farklı boyutlarda var oluyor. Bu durum hayatlarına imrenerek baktığımız, kendimize idol belirlediğimiz, imrendiğimiz, bazen hayattaki en büyük zevklerimizin belirleyicisi olan, hayalini kurduğumuz hayatı yaşayan “sanatçı kişilerin” hayatlarında da bir şekilde var oluyor. Bazıları bu hayatın getirilerinden beslenerek sanatına yansıtıyor, bazıları sanatı bir kaçış yolu olarak görüyorlar, bazıları ise sesini duyurma aracı olarak kullanıyor. Ama her şekilde sanatlarını, hayatlarının getirileri ile yoğuruyorlar. Ülkemizde özellikle sosyolojik durumumuzun, toplumsal kanun ve tabularımızın getirileri ile hayatlarımızda bol değişenli dönemler geçiriyoruz. Öyle ki bir Japon’un anca televizyonda görebileceği şeyler bizim gündelik hayatımız. Böyle olunca da bir filme konu olacak hayatın hem çok kişiye mal olmuş birini yansıtması gerekiyor hem de yaşadıklarının seviyesi çok ekstrem olmalı. Ve Türkiye aslında bu konuda çok zengin bir coğrafya. İşte o zenginliğin en modern temsilcilerinden biri olan nam-ı diğer Müslüm Baba “Müslüm Gürses’in” hayatını anlatan “ MÜSLÜM” filmini inceleyeceğiz.

Filmi mutfağında son dönem Türkiye sinemasının en çok konuşulan ve büyük prodüksiyonlu filmlerinden olan “AYLA” filminin ekibi var. Öyle ki film Türkiye’nin Oscar Aday Adayı olmuştu. Bu bir başarı kriteri midir? Bilemem ama iyi bir PR malzemesi olduğu kesin. Filmin büyük merak uyandırmasındaki yegâne sebeplerin de başında gelmişti. Her ne kadar filmin senaristinin durumu ile ilgili birçok şaibe olsa da halk filmi çok sevdi ve bağrına bastı. Bu ekibin en büyük gücü halkın dilinden anlıyor olmaları ve büyük sermayelerle film yapıyor olmalarıdır. Tabii bir de propaganda sineması yapmanın getirileri var. Her neyse. Filmin yönetmen koltuğunda Can Ulkay ve Ketche oturuyor. Can Ulkay dediğim gibi daha önceki iki filminde propaganda sinemasının Türkiye’deki en büyük bütçeli iki filmi olan “Ayla ve Sarıkamış Çocukları’nın” yönetmeni. Ketche ise daha çok “Romantik Komedi 2 – Bu İşte Bir Yalnızlık Var” gibi gişe filmlerini yönetmeni. Tür olarak farklı olsa da kaygı olarak benzer emellere hizmet eden filmler çeken iki yönetmen bir araya gelmiş. Filmin senaristi ise çok daha güçlü bir isim. “Şahsiyet – Daha” gibi projelerin senaristi Hakan Günday. Daha çok bağımsız diyebileceğimiz projelerde yer alan Günday için yeni bir deneyim sayılabilir. Filmin oyuncu kadrosunda ise yıllardır hak ettiği değeri görmeyen Timuçin Esen, tabiri caizse “şarap gibi kadın” deyiminin vücut bulmuş hali Zerrin Tekindor, anne rollerinin aranan ismi Ayça Bingöl var. Türkiye şartlarına baktığımızda jönsüz ama güçlü oyunculuklara sahip bir cast. İsim olarak gel gel demese de aslında “Müslüm Gürses” markasına sahip olmak seyirciyi salona çekmek yeterli.

