Hızlı adımlarla yürüdüğüm caddeden sola sapıp dar bir sokağa girdim. Ardımda bıraktığım sokak lambalarının aydınlattığı bu tenha yer, ürkütücü bir esintiyle titredi. Tüm ışıklar yanıyor olduğu için memnundum. Az önce geçtiğim direğin tepesindeki sarı ışık aklımı okurcasına yanıp sönmeye başladı. Düşüncelerimden çekindiğim sırada, asıl tedirgin edici anı geride bırakmanın verdiği tuhaf rahatlık şaşırtıcıydı doğrusu. Sokak, yeni bir geniş caddeye açıldı. Karşıya geçerken denk geldiğim çöp kutusundan başını uzatan kedinin parlak bakışları soluğumu kesti, olduğum yerde sıçradım. Karşıdan gelen aracın farları gözümü aldığından taksi olduğunu fark etmem zaman aldı. Bana davet gönderircesine yavaşlayıp yanımda durmak üzereydi ki hiç oralı olmayıp yoluma devam ettim. Yağmur çiseliyordu. Yine de taksiye binmek iyi fikir değildi bu gece. Sanki bir kâbustan uyanmıştım ve içimde koca bir boşluk kalmıştı. Karnıma dokunurken hissettiğim suçluluk duygusu bir yılan gibi sırtımda dolanıp beynime sıçrıyordu. Başım ağaracak belli. Hap mı alsam? Yok, yok olmaz şimdi. Artık ilaç da mı kullanamayacağım? Peki ya migren krizleri? İşte yine mide bulantısı! Bu kaç ay daha sürecek? Yağmur da hızlandı. Acaba binadan çıkarken biri beni gördü mü?

Sonunu hiç böyle hayal etmediğim bir günün sabahında, hayatın koca bir sürprizi tatlı bir tokat vurmuştu yüzüme. Eczanedeki görevliden testi isterken takındığım mutlu kadın tavırları da neyin nesiydi? Lale apartmanı sekiz numaradaki mutlu görünümlü yalnız hayatım, boş vaatler üzerine inşa edilmişti. İki aya boşanacaktı. Altı ay, bir sene derken; iki buçuk senedir gecenin bir vakti çalan kapılarla ve çift kişilik yatakta yalnız uyandığım sabahlarla geçiyordu fazlalık hayatım. Domates soslu spagetti -en sevdiğiydi- hazırladığım sofraları, nadir de olsa hayallerin en derininde yüzerken boğulmayı göze alabildiğim geceleri şimdi mumla arıyordum. Lale apartmanına ilk girdiğimde, kapının hemen üstündeki lale motifini gördüğüm anı hiç unutmam. Hayatımın bu mutlu baharında açan bir çiçeği anımsatıyordu bana; lakin her an solabilecek bir çiçeği…

Bu sabah farklıydı. Her şeyi tamamen gerçek kılabilecek sihirli bir değnekti elimde tuttuğum testin üzerindeki iki çizgi. Akşam hazırladığım sofra ve büyük hediyemle sabırsız bekleyişim, kırk dakika geciken zil sesiyle son buldu. Sessizce yemeğimizi yedik. Yorgun görünüyordu. Üstelik öpmedi bugün beni. Ne tepki vereceğini kestiremiyordum. Ben hamileyim. Ne? Hamileyim. Nasıl olur? Sevinmedin mi? Bunu planlamamıştık. Ama ben düşündüm ki… Neyi düşündün? Belki bir kızımız olur? Hep bir kızın olsun isterdin ya… Sen aklını mı kaçırdın? Sanırım aklımı kaçırdım!

Midemden yayılan heyecan dalgalarıyla yerimde rahatsızca kıpırdandım. Anlamıştım bir karın ağrısı olduğunu. Üç haftalığına yurt dışına çıkacakmış eşiyle. Çocuklarını çok seviyormuş. Onların iyiliği için deneyecekmiş yeniden… Gerisini duymuyordum. Tabağımdaki kremalı tavuğun görüntüsü, yeni bir bulantı etkisi yarattı midemde. Lavaboya koştum. Kusmayla geçecek bir bulantı değildi ki bu!

Ellerim titriyor… Paris tatili… Yoluna koymak için… Sürpriz yapacaktım… Kremalı tavuk… Kusuyorum… Acı tat… İki ay demişti… Şerefsiz… Bıçak… Tezgâhtaki ekmek bıçağı… Arkası dönük… Bulantı… Çığlık… Kan lekeleri…

Neredeyse beni ezecek olan arabanın korna sesi düşüncelerimi dağıtırken, yaşananların idrakine yeniden varıyordum. Bir polis arabası devriye geziyordu. Soluğumu tutmuş sakince yürümeyi sürdürdüm. Fakat kalp atışlarım hızlandıkça adımlarım yavaşladı. Yolumun üzerindeki su birikintisine düşen yağmur damlalarını izlerken, bir saat öncesi yineleniyordu zihnimde. Gecenin karanlığında kaybolurken, uzaklarda bir siren sesi duyuldu.