Tarih 5 Ekim 2015.

“Buğulu bir cama kalp yaparım ve seviyorum derim. Papatya ya da kalp de olabilir aslında. Papatya baharı çağrıştırır bana, Hani ‘bahar isyancıdır’ denir ya… Ben ise hayatımın sonbaharının yaşıyorum ve görüyorum ki sonbahar da isyancı! 68 yaşımdayım ve hep isyan var içimde!”     

Böyle söylemişti sevgili Tomris İncer, Dionysos’un Çocukları kitabımız için yaptığımız söyleşide. 

Birkaç ay sonra…5 Ekim 2015 Pazartesi. Sabahın ilk saatleri. Muhsin Kayar ve Hüseyin Köroğlu’nun mesajlarıyla irkildim birden : “Gitti.” O kadar. Tek bir sözcük, gitti. Donakaldım o an. Yavuz’u arayacaktım, vazgeçtim.

“Sordunuz söyleyeyim, Gencay Gürün’ün genel sanat yönetmenliği döneminde Şehir Tiyatroları çok parlak bir dönem geçirmeyi, iyi işlerle seyirci çekmeyi başardı ve tiyatronun prestijini arttırdı. Oyunlarla birlikte seyirci kalitesi de arttı aslında.”

Göz kapaklarıma gelip yerleşen ağıtlı yıllar, tomurcuklanan bir gözyaşı damlası, bir tane daha ve sağanak. Akılla duyarlılığı, bilgiyle birikimi, içgüdüleriyle oyunculuğunu buluşturan o büyük sanatçı, hayatını sanata adamış, sorumluluğunun bilincinde, kendi ifadesiyle sadece bir zanaatkâr, sahnede yaşar kıldığı her karakterin, yüreğinden, hayatından kopan her repliğin, şakaklarında biriken her ter damlasının bedelini misliyle ödemişti, biliyordum. Bu nedenle bir tiyatro neferiydi zaten. Sahiciydi, gerçekti. Sanatıyla iç içe geçmişti hayatı. O kadar!

Özel tiyatrodaysan her şeyden sorumlu olman gerekir. Dekorun kurulmasına yardım edersin, kostümleri toplarsın, toz alırsın, yer silersin, asistanlık yaparsın.

“Tiyatrocu demek, tiyatro sanatçısı demektir,” demişti Zeynep Oral bir makalesinde ve şöyle devam etmişti : “Tiyatroya gönül vermiş olan demektir. İster ‘okullu’ olsun ister alaylı, kendini bu alanda yetiştiren, eğiten, sevdiği için, istediği için, tutkunu olduğu için, onsuz yapamayacağı için, tiyatro yapana denir tiyatrocu”. Oyuncu, ışıkçı, sahne elemanı ya da yönetmen, soluk alıp verişini tiyatro sanatına adadığı için “tiyatrocu” olmuştur. Ekmeğini tiyatrodan kazandığı için “tiyatrocu”dur. Günümüzde “tiyatrocu” olmak meşakkatli, zor, azim, sabır, inat ve inanç isteyen bir iştir. Ben onları birer kahraman ve “Don Kişot” olarak görürüm. Gerçek tiyatrocular, Muhsin Ertuğrul’un dediği gibi, sahnenin pislik kaldırmayacağını bilenlerdir. İkiyüzlülük, yalan, dolan, sahtecilik, yapaylık, kin, öfke, nefret de kaldırmaz! Kısacası, adam gibi adama, insan gibi insana, ‘tiyatrocu’ denebilir.”   

“Ben tiyatro oyuncularını hep zanaatkâr olarak tanımlarım. Gerçek yaratıcı yönetmendir çünkü sahnede. Oyuncu her ne yaparsa yapsın, imzasını atan yönetmendir. Bir eseri kendi özgün yorumuyla hayata geçirecek olan yönetmen.”               

Alkışların sonu gelmemişti. Alkışlar sürüyordu. Alkışlar bitmiyordu. İnsan gibi bir insana, bir tiyatrocuyaydı bu alkışlar. Tüm o ağıtlı zamanlardan bugüne hep direnmiş bir insanaydı.