Filmin konusuna baktığımızda ise Müslüm Gürses’in çocukluğundan Müslüm Baba oluşuna kadar geçen süredeki hayatı ve yaşadıklarını görüyoruz. Türkiye’de aslında biyografik filmleri gördük. Filmlerin hikâyeleri genellikle siyasi bir kişilik ya da politik bir ideolojinin temsilcisi olan kişilerin hikâyeleri oluyordu. Bunun en büyük sebebi Türk halkının 80’lerin ortasına kadar ideolojik savaşların içerisinde, darbeler ve devlet baskısı ile yaşamasıdır. 80’lerin ortasına kadar adeta bir demir perde ülkesi olan Türkiye’nin devlet onaylı sanatçıları dinlemek zorunda olması, çalışmaktan eğlenecek lüksü bulamamaları, toplumsal kaygının sanatsal kaygıdan daha çok ihtiyaç olmasından kaynaklı. Öyle ki halk o skolastik dönemde hiç hâkim olamadığı olaylara hâkim olmak, kayıplarını bulmak için sanatı bir “ezilen megafonu” olarak kullanmak durumundaydı. Sanatsal işler yok denecek kadar azdı. Var olanlarda devlet denetiminde geçemeyerek yasaklanıyor ya da “art house”denilip vizyona dahi giremiyordu. 2000’lerle birlikte artık globalleşme sürecine iyice ayak uydurunca artık megafonluk yerini eğlencelik – sanatsal kaygıya bırakmaya başladı. Dünya standartlarını yakalama amacı güdülmeye başlandı. Bu da sanatsal her sektörde büyük atılımlara yol açtı.

“Bizim hikâyelerimiz Amerikanlardan daha kuvvetli neden onlar kadar iyi film yapamıyoruz ?” tezi öncelerde sadece yapamayız düşüncesi ile kavrulurken sonrasında Amerika yapımlarının ülkemizde çektiği filmlerde bizdeki ekipmanları kullanmaya başlaması ve o ekiplerle çalışmaya başlanması ile bu varsayım kırılmak adına hareket edilmeye başlandı. Türk sinemasının en büyük problemlerinden biri yapımcı zihniyetinin de değişmesiyle “az para ile çok iyi gişe” mantığı yerini  “hak ettiği kadar para ile iyi gişe” bırakınca dünya standartlarına yakın filmler yapılmaya başladı. Tabii bu bahsettiğim süreç tamamen gişe sinemasına ait. Türkiye bağımsız sineması her dönemde Avrupa’nın en üretken sinemalarından biri olmuştur. Şu an altın çağını yaşayan bu sinema aynı dönemde Ronaldo-Messi kıyası gibi “Nuri Bilge mi Zeki Demirkubuz mu” kıyasını yapabilecek, peki İniesta diyenlere ise “Tayfun Pirselimoğlu – Semih Kaplanoğlu – Reha Erdem” üçlüsünü sunabilecek kadar zengin bir dönem. Daha eklenebilecek birçok yönetmene de sahibiz. Bağımsız sinema bu globalleşmeden nasıl payını alıyor dersek de AVM sinemalarında gösterim ve kendi kitlelerine sahip olmaya başladılar. Şimdilik bu seviye ama daha ileri boyuta da taşınacaktır.

Filme dönecek olursak film “Türk popüler kültürünün büyük ikonlarının” ilk hikâyesi. Benzer türde filmlerin yapılmasına rağmen muadili olmayan ve bence türünün ilk örneği. Bu da filmi bir eşik film kılıyor. Bu dönem birçok ikona sahip olan ve adeta Amerikanvari bir büyüme gösterene Türk popüler kültürünün ilk ürünü olan “Müslüm” başarılı olursa eğer bir süre benzer kişilerin, hikâyelerin sinemaya yansıtılmasına sebep olacak. Şu anda bu yolda bayağı ilerledi. İyi bir açılış gişesi elde etti. Bu şimdilik filmin en büyük başarısı. Film başarısını neye borçlu? Bir kere film konusu itibari ile sahip olduğu kitleye hizmet etmek mantığıyla yapılmış, direkt olarak izleyicisinin tavsiyeleriyle yoğunlaşmış ve seyirci beklentilerine göre yol haritası çizilmiş. Bu da filmi halkın kabul etmesi konusunda zorlanmamasına sebep oluyor. Çünkü aslında baktığınızda “Ne yapsa izlenir” dediğimiz yönetmenler bile böyle bir işe girdiğinde bu kadar baskın ve keskin bir karakteri konu almak büyük risk. En ufak detayı atlamanız “yerden yere” vurulmanıza ve emeklerinizin boşa gitmesine sebep olur. “Müslüm” ekibi bu konuda harikulade başarılı olmuş. Özellikle senarist Hakan Günday’ın ajitasyon ve dramatize konusundaki tutumu başarılı. Filmin kurmaca belgesel tadında oluşunu göz önünde bulundurursak; halkı yakalamanın kolay yolunu seçmeyerek hikâyenin önüne geçmeden olanları net bir şekilde sunmayı tercih etmeleri ve ajite etme durumunu minimize etmeleri filmin en güçlü kısımlarından biri. Gerçeğe sadık kalma ve sinemanın gücünden gaz alıp abartmamaları da bu gücü pekiştirmiş. Sinema adına zaten yeteri kadar güçlü materyale sahip olan hikâye de bu durumlara yapılan bu dokunuşlar olmasaydı hem hikâye inandırıcılığını kaybeder ve amacından sapabilirdi. Bu da başarısız olmasına neden olabilirdi.

Filmin parlayan yıldızı ise “Türkiye’de karakter oyuncuları olmadığından senaristler karakter yazamıyor?” tezini çürütmeye adeta ant içmişçesine oynayan Timuçin Esen. Ben Türkiye’de bir karakteri bu kadar benimseyip birebiri diyebileceğimiz derecede oynayan başka bir oyuncu görmedim. Bu konuda bu filme kadar “Mavi Gözlü Dev” de Nazım Hikmet’i oynayan Yetkin Dikinciler’i söylerdim. Ki o performans bile beni doyurmamıştı. Ama Timuçin Esen’in Müslüm performansı şu zamana kadar Türkiye’nin sinemada gördüğü en iyi karakter performansı. Öyle ki Müslüm Gürses’in her hareketini adeta yalayıp yutan Esen’in Müslüm Gürses’ten daha Müslüm Gürses oluşu şaşılası derecede başarılı. Zerrin Tekindor ve Ayça Bingöl’ün de iyi oyunculuk performansları da bu durumu adeta perçinliyor. Öyle ki filmin yapımcısı Mustafa Uslu katıldığı bir programda Esen’in performansına ithafen  “Müslüm Gürses hayranları filmi seyrettikten sonra – Müslüm Baba gitti ama Timuçin Esen bizim yeni babamız dediler.” şeklindeki açıklamaları da durumu açıklar nitelikte.

Film sanat yönetimi açısından çok başarılı. Dönem filmi olma özelliğini de taşıyan filmdeki mekân tasvirleri ve döneme uygunluğu takdir şayan. Bunu özellikle anne ve babanızla seyrettiğinizde daha iyi anlayabilirsiniz. Timuçin Esen’i Müslüm Gürses yapabilmek için kullanılan makyaj çok başarılıydı. Bazı sahnelerde inanılmaz bir boyuta ulaşan bu durum Müslüm Gürses ve Timuçin Esen’i karıştırmamıza neden olacak dereceye ulaşmış. Kostümler, mekânlar başarılı bir şekilde kotarılmış.

Teknik kısımda ise filmde bazı aksaklıklar olduğunu görüyoruz. Bazı sahnelerde zorunlu atlamalar olduğunu görüyoruz. Birkaç aks atlaması ve görüntü atlaması gibi durumlar söz konusu. Özellikle sahne geçişlerinde kullanılan bazı geçiş efektleri kurtarmalara bir işaret gibi. Fakat bunlar filmin duygu akışını engellemiyor. Özellikle kaza sahnesindeki çekimler ile Türk sinemasının standartlarının ulaştığı noktayı gösteriyor. Ufak aksaklıklar dışında gayet iyi iş çıkaran ekip, görüntü konusunda da gayet başarılı. Atmosfer yaratımı ve renk kullanımı konusunda ekip iyi iş çıkarmış. Müzik kullanımı konusunda sadece Müslüm Gürses şarkıları sunmuyor, etnik müzikten birkaç eserle de örnekler görüyoruz. Ayrıca filmdeki Müslüm Gürses şarkılarının hepsinin Timuçin Esen tarafından seslendirildiğinin de altını çizmek istiyorum. Bu açıdan da doyurucu bir film olmuş.

“Müslüm” gerek senaryosu gerek bir büyük isme özlemi barındırması açısından merak uyandıran bir film. İnce işçilik ve harika oyunculuklarla bezenmiş olan film izleyenlerine vaat ettiğini veriyor. Bir Türk oyuncudan uzun süredir göremediğimiz bir performansla bizi karşı karşıya bırakan Timuçin Esen’i sinemada izleyin derim. Şimdiden izleyenlere “afiyet olsun” izlemeyenlere ise “itirazım var” diyorum, saygılar sunuyorum…