“Prova saat 10:00’da mı onlar en geç saat 09:00’da tiyatroda olurlardı. Şimdi hatırladım, Cüneyt Türel’in yönettiği bir oyundu ve prova saat 11:00’de başlayacaktı. Müşfik Kenter sabah 08:00’de gelmişti binaya. Disiplin, saygı, sorumluluk duygusu işe verilen önemdi bu. Gülistan Güzey, Özen Tutucu saat 16.00’da çoktan kulise girmiş olurlardı akşam 20:30’daki oyun için.”

Seren direkleri kırılmış bir gemide, Alaeddin’in yitirdiği lambayı arıyor gibiydim. Zemheride karayelin önüne kattığı buzlu bir yağmur taneciğinden farkım yoktu o gün. Hatırladığım, gökyüzüydü. 

“Eşimi kaybettiğimde, Erol Keskin arayıp ‘Mikado’nun Çöpleri’ni önerdi. Acım o kadar yeni, o kadar tazeydi ki, Erol’a kızdığımı, hatta duyarsızlıkla suçladığımı hatırlıyorum. Evet, provalarda gizlice ağladım. Evet, kolay günler değildi ama gördüm ki sahne üzerinde ateşiniz düşer, hıçkırık kriziniz geçer. Sahnenin büyüsü bu, onarıcı gücü. Dahası, kendi gücünüzü fark ediyorsunuz oynarken. Çok şeyin üstesinden gelebileceğinizi de. Bir tür yaratıcılık bu duyumsadığınız.”     

Ağırdı, kurşuniydi.  Yılların mücadelesi, özverisi vardı karşımızda. Ve düşü, düşüncesi tiyatro olan gerçek bir oyuncu: Tomris İncer. Esaslı yalnızlıklardan, meçhul tenhalardan çıkıp gelmişti. Herkesin bir şekilde, çok şekilde, her şekilde yaşadığı ödeşmelerden, kıyamlardan, acılardan, düş bozumlarından… “Etiksiz estetiğin olmayacağı” gerçeğini savunarak gelmişti. Rengârenk düşler dokudu her defasında sahnede. En cesur perdeden yansıladı duyarlılıkları, yaşar kıldı. Derine gömülü acılarımızı fark  ettik bir bakışıyla. Hüzünlerimize ağıt yaktı. Kün Ana’ydı. Madam Glenn Close’du. İçimizdeki çukurları, krater çatlaklarını doldurdu. Neşeyle acıyı, umutla umarsızlığı ustaca yoğuran bir simyacıydı çünkü. Bir sahne dehası.    

Yanağına bir damla düştü. Ürperdim. Dudaklarının kıyısında gülümsemeye benzer bir seğirme. “Emekli olduğumda çok ağladım. Büyük bir boşlukta buldum kendimi, bilir misiniz? Ağrılı, zor bir dönemdi. Hani kurumuş bir çiçeğe su verirsin de birden canlanır, hani çırılçıplaksındır keskin bir ayazda. Bir şifon bulup sarmalanırsın, üşümen geçer. İşte, Yiğit Sertdemir ‘Teyzem, gel şu teksi bir oku,’ dediğinde benzer hisler içindeydim. Kumbaracı 50 benim için rehabilitasyon merkezi oldu. Yiğit Sertdemir ise psikoloğum. ‘Gerçek Hayattan Alınmıştır’, ‘Öldün, Duydun Mu ?’, ‘Soytarım Lear’ ile yeniden tutundum sanki hayata.”           

Ankara Devlet Konservatuvarı Bale Bölümü’nde okurken, annesi soranlara ‘bale’ sözcüğünü yoksayıp “okuyor işte” dermiş. Okuyor işte. O kadar!                                       

Altmışlı yılların ikinci yarısı. Ankara Meydan Sahnesi. Çetin Köroğlu Tiyatrosu. Yıldırım Önal Tiyatrosu, Sermet Çağan Tiyatrosu, Vasıf Öngören ile çalışmalar, turneler. Provalar. Zorluklar. İmkânsızlıklar. Hedef belli. Hedef sadece tiyatro yapmak! Tiyatro oyuncusu olabilmek. Sözünü esirgemeden söylemek cesurca.                                                   

“Sermet Çağan ile Türkiye’nin ilk sendika tiyatrosu olan TÖS’te çalıştım bir süre. Güzel yıllardı. Sonra, ‘Almanya Defteri’nde rol almıştım Vasıf Öngören’in. Vasıf 12 Mart Dönemi’nde tutuklandığında Metin Tekin, Oktay Sözbir ile tiyatro kurduk, yürümemişti…”     

1974 yılı. İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’na Vasıf Öngören’in “Bu Oyun Nasıl Oynanmalı?” oyunuyla adım atar Tomris İncer. “Bahar Noktası”, “Altı Derece Uzak”, “Canlı Maymun Lokantası”, “Çok Uzak”, “Medea”, “Eskici Dükkânı”, “Leons ile Lena”, “Dünyanın Ortasında Bir Yer”, “Divane Ağaç”, “Tehlikeli İlişkiler” ve televizyon dizileri, sinema filmleri, ödüller… 

“Öncelikle ustalarımı izledim, çok şey öğrendim onlardan. Bilir misiniz, hep Cüneyt Türel, Ayşegül Devrim, Erdoğan Gemicioğlu, Toron Karacaoğlu’na sorardım. En doğru tonlamayı, en doğru telaffuzu bulmak için. Yönetmenden izin alıp provaları izlerdim bir köşeden. Gülistan Güzey, Nedret Güvenç, Rıza Tüzün, Şehime Erton, İsmet Ay, Suna Pekuysal, Fuat İşhan gibi isimlerle usta-çırak ilişkisiyle gelişen, bir yere ulaşan bir süreçti bu. Sahnede nasıl duruyorlar, seyirciyle kurdukları iletişim, zamanlama becerileri, hangi birini saysam? Konservatuvar mezunu değilim. Alaylıyım, evet. Ama görerek, izleyerek, dinleyerek, çalışarak yetiştirdim kendimi. Yetiştirmeye çalıştım. Erol Keskin’den, mesela, ‘detaylı oyunculuğu’ öğrendim. Nitekim tasavvuf gibi bir şey belki tiyatro. Öğrendikçe kendini daha yetersiz görerek daha çok öğrenmeye yöneliyorsun.”                   

                             

“Şehir Tiyatrolarındaki son oyunum ‘Tehlikeli İlişkiler’di. Yaş nedeniyle emekli olmak üzereydim. Üstelik iki oyunum ve bir dizim vardı. Yeni oyun alma imkânım yok. Bir gün tiyatroya gittim ‘Tehlikeli İlişkiler’i hazırlamakta olan Popovski ile tanıştırıldım. Tanışırken elimi uzattım ve espri olsun diye ‘My name is Glenn Close’ dedim. Daha önce izlemiş ve bayılmıştım oyuna, zaten John Malkovich hayranıyım. Popovski güldü ve bana baktı. Ardından ısrarla beni oynatmak istedi Hala rolünde. Espri yaptım desem de dinletemedim ve bari son oyun olarak bunu oynayayım, dedim.”           

“Oyuncunun rolünden çok etkilendiğini söyleyip yaşar kıldığı kimlikten kurtulamadığını iddia etmesini hiç anlamam. Rolün içine girip bir daha çıkamamak öyle mi? Sahnede sadece rolünle değil, izleyici, dekor, ışık, kostüm, diğer oyuncular… Bunların tümünü detaylı olarak takip etmek gerekir çünkü.”   

Her rolü alıp yorumlayışı, kar taneleri gibi benzersizdi bir diğerinden. İndirgenmiş, güdük, eksik bırakılmış hayatlarımıza ışık tuttu hep Tomris İncer. Dahası, sahnede bir oyuncunun varoluşu üzerine söyleyebileceği son sözdü, her yaşar kıldığı karakter. Bir tür yaşam yolculuğuydu bu. Sayısız biyografi vardı geçmişinde. O gerçek bir tiyatro insanıydı. Bir grande dame. Az bulunan bir sahne, oyuncu, izleyici uyumu, bir doğru kimya, kusuruz bir bileşim…         

Hüzün gecenin karanlığını kıpkızıl bir yangınla küle çevirmekte. Tülay Bilginer haklı: “Hayat kimseye randevu vermiyor.”